
İlkokula 1948 de başladım. Defterler on yapraklı yirmi yapraklı idi, tek çizgili çift çizgili olurdu, bakkaldan alınırdı. kapağı kağıt, defter kapaklarının üzerinde aynı klişe “Türk çocuğunun okul defteri.” yazısı ve aşağıda bir etiket dörtgeni, no adısoyadı sınıfı; defterin arka kapağında çarpım tablosu… Her bayramda birde paramız olduğunda cep defteri alırdık, cep defterlerinin kapağında “Güzel Ankara Defteri” yazılı olurdu.cep defterlerinin büyüğünde küçüğünde aynı yazı; Ankara öne çıkarılırdı. Sonra ilkokul öğrendiğimiz ilk şarkılardan biri “Ankara Ankara güzel Ankara.” …
Biz Ankarayı duyardık da kitaptan defterden gördüklerimizle dalandırıp budaklandırıyorduk. Ankara bir Anadolu kenti, kalesi çevresinde mahalleler, Samanpazarı hamamönü bendderesi Hacıbayram… Mütevazi bir şehir, sonra tren geçmiş, raylar ikmal edilip ilk defa tren Ankara’ya geldiğinde Ankaralı Seymenlerin Çıtakların: “Ne de carı gidiyor ciğerine bit düşesi.” diye takdir ettiği, Ankara Ağalarının trenin önüne ot saman döktürdükleri, lokomotifin üzerine çul attırdıkları anlatılır. Anadolunun ananesinde bu vardır. Misafir karşılanır, atına yem verilir, atının üzerine çul örtülür.Sonra başkent oldu yeni Ankara teşekkül etmeye başladı. Ulus Sıhhıye Kızılay … İlkokul yurttaşlık bilgisi kitabında Ulus’taki Danıştay binasının resmi vardı, hayranlıkla bakardık. İki katlı bina, bir katında bir bölüm şöyle bir yarım daire, resmin altında Ankara’nın modern binaları yazılı…
1950 li yıllar Ankara memleketimize yakın, henüz yol yok. Eskişehirden dolaşılıyor. o zamanlarda zaruret olmadan kimse bir yere gidemezdi. işi ihtiyacı olan gider gelirdi. Herkesin olur olmaz gezmeye dolaşmaya başlaması o daha sonra… Ankara’ya gitmemiştim merak da etmiyordum. bir makine parçası için galiba 1968 yılı yazında günü birliğine Ankara’ya gönderdiler, İtfaiye Meydanında indim, Gençlik Parkı’nı boydanboya geçtim,sonra Çiftlikteki bir kurumdan parça aldım döndüm geldim. Ankara’ya gittimde ne dikkatimi çekti diye düşündüğümde hatırımda ; uyumsuz apartmanlar, köprülü yollar ve gençlik Parkı’nın suyunun kirlenmiş olduğu kalmış.
1969 yılı sonunda Ankara’ya tayin çıktı. Bir iktisadi devlet teşekkülüne , kadro uzman, üç üst derece, ikramiye… Bir bakıma kendimi İstanbul menşeli saydığımdan burun kıvırarak gittim, işyeri Ulus istasyona inen bulvarın başında , Genel Müdürlük önde ayrı. “İnanıyoruz yapıyoruz.” diye yazmışlar. Genel Müdür, Yönetim Kurulu ve büroları burada. Tenha sükut hakim, varsa tek seyrek dolaşan onlarda siyah elbiseli beyaz gömlekli kırmızı kravatlı, sonradan öğreniyoruz orası protokol katı…Teşkilat binası arkada, enine boyuna daha büyük, servis dördüncü katta…
Araştırma Planlama Müdürlüğü… Katın önemli bölümünde müdür, müdür yardımcıları, servisler ve büro… Müdür bilgili bir mühendis, emekliliği gelmiş, çalışmaya devam ediyor , titiz işini bizzat yapıyor. Çevresinden küçük yardımlar alıyor, kendisi koordinatör. Servisleri rutin işleri ile görevlendirmiş, çalışmaları haliyle kabul edip geçiyor, bilgi oluşturuyor. Müdür herkese iltifat ediyor, beyefendi beyefendi, hürmetler hürmet bizden… Makam masası camlı , camın altında bir yazı: “Yüksek dağlar serin olur üşünür. Amirlerimiz bizden iyi düşünür. Soruyoruz , siz gençsiniz amirleriniz tecrübelidir demek istiyor, personele de karışmıyor, sadece takib ediyor o değilden. Verdiği işlerde ısrar etmiyor. İki müdür yardımcısı , ikisi bir arada , yukarıya aşağıya servislere girip çıkıyor, koşuşturuyorlar.
Servisler birer salon, Organizasyon servisinde orta yaşlı iki bayan avukat, kapı arkasında görevden alınmış bir idareci oturuyor,kırgın sessiz ve makul , sorulursa anlatıyor, bir beklentisi yok. Gününü gün eden klasik memurlar, gayretli çalışan memurlara bu beyi örnek gösteriyorlar: ” Kabiliyetliydi, birimini serçe parmağı ile idare ederdi, başarılıydı, fakat şimdi burada.” diyorlar, çalışanları frenlemek istiyorlar. İki avukat aktif konuşkan, hesapları ayrı, birisi diğerinin işine karışıyor, bir yarış var. Birisi “Aman şekerim katiyen leylak rengi değil, bir nevi şeftali çiçeği.” derse , diğeri “Dikkat edin iyi bakın şeftali çiçeği ile hiç alakası yok, bu tam bir leylak rengi.” diyor, üretiyor uzatıyorlar. Konuları ayrıntı, tartışmayı seviyorlar.. Ağırlıkları da var müdür yardımcısı hatır almaya servislerine ayaklarına geliyor konuşuyorlar. Yetmiyor akabinde iadeyi ziyarette bulunuyorlar, servise gelen mütegallibe “Hoş geldin nonoş.” diye karşılanıyor. Eskiden yeniden bir muhabbet başlatıyorlar. İş arka planda kalıyor.
Diğer servis İstatistik servisi , büyük bir salon Pencereleri Ankara Garı’na bakıyor. Ondört elemanın masası konmuş, fabrikaları paylaşmışlar, bilgiler geliyor, belli bir formata göre icmal çıkarıyorlar. çalışma esnasında ara ara fasıl yapılıyor, bir konu açılıyor. gece ki televizyon radyo proğramı kiritiğinden sonra konu yoksa dolgu maddesi; fal ve karides: Birisi bir şey söylese “Ne biliyorsun bakla falına mı baktın.”deniliyor , fal öne çıkarılıyor; bakla falına baktınsa bilirsin demek isteniyor. Bir diğeri yakınıyor: “Gördün mü olanları Gürcü Bacı da ölmüş sizlere ömür, bundan sonra falımızı kime baktıracağız .” diyor. Bir başkası Çiftlik’teki falcıdan bahsediyor. bir tarihte fal baktırdığını, falcının falı sevindir dediğini, üç beş kuruş verdiğinde söylediği şeylerin kendisini bayağı heyecanlandırdığını, tesirinden kurtulamadığını anlatıyor. Gazetelerin fal köşeleri de ihmal edilmiyor okunuyor. İçlerinde akşamcı olduğunu söyleyenler var. karides diyorlar, başka demiyorlar, Karides edebiyatı yapıyorlar. Karides pahalı cinsten tatlı su böceği, içkili yerlerde meze olarak hazırlanıyor, pahalı ya çoğu zaman ulaşamıyorlar, sözü ile iktifa ediyorlar.
Servis canlı yerli yersiz yukarıdan aşağıdan örnekler veriliyor; mesela “O da akıllı çocuk , arabası var, dairesini aldı.” veya “Bizim kayınbirader işte her ay araba değiştiriyor, kereta giyinmesini biliyor, etiketi de var, ağzı da laf yapıyor, tamam…” ve tenkitler; mesela filan için: “Bildiğim kadarı ile bilgi görgü tanıma faslından üç ay yurt dışına çıkmış , hepsi bu. Koltuğunun adamı değil iğreti oturuyor.” diyorlar . Tesbitleri de var, mesela : “Sayın büyüklerimiz, ülkemiz dev adımları ile ilerliyor. Demiyorlar mı? Biz onlardan daha mı iyi bileceğiz.” diyorlar. Bedavayı da pek seviyorlar. mesela bir hanımefendi bir ah çekiyor anlatıyor: “Ne güzel olurdu yani 950 liralık makyaj takımını kazansaydım.” diyor, alışveriş etmiş kupon toplamış , kura kendisine çıkmamış.. ve herşeye rağmen tekrar edip durdukları, “Eskiyi unut yeniyolu tut.” kendilerince hala geçerli, söyleyip duruyorlar…Dahası bir itiraf : “Ha bak söyleyeyim; bizim nesil Maşaallah inşaallah bilmez, eğer bunu söylüyorsak resmen yatırımdır.” diyorlar. Konuşanlar ileri geri konuşuyorlar bir de şöyle iki tarafa bakıyorlar. Çevreden takdir bekliyorlar, sükut edeni yadırğıyorlar.
Servis büyük, iç iletişim de etkin, kimisi sesli düşünüyor, kimisi elektrikli hesap makinalarının car cartları arasında konuşuyor:
-İşte sizde eğer isterseniz talaş kebabını evde yapabilirsiniz, nasıl derseniz hamurunu Penguen’den alın. Çok nefis oluyor. tecrübr ile sabit.
Gülüyor. Mülki teşkilattan gelmiş birisi, kaymakamlıktan almışlar, nasıl gelmişse kendisini burada bulmuş, cazgır servisi rahatsız ettiği de oluyor, şikayetçileri de var. “Üfürüyor mangal da kül bırakmıyor.” diyorlar, çatanları da var. Bir süre surat asıyor. Sonra devam… Aslın da bilgi veriyor:
-Dün Gima’dan kahve aldım . Rezalet bir şey tadını bulamadım… Ha çocuklar bakınsöyleyeyim ; Alkan’da harika peynir var. aman alın ihmal etmeyin.
diyor; yakın gözlüğü var, sadece gazete okurken kullanıyor, gözlük başka işe yaramıyor… Serviste Hanımefendilerin biri de dondurmadan sağlık veriyor:
-Paraları toplayın , dondurmaları Mişmiş’den aldıralım. Odacı gitsin iki adım atıversin , başka yerden almasın.
Bir başka hanımefendi de sanki becerebilecekmiş gibi:
-Hafta sonu arkadaşın kabulundeydik işte tezgaha yakın bir yere iliştik, adam pastanın başına dikilmiş portakal mandalina ile süslüyor. seyrettik o muzlu jöleyi süslemek o kadar kolay ki… Dilimlemişler portakallları şöyle koyu koyuveriyorlar. Hayran olduk.
Bu defa genç bir avukat lafa karışıyor, bizimle girdi kuruma , sigaracı sükut ta etmiyor. Sohbet ehli.
-Doğma büyüme Ankara’lıyım, Eski Ankarayı bilirim yenisini de . Ankara’nın en iyi fotoğrafçısı kim size söyleyeyim mi; Rıdvan… Bilirsiniz gidin bakınvitrinine hak vereceksiniz.
Bir başka meraklı hafta sonu proğramı yapacak hangi sinemaya gitsin soruyor:
- Büyüğü (Büyük Sinema da oynayan filmi.) gören var mı. sen gördün mü ?
Ve uzmanlarından biri biraz da alaylı şekilde servise ültimatom veriyor:
-Yalnız giyinip sinemaya gitmekle olmaz; ilgi duyun, araştırın, merak edin okuyun. Korkarım siz yeni çıkan kitapları okumuyorsunuz !
Bu minval üzere iletişim fasit daire halinde akşam paydosuna kadar sürer, gider…
Diğer bir servis Yatırım, Teknolojik Gelişmeler, Sinai Emniyet. Küçük bir mekan, yurtdışında öğrenim görmüş olanların uğrak yeri, mesai dinlemez koşar gelirler, arkadaşını misafirini getirirler, baş köşede Kelekkesen… İngiltere’de okumuş burnu havada . Odada bende varım diyen başkaları da var.Çay ocağı karşı da çayın kahvenin çıktığı , servise açıldığı belli oluyor. Garsonlar askılarını dolduruyor kendi katına gidiyorlar, servis saatleri de belli. müdavimler de biliyor ya, gelmeye başlarlar, selam faslından sonra , lafa girerler:
-Akşam Ayhan Işık’ı seyrettim. Gölgeli pozlarına dikkat ettim. zaman zaman seni hatırlattı be Reis, ne kadar da benziyorsun. Haydi bana artık bir şey ısmarlarsın…
Bu sırada garson girer çayları getirir. Birisi garsonun gözüne bakar , merhamet dilenir.
-Bak Dursun canım kardeşim, çayın soğumuşsa verme bana, canımı yakma; vereceğin çay sıcak olsun ağzım yansın.
der. Teminat alırsa çay alınır. Muhabbet başlar, önce futboldan söz edilir. Önemli çünkü;
-Göz Hakkı, Baba Hakkı, İsmail Hakkı… Eski Beşiktaşlılardan kaç kişi kaldı.
Herkesin söyleyeceği birşey vardır. Galatasaray Fenerbahçe Beşiktaş uzun sürer, sonra farkına varırlar, şikayet başlar:
_Eskiden Ankara da 7.5 liraya kafayı buluyorduk. Şimdi arka sokaklarda bile 25 liraya çıkamıyoruz . Memleket mahvolmuş…
diyene günaydın denilir.birazda Avrupadan Amerikadan konuşulur, onlara en keyiflisi de bu:
_Bir dolmalık biber 4 lira, bir salatalık 4 lira, 3 patlıcan jiletine sarılmış kordeleli 12.5 lira ; sterlin 27 lira…
Dinleyenler pahalı bulurlar. Bu defa kimin ne kadar mecburi hizmeti kaldı gözden geçirilir, maaşlarının gülünç olduğundan bahsedelir.:
_Biz cumartesini, pazarı, aybaşını, yıllık izni, konforumuzu rahatımızı düşünmekte haklıyız. Çünkü bizi kimse düşünmüyor. Kendimiz kafa patlatıyoruz, kısıtlı imkanlar içinde sorunumuza çare bulmak durumunda kalıyoruz. biz de onu yapıyoruz.
Nihayet telefon gelir, içlerinden birinin eşi dairesinden aramaktadır. Konuşurlar eşine;
-Liste elinde , erken de çıkıyorsun, topla götür. Ben yedide biraları alır gelirim .
Der , Telefonu kapatır.
Müdürlük Yazı İşleri Bürosu, iç içe iki küçük oda, birinde şef, diğerlerinde sekreterler, sıkışık oturmuşlar masalarında daktilo, yazı müsvette olarak geliyor, muhaberata gidecek yazı bir başlıklı kağıt dört pelür takılıyor. Diğerleri yazıya göre , eğer basılacaksa mumluya yazılıyor. Yazı zaman alıyor,tashihler külfetli oluyor,. Şef falanca hanım uğraşıyor, gayretli de; sabah işten önce şöyle bir gece dizisinden başlanıyor:
-Adam şimdi saraya gidiyor, bakalım ne yapacak.
diye söz açılıyor. Herkes genelde katılıyor. Sonra iş dağıtılıyor, önemli olan da dağıtım “Aman bana fazla bir iş düşüverir.” diye akılları çıkıyor.Enayi olmak istemiyorlar. Tartışma eksik olmuyor . Seslerini yükseltiyorlar , ses koridora taşıyorsa henüz itibarını yitirmemiş birisi yatıştırmayı deniyor, devam ederse müdür yardımcıları usule uygun müdahale ediyorlar. Bir bakıma işler burada sonuçlandılırıyor ya, kimsenin hatırını kırmak istemiyorlar. Kaş göz desteği ile çalışma ortamı sağlanabiliyor. Tartışan memurlar da makûl konuşuyor:
-Ben çalışıyorum, o törpü yapıyor.
Diğeri de haklı:
-Onun gibi yazıyı iki saatte yazmıyorum , işimi bitirdim tırnaklarım mahvoldu, onları düzeltiyorum.
Diyor.
Herşeye rağmen resmi daire tecrübesi gerekiyor. Devlet dairesi okul, kuralları var yetiştiriyor. İş güç uğraş ve heyecan içinde yapılan mesai ile başarı sağlanabiliyor. bu da ancak görev benimsenirse , iş sevilirse çalışma hayatı rahat oluyor. Çalışma hayatınında az veya çok sorunları olabiliyor. bu sorunların asgariye indirilmesi de kolay değil. Çünkü kendine göre değerler kıstaslar ortaya çıkmış, çalışanlar bunları esas almış. Umumun nokta-i nazarı oluşmuş. “Umuma muhalefet kuvve-i hata.” oluyor . Dolayısıyle yapılabilecek iyileştirmenin hep birlikte yapılması lazım.
İşte bir resmi daire de burası. Ulus’ta içinde Zincirli camisinin ezanları çınlıyor. Bu ezanlar bizi topladı, kalabalık servisten birkaç kişi ezanla birlikte bodruma indik, adımız cimnastikciye çıktı. Odacıların namaz tahtalarını kullandık. Gün bir vakit iki, vakitlere dikkat ettik, rahat ettik kınayanın kınamasına aldırmadık.. 1974 yılında Genel Müdürlük katında yeni bir görev verildi. Bu defa sükut ortamında çalışma imkanı oldu. 1978 yılında iktidar değişikliği ile etkin görevden kapı arkasına alındık. bir süre bekledik. Sonra Ankara’dan istemiyerek ayrıldık. göz arkada kaldı…



İhsan amca bilmiyor ve merak etmiyorken Ankara’yı istemeyerek ayrılmış ondan. Bu alıştığından mı böyle olmuş, yoksa haksızlığa uğramaktan mı, yok neden bilmiyorum ama ben merak ediyorum şimdilerde
Ellerinizden öperim:)