Kerem

Lutfun keremin bol bol verildiği yerler anlar  günler vardır.  bazısı hicri takvimle kameri aylarla bilinir.  Kameri ayların  önce gölgesi düşer, sonra nazla eda ile çıkar gelirler de,  ancak arayan bulur.  Muharrem ayı yılın ilk ayı ve onunda  kutlu aşure günü,  Rebiülevvelde Mevlid-i Şerif  sonra üç aylar… Üçaylar Recep Şaban Ramazan;  kameri ayların sultanı Ramazan Ayı,  heyecan üç aylar ile  başlar.  Başta bir farklılık ferahlık bir ümit,  gelen bir kısmet bir nimet bir devlet ve tarif edilmez hisler;   kimi bir şekilde, kimi başka şekilde fevkaledeliği ucundan kıyısından teşhise tarife anlatmaya çalışırlar da başaramazlar , bu belki ayların feyzi bereketi ise ne diyecek nasıl söyleyecek; işte bu kutsallığın özelliği…

Kutsal aylar seveni tarafından beklenir özlenir, yenisinde alışılana göre farklı bir şekilde karşılanması ve faydalanılması tasarlanır, daha etkin yaşanması planlanır da, sonra bir durum ortaya çıkar; bakarsın; ” Efkârlı günlere gelir çatar.” bunu kimse istemez. Yine de Ramazan Ayına olduğunca hürmet edilir,  Mübarek ay da üzüntüye kedere teselli olur.   Bu ayın kıymetini bilen kendini arıtır istifade eder;   gerekli ilgi alakayı gösteremeyenler lutfu keremi rahmeti  bereketi mağfireti kaçırmışlardır.

Kameri aylar yirmi dokuz veya otuz gündür.  Aylar gezer konar göçerler, yaza kışa rastlar döner dolaşırlar, her yıl on gün erken gelir de;  gün yine yirmi dört saat, sadece  gecesi gündüzü uzar kısalır; iftarının sahurunun vakti  farkeder. Ramazan ayının  adeti an’anesi vardır;   ötelere   Hazreti Nuh’a Hazreti Adem’e uzanır.   Oruç bizden öncekilerde olduğu gibi bize de farz kılınmıştır;    bizim  oruç ayımız  da Ramazan Ayıdır.  Ramazan ayı üç ayların sonu,  şaban ayı sonunda görülen yeni hilalle Ramazan Ayı başlar, Şevval hilali ile bayrama erer.

Erbabı tarafından üç aylar gelmeden  aranır, üç ayların  iple çekildiği iklimler vardır.   Bağımlılarında  recep ayına bir süre kala bir telaş, köşede bucakta buluşmalar ziyaretler olur ve otuz kadar kişi  teşkil edilir, bunlara üç aylar süresince her gün bir Kur’an Kerim hatmi yapılacak şekilde cüz dağıtılır ve her gün duası  yapılır.  Bu usulun ,  benzer bir şekilde uygulandığı  pek çok  yer vardır. Hani hatim okunuyor dua ediliyor ya;   işte bu kemal, tatmin ediyor rahatlatıyor, bu  bir moral  ve bu bir ümit…

Ramazan ayı bir olgu,  geliyor geldiği  yere damgasını vuruyor, müsbet menfi herkes bir şekilde  mübarek ayı hissediyor, bazı yerleşim birimlerinde gündüz Ramazan  Ayı belli olmazsa da, akşam güçlü bir canlılık kendini gösteriyor. Gündüz kahveler lokantalar açık,  saygı yok, caddede meydanda protesto için sigara içiliyor, Akşam iftar vakti çarşı pazar birden tenhalaşıyor herkes evine iftar edeceği yere gidiyor, pencerelerde  çocuklar neşeyle heyecanla  ezan bekliyorlar,  mübarek ayın şahidi oluyorlar.

Rahmet kapısı daima açıktır da; bu aylar da bu kapıya yönelmeler kitle halindedir. Bu ayda ilgisiz kalabalıklara da,  gencine yaşlısına da çağrı ulaşıyor;  tebliğ edilecek olan tebliğ ediliyor, Ramazan Ayı herkes için eşit bir fırsattır da;   değerlendirilmesi istifa edilmesi uyanık olmağa,  kararlı olmağa bağlı;  kimi çevrelerde ortam elverişli olmaz nefsi keyfi hareket edilir kolay tercih edilir,  ancak  Ramazan  Ayı ortamı kişinin sağduyusu ile birlik olur;  nefeslerin sayılı olduğunu, ömürlerin sınırlı, dünyanın fani olduğunu,  bu işin şakasının olmadığını hissettirir. Artık çevrenin menfi tesirine kapılıp bu ayı  gereği gibi değerlendirememek gaflete düşmek ilgisiz kalmak fırsatı kaçırmaktır.  Hasretle hicranla hüsranla bunun farkına varılır da,   gelecek Ramazan Ayını ihya etmeye niyet eder de;  acaba yenisine kavuşabilecek mi.

Ankara da Sümerbank ta beraber çalıştığımız bir kardeşimizin  önemli bir rahatsızlığı vardı, orucu da tutamıyordu,  Ramazan Ayını tutamamak yüreğine ok olmuştu, anlatırdı da;  Oruç tutmanın nasıl bir nimet olduğunu, aslını esasını onun sıkıntısından anlardık… Ramazan Ayında kendisini bir ıssız adada tek başına kalmış gibi hissettiğini söylerdi.  Çevresindeki herkesin  oruçlu olduğunu  kendisi tutamadığından  oruçluların yanına varamadığını, tutmayanlarla beraber  olduğunu ancak onlarla bir arada bulunmaktan rahatsızlık duyduğunu anlatırdı.  Hüzünle bir şekilde Ramazan Ayına temas ederdi.

1950 li yılları çocukluğumun  Ramazanlarını hatırlarım.  evler ona odaklanır, mahalle çarşı belli eder,  okullarda ise  ilkokul orta okulda öğretmene görev verilir, müdahil olurlar, ne desinler; çocuklara oruç tutmamalarını ders çalışmalarını öğütlerlerdi.  Artık Devlet Radyoları kısa bir iftar programı ile  ramazana katılmaya başladı. Ezan, kur’an, bir küçük sohbet olurdu da;  sohbete merkezi otoritenin sahip çıktığı; önce sohbet metninin istendiği  onay alındıktan sonra  ancak yayınlanabildiği anlatılırdı. Yüksek  öğrenimde sol kuruluşlar illaki kantinde koridorlarda sigaralı protestolar yaparlar, tanıdıkları oruçlulara sataşırlardı.

Televizyonla birlikte fazla bir şey değişmedi, ancak kanallar çoğalınca bir şeyler oldu, programlar arttı, kanallardan bir kısmı eski yeni ramazan aylarını işin pratiğini kolayını kaçamağını kullanarak gündeme getiriyorlardı.  Sonrası  hat ebru minyatür; şafak gurup doğa manzaraları ve  renkler desenler ; hac kabe umre canlı yayın ve eski yeni filmler vizyona konulmaya başlandı. 2000 li yıllara doğru, her Ramazan Ayı öncesi başlatılan toplumun bir kesimini yıldırmaya bezdirmeye yönelik programlar arttı.   Proğramlarda  oruc tutan kitleyi hedef alan ve onları aşağılayan görüşlere haberlere  yer veriliyordu.  2000 li yıllarda iftarı sahuru içine alan kapsamlı programlar izlenmeye başladı da; yine  bunlar televizyon idarelerinin klasik müzik eğlence kadrosunun ürünü oldu.

Uygulamada  yapım da hep kolay tercih edildi, bileninden görüş alınmadı ve  bildiğimiz sınırlar ön planda tutuldu ve  nev’i şahsına münhasır sıradan programlar ortaya çıktı.Vazgeçilmez müzik eğlence programları  da yapılan bir iki rötuş ile Ramazan Ayına adapte edildi,  Tasavvuf müziği proğramları sanatçıları artık sahneye sığmıyor oldu; okuyucular  yelekli, yakasız gömlekli kostüm giyiyorlar,  seyircilerden bir meraklı atmış kadar ud tanbur ney bendir  neyse  aygıt  saymış,    uygulama Tekke’dekinden farklı hale gelmiş, her ekip her televizyon kurumu kendi işlevi paralelinde bilgilendirme söyleşi tartışma programları hazırlıyor,  bunlar ölçüden kontroldan uzak şeyler, Ramazan Ayının özüne önemine katkı sağlayacak cinsten dikkatle hazırlanmış program olamadılar;  hani Ramazan Ayının kanto ile ne alakası var.   Bunlar mübarek günlerde ; mesela  Şehzadebaşını Direklerarasını, alakasız eğlenceleri, eğlencenin bayağısını, sıradanını, sırıtanını öne çıkarıyorlar,  belki bunları bir maksada mebni yapıyorlar,  netice de gerçeklere perde oluyorlar, izleyiciye  müsbet bir şey de veremiyorlar. Toplumun bir kesimine zaten  bu yaptıkları yavan geliyor,  izlemiyor itibar etmiyorlar da; bu proğramların hepsi izleyici buluyor, işin aslını bilmeyenler bir şey zannedip karşısına geçip oturuyor izliyorlar,  cemaat,  namaz,  dua, tesbih, tefekkür, itikaf’a  vakit ayıramıyorlar;  feyizden bereketten   nasipleri de olmuyor.

Toplum olur olmaz her şeye itibar ettiğinden midir nedense bir tuhaf hale geldi; artık düşünmüyorlar, sonunun nereye varacağının idraki içinde değiller, oruç hepimize farz orucun aslını öğrenmek farz  da bir yerde takılıp kalıyorlar, bir adım ileri gidip merakta etmiyorlar. Varsa yoksa iş imkan maaş eğlence;  gündüz bir türlü gece başka türlü ramazan ayı geldi de, ne yapmaları gerekirdi, yapabildiler mi, bir tereddüt  bir ağırlık ve bu arada ay gelip geçiyor ramazan da çıkıyor, cami mescid doldu taştı ise bunlar  camiye sohbete gidemiyorlar bir mübarek yüz göremiyorlar, namaz  sohbet hatim  ise geçiyor. Halbuki Ramazan Ayı önemli; oruç ise  kutlu ayın aslı esası ne kadar saf temiz, işte  bu ay bir fırsat, serapa kâr kazanç, dünyaya ahirete yararlı da,  biz öyle bir hale gelmişiz ki; kitaba ilmihale de bakamıyoruz, araştıramıyoruz, vaktimizi ise boşa harcıyoruz, vebali de boynumuzda takılı kalıyor.

Bilgi ne kadar gerekli,  öğrenmek lazım da ne engeller çıkarılıyor, toplumun değer yargılarında belli bir farklılık artık belirgin oldu.  Paralı ekonomi kendi önceliklerini kalabalıklara empoze ediyor. Manevi telkinat  da yok,  yol  gösterilmiyor, dert edinilmiyor.  Haydi bakalım vaktinizi boşa harcamayın diyen yok.  Neticede Ramazan Ayı da menfi  yönlendirmelerden etkileniyor,  hayatta ibadete istikamete  gereği gibi yer verilemiyor dikkat edilemiyor;  ay geliyor geçiyor,  kadir gecesi geçiyor farkında olunmuyor, istifade edilemiyor,  mahrum kalıyorlar,  maneviyattan uzaklaşıyorlar; zararın boyutundan da haberleri olmuyor. Mesela bir kadir gecesi gafletinin  bizi bin aylık ibadet sevabından mahrum ettiğini biliyoruz da; bunun bir ömür ibadete denk olduğunu takdir edemiyoruz, bir küçük gayretle kadir gecesini ihya etmek elimizde iken, bir çabamız olmuyor.

Bir gerçek var, ‘’Size Ramazan ayı geldi, bu ayın  ilk on günü rahmet, ikinci on günü mağfiret ve son on günü günahlardan arınmadır. o bereket ayıdır, o ayda tam hayır vardır, Allah (cc)  sizi rahmeti ile kuşatır, huzur iner, hatalar silinir, dualar kabul olur ve sizin rağbetinize de bakılır. ‘’  bunlar Ramazan ayının vasfı  aslı da şimdi kim  erişirde bağışlanmadan çıkarsa ‘’Burnu sürtsün.’’ Diye bir kayıt da var. Madem ramazana gerekli önemi veremedi tenbellik ettiyse;  fırsatı kaçırdıysa nefsine keyfine aşağılık kimselere uyduysa,  onlara itibar ettiyse, ihmal etti kayıtsız kaldıysa,  şeytana uydu  vaktini önemsiz şeylere  harcadıysa ; kaybı büyük olmuştur, kusur da kendisinindir;  artık  ”Hor hakir olmayı.” hak etmiştir, ‘’Burnunun sürtülmesine,”  de  layıktır.

Özetle eski  kandilleri biz  mumlarla,   ramazan ayını   beşli yedili gaz lambası ışığı , mütevazi sofralar,  börekli katmerli hoşaflı sahurlar ve coşkulu birlikteliklerle hatırlıyoruz. şimdiki gencler mübarek geceleri   ilerde  belki kandil simidi ve  ramazan  aylarını  belediye iftarları  namaza ibadete saygılı olmayan  etkinlikler ile hatırlarlar.   o kutlu günler geldi geçti,  nasibi olana yenisi geliyor. şimdi biz  bir hazırlık yapalım usulüne uygun olarak  yaşamak için günlerin gecelerin biraz perdesini aralayalım  içine nüfuz etmeye çalışalım, mutlaka bize verebilecekleri tatmin edici hediyeleri olacaktır;  bu sağduyu olur, nefis tasfiyesi olur, iç huzuru olur, kalb temizliği olur.  Güzellikler kazanırız, bir yere tutunuruz, dayanırız,  sağlam basarız.  İşte şimdi tam olarak bilemediğimiz bu edinimlerden bir şey armağan ederde, bakarsın  bizi dünya ahiret bahtiyarlığına ulaştırır.

İki tarafımızı görürüz.

Altyapı

Altyapı temeldir esastır dayanaktır. Teknik altyapı üst yapıya bağlı olarak fiziki hesaplamalarla teşkil edilmektedir. Altyapı toplumların da göstergesidir. Tarih boyunca insanların bulunduğu her yerde iyi kötü bir ahlak anlayış altyapısı olduğu tesbit edilmiştir. Toplumlar altyapıdan güç alarak başarı elde edebilmekte; yine toplumlar kara günlerinden altyapılarını güçlendirerek ıslah ederek kurtulabilmektedirler.

Dünyada İnsanla birlikte vahye dayalı bir altyapı olmuştur. Günümüzde farklı milletlerin uygulamaları, toplumların çeşitli duygu ve düşünceleri, keyfleri zevkleri hevesleri altyapıyı farklı hale getirmiştir. Sosyal konularda altyapı bir nevi müstenidattır, tanımlanmış hüsnü kabul görmüş kurallar bütünüdür.Mesela Anayasanın altyapısında milliyetçilik bulunmaktadır, başlangıç maddelerinde anayasanın esasları yazılı, birisi de milliyetçilik…

Biz 1950li yıllarda Bolvadin’de kendimizi bildik bileli milliyetçiliği duyduk ve onunla büyüdük. Mahallede okulda çarşıda pazarda halkevinde bayram yerinde, varsa yoksa milliyetçilik. Tabii milliyetçiliğin bir aslı esası var da, bizim ondan haberimiz yok. Okulda bize anlatılıyor müfredatta ne var bilmiyoruz, halkevinde kılıç kalkan öğretiyorlar piyes hazırlıyorlar şiirler okunuyor milliyetçilik bu galiba diyoruz. Bayram milliyetçiliği ayrı, görev Belediye Zabıtasına ait, halk kendilerine ”Belediye Çavuşu” diyor başlarındaki Ali Çavuş itiraz ediyor; ”Biz çavuş değiliz zâbıtânız, Bende âmir-i zabıtânım.” diyor, her ne ise… Bayramlarda ”İşte bu memlekette milliyetçi .” desinler de kadı’ya Kaymakam’a büyüğe küçüğe ayıp olmasın için kalabalık isteniyor ya;  Belediye tören saatından önce çarşıdaki dükkanları kapattırıyor, kahveleri boşaltıyor çavuşlar halkı meydana yönlendiriyorlar, halk meydanda toplandığında çavuşların diğer görevi başlıyor. Bu ahâliye İstiklal marşı söylenirken şapkalarını çıkarmalarını hatırlatmak, unutanların ceketini çekmek veya bir şekilde uyarmak şapkalarını çıkarttırmak. Zaten marş bitiminde hep birlikte şapkalar tekrar giyiliyor.

Çarşıdaki kahvedeki milliyetçilik daha başka. Anlatılabileni milliyetçiliğin taraftar bulanı da bu. Siz Dişçi Falan’ı nerden bileceksiniz, Emirdağ caddesinin başındaki Satılmış’ın Kahvesi’ne çıkardı. Nisbeten İyi giyinir, şapkasına özen gösterir, farkedilirdi. Lafını sözünü de dinletirdi . Memleketin istikbal vâdeden gençlerinden… İlçenin meşhur dişcisi’nin kalfası, askerden sonra çarşının arka tarafında yer açabilmiş, geleni gideni eksik değil de ustasının ki kadar müşterisi yok. Tâbii olmayacak ona itiraz etmiyor. Kızdığı şeyler başka kahvede onları anlatıyor:

- Memleketimiz de nedense ellerin memleketindeki  gibi milliyetçilik yok. Görüyoruz hemşeriler bize gelmiyorlar, vilayete diş çektirmeye gidiyorlar. Diş çektirmekse burada ustam var, ben varım. Ustam ordinaryüs profesör; ben de profesörüm. Dişçi ise burada biz varız.

Diyor ve sonra hemşerileri ustasına yönlendiriyor:

-Tamam bana gelmesinler, daha çarşının ortasında ustamın dükkanı açık, ona gitsinler. Bunlar Afyon’a Akşehir’e gidiyorlar. Peki biz idaremizi nasıl çıkarırız, bu memleket nasıl kalkınır, bizim milliyetçiliğimiz nasıl milliyetçilik.

Diyor. Kahvedekiler hak veriyorlar. Dişçi’nin görüşü bu. Milliyetçilik olsun memleket kalkınsın istiyor. Esnaf da aynı fikirde , onlarda dükkân açtılar çarşıya girdilerde . İşyeri masraftan ibaret Maliyeye Belediyeye para yetiştiremez iken birde Banka çıktı . Günlük haftalık aylık masraf var, eh müşteri bekliyoruz hemşeriler de gelip alışveriş etmezse bu işin içinden nasıl çıkılır diyorlar; onlar da milliyetçilik istiyorlar.

Bir de milliyetçiliğin âmirden memurdan akıl hocaları var, onların nokta-i nazarı başka; halkın esnafın şunun bunun anlayışı ile alakası yok, onlar: ”Milliyetçilik herşeyin üstündedir” sonra; ” Milliyetçiliği kimse bilmez biz biliriz.” diyorlar; ”Dede Korkutu, Altayları, Ergenekonu ” anlatıyorlar. Sonra ”Ümmetçilik yok.” diye masaya yumruk vuruyor, özetliyorlar.

O yıllarda biz çevremizde kendi kendine teşekkül eden ve asırlarca topluma ruh vermiş kalıntılara raslayanlar olarak; örfün âdetin geleneğin ayakta tuttuğu edep terbiyeye dayalı altyapının ne kadar güçlü olduğunun farkına varıyorduk. Milliyetçilik herşeyin üstündedir diyenlere, tepinenlere de bir anlam veremiyorduk. Artık bir şekilde altyapının yönlendirildiğini anladık,  Devlet marifetiyle ortamın hedefteki batı menşeli bir forma bir şekle ulaştırmasının çaresine bakılıyor. Her kademeden okul ve kurumlarla öğretimle  öğrenci  şekillendiriliyor ve herşey eğitimle ilgilendiriliyor. Öğrenci lisede şekillendiriliyor, müfredatını ikmal ettiğinde şahadetname alıyor. Askerde yedeksubay oluyor, eğer kendini kabul ettirebilirse tezkere bırakıyor, isterse yüksek tahsil yapıyor da; Yıllar yokluk sıkıntı yılları herkes cesaret edemiyor, sağlam basamıyor. Gençler rüzgarın önündeki yaprak gibiler, desteğe ihtiyacı var, zuhûrata tâbi…

Yüksek tahsil üç büyük şehirde; 1960lı yıllar İstanbulda bir öğrenci yurdu. Vilayetin hayırseverleri tarafından yapılan İki katlı mütevazi bir yurt binası. Katlar yatakhane okuma odası, bodrumda yemekhane bir taraf mutfak, küçük bir salon, yemek masaları, köşede radyo ve dinleyenler için birkaç sandalye. İstanbul radyosu; sabah öğle radyo birinin aklına gelirse açılıyor, zaten anfide yer tutmak için erken gidildiğinden gün boyu çalışma uğraş telaş, Akşam yemeği saat 18 den sonra veriliyor öğrencilerin çoğunluğu orada oluyorlar, akşam kuşağındaki klasik türk müziği faslını dinleyen meraklılar var, onlar yemeği sonra yiyorlar.Bunlar genç İstanbula geldiler, bu yıl gelen öğrencilerin kısmı küllisi abdestli namazlı, yurtta mescit yok yatakhanelerde namaz kılıyorlar, yakın camilere gidiyorlar, takip ettikleri bir iki sohbet de var, yinede diğer öğrencilerle ortak payda müzik…

Öğrenci halk müziğinden sanat müziğine batı müziğine doğru eğilim içinde, batı müziği taraftarları kitleden kopmuş bilerek bilmeyerek tercih yapmışlar, herşeyleri ona göre; beraber hareket ediyorlar ve üç buçuk kişiler. Velhasıl çoğunluk müzikle haşir neşir; temeli de şuur altındaki altyapıdan ve liseden geliyor. İşte şimdi o derdin arasında sanat müziğine vakit ayırıp dinliyorlar, yeri gelirse ayrıntıya giriyorlar, mırıldanıyorlar söz açılırsa kritik yapıyorlar… Hacı arif Bey, Itrî, Dede Efendi veya makamlar Nihavent Segah, dahası sazlar keman kanun. Sonra merak da ediyorlar ve muhabbeti uzatanlar için üst kat ta küçük bir balkon; orada terennüm de oluyor. ”Nihânsın dideden” veya ”Muntazır teşrifine” cinsi ağır parçalar mırıldanılıyor. Bir iki dinleyen de bulunabiliyor.

Burası büyükşehir öğrenci şurada burada canlı müziğe rastlıyabiliyor. O yıllarda sinema etkin ve sinema da müziği abartıyor, detay veriyor özen gösteriyorlar; müzikte vazgeçilmez oluyor. Öğrenci bir keman veya kanun taksimi dinledi ise heyecanlandı ise; genç bunlar merak başlıyor. Ah bir keman çalabilse, kanun öğrenebilse . Eh bunları aralarında konuşuyorlar, üniversitelerin semtlerin müzik kulüpleri cemiyetleri var. İşte keman kanun öğrenmek ise gelin diye çağırıyorlar, hâni başlasalar olur da, kulüpse cemiyetse işi yokuşa sürüyorlar, solfejden başlatmak istiyorlar. Önce nazariyat sonra keman tambur deniliyor. Vakit ayırmakla olmuyor erken gel, gece kal deniyor, özveri isteniyor, ensrüman öğretiyoruz diye daha başka şeyler de istiyorlar… Bizimkiler  de sonunda: ” Pes yâni şimdi bizi memleketten keman öğrensin diye mi gönderdiler.” deyip yan çiziyorlar. Onlar pratik bir şey istiyorlar. Memlekette İbidik bunlardan iyi keman çalar, o öğrendi de solfejden mi başladı. Bu işin pratiğinin var olduğunu biliyorlar,  yine de kolay bir şey olmadığını anlıyorlar, işte şimdi akılları başlarına geldi çalışmadan gayretten başka çıkar yol yok, her şey çaba istiyor. Karşılarında adam kanun çalıyorsa hayranlıkla izleniyorsa eğer;   öğrenmiş emek vermiş çile çekmiş netice almış; ah keşke bu kanun çalan bu işe harcadığı vakti imkanı gayreti kendisine daha faydalı olacak şeylere tahsis etseydi.

Bilindiği gibi hayır kazanmakta şer işlemekte vakit ayırmaya imkan tanımaya bağlı ve kendi kendine de olmuyor. Öyleyse bir adım ileri gidip bari kendimize yararlı bir şeyin peşine düşebilsek. Siz Konya’lı Kabış Dayı’yı nerden bileceksiniz , kendisi berber iyi kötü huyları da var. Dükkanına komşu kahvede adamın birisi ile konuşuyor, adam yeri gelmiş belki bir konuda teminat vermek istemiş ; Dayı’ya ”Günahın boynuma olsun.” deyivermiş. Dayı alınmış günahından da vazgeçmemiş ”Yeğenim benim günahlarım var ya, onlar bana pahalıya maloldu senin boynuna vermem.” demiş , vaktiyle içki ise kumar ise günahları onu uğraştırmış; onları  hatırlamış unutmamış. Dayı azıcık ta efeleniyor,  efeleniyor da efeliğin ağalığın da altyapısı var. Efelik vurmakla, ağalık vermekle oluyor. Kabış Dayı’nın ki efelik değil…

Sanat’ta ustalık’ta meslek’te de altyapı esas, bazı mesleklerde eczacı avukat bilgi beceri tecrübe de yetmiyor, diploma isteniyor. Mesleklerin çoğunda olmazsa olmazlar var, her meslek te kendi aralarında geçerli kabul edilen toleranslar belli.  Sefer Ağa’nın mesleği cambazlık, ipte yürümüyor, hayvan alıp satıyor bakıyor. Şimdi bende kurbanlık için pazara çıkıyorum bakıyorum, fakat cambazlığım sınırlı bir yere kadar,  memur emeklisiyiz de vaktiyle memleketin çiftliğinde besihanesinde koyun kuzu çevremizde olduğu halde büyüdük, sonra İstanbul Sütlüce Canlı Hayvan Borsası , Erenköy Topkapı kurban pazarlarını tanıdık, her yıl kurban bayramı yaklaşırken besicilerin sürüp giden kurban muhabbetlerini dinledik yıllar süren birikimimiz olduğu halde; Sefer Ağa kadar bilmemiz mümkün değil.

Malı gördüğümüzde kaçmıyoruz, yaklaşıyoruz çevresini dolaşıyoruz, ilgileniyoruz da başındaki çoban ” Emmi pek yaklaşma bunlar yuları öğrenemediler” diyor… Artık ne ise sırtına bakıyoruz mermer gibi yığmış mı yoksa testere dişi gibi mi , döşü gerdanı nasıl, butları yalan yanlış tahmin ediyoruz, maldan anladığımızı iddia etsek de yine de emin olmak için düğeyi tosunu basküle çekiyoruz. Ha Hüseyin Ağabey o cami arkadaşım Havayolları’ndan emekli, cambazlığı benden iyi, vaktiyle işin içinde olmuş aslını esasını biliyor, mesleği olanlardan merakı olanlardan öğrenmiş… İşte paçayı o çıkardı, uğraşmak yok paçaya bakıyor randımanı yüksek olanını, gencini celebini randımanlısını bulup çıkarıyor, baskülle alakası yok. Paçaya bakın diyor.

Sefer Ağa cambaz diyoruz ya; o memlekette çekirdekten yetişme paçaya bakar mı bilmiyorum, memuriyeti falan yok da müzmin bronşiti var, öksürüyor öksürüğü uzun sürüyor. başladımı öhö öhö üç dakika beş dakika morarıp gidiyor, hiç şikayeti de yok öksürüğünden , cambaz ya hasta sökel her hafta mal pazarına gelecek tiryaki, bakacak alacak satacak aracı olacak. Öksürüğü tutarsa da dinlemez, konuşuyorlarsa pazarlık ediyorlarsa aldırmaz, sözünü kesmez devam eder, sesi kısılırsa işaret eder anlatmaya çalışır.  Mal hakkında bilgi ve tecrübe sahibi takip ediyor aktüalitesi var, mesleğinde altlığı altyapısı sağlam, alıyor satıyor kazanıyor, bir idare de çıkarıyor. Sağlığı elverişli değil olsun, kâr var ya kâr, kâr onu durdurmuyor. Her hafta koyun keçi inek dana peşinde mal pazarında.

Bir de hayır peşinde olan gayretliler var. Siz belki Mehmet Ali Ağabeyi’de tanımazsınız, işçi emeklisi 1980 li yıllarda Adapazarında bir Kur’an kursu ile ilgilenirdi. Yönetim Kurulu Başkanı’da her iş onun. Evi yakın gündüz gece devamlı iş’te hizmette,  kurs yatılı,  kurs binası çarşının başında, çevre pasaj dükkan tezgah, cami yanında,  arkası mahalle;   Kurs Hoca’sı meraklı gayretli, öğrenci kalabalık , içerde bir canlılık var. katlar iyi düzenlenmiş zemin dershane, katlar yatakhane ve mescit birde üst katta yemekhane.

Dönem başında şehirden taşradan öğrencilerle kurs kapasitesi doluyor. esas müfredata ilaveten üniversiteye hazırlık için ek dersler konmuş faaliyet hummalı… Kurs çevrede ün yapmış âhenkli, belli bir ananesi var öğrencileri başarılı, büyük gurub gayretli, diğerleri uyumlu onları takib ediyor, mezunlar da numune-i imtisal. Her dönem sonunda cemiyet tertip ediliyor. Öğrenciler tek tip takım elbise giyiyorlar, beyaz gömlek, takkelerinde kordela, yüzlerinde sahipli olduklarını ifade eden bir güven. Çağrılılar yerli yabancı misafirler; öğrencilerin aileleri akrabaları komşular ve meraklılar… Kimi gözleri yaşlı , kimi sevap umuyor, kimi heyecanlı, herkes ilgi ile izliyorlar. Namazdan önce başlayan proğram öğle namazı ile birlikte sona eriyor ve kurs binasına yemekhaneye çıkılıyor, ananevi cemiyet yemeği veriliyor, yemekhanenin önü teras, cemaat kalabalık tepsisini alan yer bulamaz ise terasta kıyıda köşede yemeği ile bir yere oturuyor.

Herkes memnun mutmain, giderayak aşağı inerken kimileri teberrüken İdare’ye uğruyorlar . Hangi yılda ise yine Mehmet Ali Ağabeye uğramak için inildiğinde Konuşmalar arasında kendisine: ”Çok güzel de nasıl başarıyorsunuz.” diye soruldu;

-Biz öğrenci ile ilgileniyoruz, gündüz ders gece çalışma var, araya rahatlatıcı dinlendirici programlar koyduk. uygulamayı izliyoruz. gece bir proğram teheccüt var, öğrenciye faydası çok oluyor, düzenli hale getirdik. Bir gece çıkın gelin beraber teheccüt kılalım, öğrencinin kalktığını hazırlandığını görün, neşelenin ferahlanın. Bunlar talebe-i ulûm, mâsum mahcub, edepli öğrenciler, gece kalkıyorlar namaz kılıyorlar dua ediyorlar. Duaları umumi, milletine memleketine karşılıksız sağlık selamet istiyorlar. Hüküm var, esas var, sarahat var, bunlar candan gönülden ”Sağlık selamet” için dua ediyorlar, bunların duası kabul olmaz mı hiç. Bakın artık bundan böyle Adapazarı’nda deprem falan olmaz korkmayın.

diye anlattı. Misafirleri uğurladılar, çalışmaları sürdürdüler, budefa yeni dönemin hazırlığına başladılar.

Adapazarı teheccüt senelerinde kayda değer bir deprem görmedi. felâket yaşamadı. Sonra 28 şubat uygulamaları ile birlikte; Kur’an Kursları kapatıldı, takibe alındı, açığı arandı, eksiği bulundu, karışıldı dirliksiz edildi. Hocası öğrencisi hor görüldü ve teheccüt kılınan Kuran Kursu da bunlardan etkilendi. Öğrenci sayısı düştü, âdet anane kalmadı, ortadan kalktı, heyecanın yerini tedirginlik aldı. Arkasından korkulan oldu; 1999 Depremi yetişti ve Adapazarı yıkıldı. Halbuki Mehmet Ali Ağabey Deprem falan olmaz korkmayın diyordu…

Altyapı toplumların göstergesi de altyapının sağlam olması gerekiyor. Türk Lirası değerinde artış, döviz rezervinin katlanması, ihracat rakamlarının ithalat haddini aşması , borsanın yükselmesi memleket için kâfi değil. Millet aynı toprak parçası üzerinde yaşayan aralarında dil duygu ülkü gelenek birliği olan kişilerden teşekkül eden bir toplum ise; toplumun  edepli saygılı olması, dünyasından ahiretinden haberli olması önemli ve Toplumu teşkil edenlerin aralarında tefrikaya düşmesi tehlikeli.

Sağlam altyapı çalışma ve gayretle sağlanır da, himmete güçlü yardıma ihtiyaç var. İstemek ve dua etmek lâzım.

Zaman

Zaman dünya ile, zaman birimi dünyanın hareketleri ile ilgili, dünyanın kendi etrafında dönme süresi bizim zaman ölçümüz. Bilindiği gibi dünya kendi ekseni etrafında bir günde, güneşin etrafında bir yılda döner. Göklerin ve yerin yaratıldığı günden beri yılın aylarının sayısı onikidir.

Ortalama ömür yüzyıl kabul edilse bile insan hayatının zaman şeridinde işgal ettiği yer çok küçük bir aralıktır. Bu kısa zaman aralığında insan doğar büyür olgunlaşır ve ölür. İstisnalar dışında herkese doğumundan ölümüne dünya söylemiyle ömür boyu ” Uzun ince bir yol.” vardır. Zamanın durması diye de birşey yok, saat tik tak çalışıyor, kâlb küt küt atıyor, gün gece kıymetli, vakit de nakite benzetilmiş, başka bir sermaye ise yok. Esas olan işin ciddiyetini kavrayabilmek; ne var ki ekseriyet bundan habersiz .

Devamı için tıklayın »

Lüks

1950’li yıllar iç batı Anadolu, dağlar ovalar göller volkanik kütleler büyük küçük yerleşim birimleri ve ara ara kaplıcalar; kaplıcalardan bize yakın olanı Heybeli Kaplıcası, külfetsiz olduğundan dolayı çevredekilerin her sene uğradığı kaplıca… Suyu sıcak; birkaç hamamı , bir miktar  evi odası barakası var, kışın sakin, canlılık hıdırellezden itibaren başlar, müdavimleri günü birlik gider gelirler. Mevsimi yazdır;  karpuzla beraber ziyaretciler yoğunlaşır,  tadı şenliği o zaman; kaplıcada kırk kadar ev, sekizi bir oda ara mutfak kaplıca evi; birinde hamamcı oturur, yedisi için hatırlılar sıraya girerler; diğerleri oda baraka… Ortada kahve,  içinde dört beş masa ve bir peyke; arka tarafta büyük bir ahır. Bakkal kasap yok, gelenler ne kadar kalacak ise gerekli battaniye yastık islim tencere tava ile yiyeceklerini de getirirler. Tarifeli seferler var, şehre giden birkaç otobüs uğrar, bunlarla gidilir gelinir; ihtiyaçlar görülür. Buralarda nüfusun çoğunluğu çiftçidir onların işi bitmez, ağustosun ortasından itibaren işini kolaylaştıran çiftçiler arabaları ile kaplıcaya uğrarlar, onların derdi yoktur yer bulamazlarsa çadır kurarlar, iki üç gün kalır dönerler. Devamı için tıklayın »

Kitap

1950’li yıllar, Anadolu’da büyük bir ilçe, hareketli bir çarşı ve mütevazi bir iki katlı evler. Evlerin dış cephesi gösterişsiz, içerisi temiz ve bakımlı. Tabanda hasır üzerinde kilim, kenarlarda çepeçevre berde yastıkları ve birkaç minder, soba mangal dahil odada ihtiyaç herşeye yer var. Her taraf kireç sıvalı, köşe bucak düzenli yılda iki defa baharın ve güzün ev kaldırılır, temizlik yapılır, heryer gözden geçirilir, badana edilir, her şey yeniden yerli yerine düzenlenir, ev tertemiz olur mis gibi kireç kokar. Evlerin her odasının bir duvarında ahşap bir uygulama, dolap yüklük gusulhane ve raflı kapı arkası, boya vernik yok. Evde kitap önemli, çünkü zaten bir iki kitap var, olmazsa olmaz cinsinden; kitabın yeri dolap, dolapta ekseriya iki bölme, alt tarafta kıymetli eşyalar alın altınlı fes içinde tülbendle sarılı takı, altın, yüzük, küpe, bilezik, fişekli gümüş kemer, daha hatıra nitelikli şeyler ve üstte kitap rafı, İlmihal Siyer Hadis ve varsa miras kalan eski türkçe baskılı yazma kitaplar. Dolap kilitli anahtarın yeri belli, üstteki perdeli bölümde . Mushaf Evrad Delâili hâyrat gibi el altında bulundurulan, sabah akşam okunan kitaplar çiçeklikte ve okumak için rahle ”Peştahta.” kapının arkasında hazır. Devamı için tıklayın »

Zafiyet

Adapazarı; Dağdibi Karaağaçdibi Kuyudibi tarafında akşama doğru bir orta öğretim kurumu dağılıyor. Öğrenciler evlerine gidiyorlar, ana caddenin yayalara ayrılan kısmını doldurmuş yolun ortasına taşmışlar, trafik kalabalığa saygılı. Cadde mahalleye giriyor, herkes guruplar halinde evlerine dönüyorlar. Kalabalığın ortasında bir boşluk. Ortada uzun boylu iki kız öğrenci ve hemen arkasında onlara laf atan üç beş delikanlı… Akıllarına ne gelirse bağırıyor sataşıyorlar. Kızlar gülüyor kendilerinden sayılmayacak kadar kalın sesleriyle karşılık veriyorlar, her cevaptan sonra gurup anlamsız kahkahalar atıyor. Arkadan gelen öğrenciler olanları izliyor, öndeki öğrencilerden dönüp bakan yok ilgilenmiyorlar; içlerinde doğru bulmuyanlar çok ta bu bizim müzmin hastalığımız zaafımız. Bunlar bu şartlarda tedavi kabul etmeyen olağan şeyler, ne yapsınlar üzülüyorlar.

Devamı için tıklayın »

Gençler

Harb yıllarında Anadolu’da büyük bir kaza merkezi; yeni yetme bir civan seferberlik yıllarında kurası gelmeden çiçeği burnunda askere alınır, beş altı yıl askerlik yaptıktan sonra muhtemelen 1923 yılında terhis olunur. memleketine dönmek kısmet olur. Bir müddet evde mahalle odasında, gelenle gidenle hısımla akraba ile oturur anlatır dinler. Sonra yardımlaşmadan olmaz, evin idaresine katkıda bulunacak ya devreye girer, avluda ahır arkada samanlık yakınlarda bahçe harım, varsa ovada kırda tarla çalışıyor. Bu arada hizmete hacete, evden çarşıya, çarşıdan eve gidip geliyor. uzun süre memleketinden ayrı kalmıştı, tanıdığı tanımadığı var. şurada burada aşina simalara da raslıyor konuşuyorlar, selam alıyor selam veriyor. Soran olursa cevaplandırıyor kısa kesiyor, bir uğraş telaş içerisinde. Devamı için tıklayın »

Çocuklar

1950 li yıllar,  köklü bir aile, üç kalabalık ev, birkaç dükkân, çucuğun dedesi ailenin büyüğü, babası dedesinin tek oğlu, halası çok hepsi  çocuk çoluk sahibi.  Babasının ikinci çocuğu  bir  de ablası var, doğumu ile  ”Oğlumuz oldu.” diye bayram edilmiş, Anası tarafından da ilk erkek torun, ilgi alaka yoğun,  seviliyor. Henüz  üç  yaşında kelime hazinesini zenginleştirmeye çalışıyor. “Mantı” ya mannı  diyor, çocuk mannı dedi diye ailede mantının adı mannı oluyor. Çocuk ”Fıstık” a  fıssak dedi diye  yine  ailede fıstığın adı fıssak oluyor.

Alışveriş

Alışverişe çarşıya çıkıp, birkaç dükkan dolaşıp ihtiyaçları temin ediverme devri geçti. Belki ekmek yanında şu bu birkaç kalem yakındaki bir yerden alınabiliyor da, fakat bilhassa şehirlerde aylık haftalık alışveriş indirim kampanya endeksli. Kadın erkek kalabalık bir alışveriş tiryakisi kalabalığı çevrede ulaşılabilecekleri işyerlerinin mevsimlik aylık haftalık indirim günlerini takip ediyor. Sonra gününde zamanında uğrayıp almak kalıyor. Araba var, bedava otopark var, müşteri servisi var, bir de bir sürü problem var… Hesap hesap bir istifade de yok; astarı yüzünden pahalıya geliyor. Devamı için tıklayın »

Edeb

Mahallede feryat figan , bir kadın öfkeli  bağırıyor  yırtınıyor :

-Hakkımı yediler,  Benim hakkım , hakkımı isterim.

Herkes bir köşeden seyrediyor, kadına nedir ne istiyorsun soran yok. Birisi yabancı etkilenmiş, yardım edecek, seyredenlere sorar:

-Kadının hakkı niye verilmiyor .

Der.  Anlatırlar az ilerde bekçi ile polisin arasında kuzu kuzu giden adamı gösterirler:

- Kadının istediği Hakkı bu, arsız hırsız mahalleli de bıktı, yine kimbilir ne yaptı, şikayet var galiba, götürüyorlar işte…

Derler. Bu defa :

- Peki bu kadın kim ?

Diye sorunca:

- Hakkı’nın edepsiz.

Diye cevap verirler.  İşte  hayat bu  her yerde edeb aranır  istenir de nerede edebli ile  karşılaşacaksın.  Velakin kim bir edebsizlik yaparsa  çevresinde de kimse kalmaz, herkes bir kenara çekiliverir.

Devamı için tıklayın »