• Default
  • Foliage
  • Clouds
  • Hikayeler Takvimi

    Nisan 2010
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Mar   May »
     1234
    567891011
    12131415161718
    19202122232425
    2627282930  

Ankara


İlkokula 1948 de başladım.  Defterler  on yapraklı yirmi yapraklı idi, tek çizgili  çift  çizgili olurdu, bakkaldan alınırdı.  kapağı kağıt, defter kapaklarının üzerinde aynı klişe “Türk  çocuğunun okul defteri.” yazısı ve aşağıda bir etiket dörtgeni,  no  adısoyadı  sınıfı;  defterin arka kapağında çarpım tablosu… Her bayramda birde paramız olduğunda cep defteri alırdık, cep defterlerinin kapağında “Güzel Ankara Defteri” yazılı olurdu.cep defterlerinin büyüğünde küçüğünde aynı yazı; Ankara öne çıkarılırdı. Sonra ilkokul öğrendiğimiz ilk şarkılardan biri “Ankara Ankara güzel Ankara.” …

Biz Ankarayı duyardık  da kitaptan defterden gördüklerimizle dalandırıp budaklandırıyorduk. Ankara bir Anadolu kenti, kalesi çevresinde mahalleler, Samanpazarı hamamönü bendderesi Hacıbayram… Mütevazi bir şehir, sonra tren  geçmiş,  raylar ikmal edilip ilk defa tren Ankara’ya geldiğinde  Ankaralı Seymenlerin Çıtakların:  “Ne de carı gidiyor ciğerine bit düşesi.” diye takdir ettiği, Ankara  Ağalarının trenin önüne ot saman döktürdükleri, lokomotifin üzerine çul attırdıkları anlatılır. Anadolunun ananesinde bu vardır. Misafir karşılanır, atına yem verilir,  atının üzerine çul örtülür.Sonra başkent oldu yeni Ankara teşekkül etmeye başladı. Ulus Sıhhıye Kızılay … İlkokul yurttaşlık bilgisi kitabında Ulus’taki Danıştay binasının resmi vardı, hayranlıkla bakardık. İki katlı bina, bir katında bir bölüm şöyle bir yarım daire, resmin altında  Ankara’nın modern binaları yazılı…

1950 li yıllar Ankara memleketimize yakın, henüz yol yok. Eskişehirden dolaşılıyor. o zamanlarda zaruret olmadan kimse bir yere gidemezdi. işi ihtiyacı olan gider gelirdi. Herkesin olur olmaz gezmeye dolaşmaya başlaması o daha sonra… Ankara’ya gitmemiştim merak da etmiyordum. bir makine parçası için galiba 1968 yılı yazında günü birliğine Ankara’ya gönderdiler,  İtfaiye Meydanında indim, Gençlik Parkı’nı boydanboya geçtim,sonra Çiftlikteki bir kurumdan parça aldım döndüm geldim. Ankara’ya gittimde ne dikkatimi çekti diye düşündüğümde  hatırımda ; uyumsuz apartmanlar, köprülü yollar ve gençlik Parkı’nın suyunun  kirlenmiş olduğu kalmış.

1969 yılı sonunda Ankara’ya tayin çıktı. Bir iktisadi devlet teşekkülüne , kadro uzman, üç üst derece,  ikramiye… Bir bakıma kendimi İstanbul menşeli saydığımdan burun kıvırarak gittim,  işyeri  Ulus istasyona inen bulvarın başında , Genel Müdürlük önde ayrı. “İnanıyoruz yapıyoruz.” diye yazmışlar. Genel Müdür, Yönetim Kurulu ve büroları burada. Tenha sükut hakim, varsa tek seyrek dolaşan  onlarda siyah elbiseli beyaz gömlekli  kırmızı kravatlı, sonradan öğreniyoruz orası protokol katı…Teşkilat binası arkada, enine boyuna daha büyük, servis dördüncü katta…

Araştırma Planlama Müdürlüğü… Katın önemli bölümünde  müdür, müdür yardımcıları, servisler ve büro… Müdür bilgili bir mühendis, emekliliği gelmiş, çalışmaya devam ediyor , titiz işini bizzat yapıyor. Çevresinden küçük yardımlar alıyor, kendisi koordinatör.  Servisleri rutin işleri ile görevlendirmiş, çalışmaları haliyle kabul edip geçiyor,  bilgi oluşturuyor. Müdür  herkese iltifat ediyor, beyefendi beyefendi, hürmetler hürmet bizden…  Makam masası camlı , camın altında bir yazı:  “Yüksek dağlar serin olur üşünür. Amirlerimiz bizden iyi düşünür.    Soruyoruz ,  siz gençsiniz amirleriniz tecrübelidir demek istiyor, personele de karışmıyor, sadece takib ediyor o değilden.   Verdiği işlerde ısrar etmiyor.  İki müdür yardımcısı , ikisi bir arada , yukarıya  aşağıya servislere girip çıkıyor, koşuşturuyorlar.

Servisler birer salon, Organizasyon  servisinde orta yaşlı iki bayan avukat, kapı arkasında görevden alınmış bir idareci oturuyor,kırgın sessiz ve makul ,  sorulursa anlatıyor, bir beklentisi yok. Gününü gün eden klasik memurlar,   gayretli çalışan memurlara bu beyi örnek gösteriyorlar: ” Kabiliyetliydi, birimini serçe parmağı ile idare ederdi, başarılıydı, fakat şimdi burada.” diyorlar, çalışanları  frenlemek istiyorlar.   İki   avukat  aktif konuşkan, hesapları ayrı, birisi diğerinin işine karışıyor, bir yarış var. Birisi  “Aman şekerim katiyen leylak rengi değil, bir nevi şeftali çiçeği.” derse ,  diğeri  “Dikkat edin iyi bakın şeftali çiçeği ile hiç alakası yok, bu tam bir leylak rengi.”  diyor, üretiyor uzatıyorlar.  Konuları ayrıntı, tartışmayı seviyorlar..  Ağırlıkları da var müdür yardımcısı hatır almaya servislerine ayaklarına  geliyor konuşuyorlar. Yetmiyor  akabinde iadeyi ziyarette bulunuyorlar,  servise  gelen mütegallibe  “Hoş geldin nonoş.” diye karşılanıyor. Eskiden yeniden bir muhabbet başlatıyorlar.   İş arka planda kalıyor.

Diğer servis İstatistik servisi , büyük bir salon  Pencereleri Ankara Garı’na bakıyor. Ondört elemanın masası konmuş, fabrikaları paylaşmışlar, bilgiler geliyor, belli bir formata göre icmal çıkarıyorlar. çalışma esnasında ara ara fasıl yapılıyor, bir konu açılıyor. gece ki televizyon radyo proğramı kiritiğinden sonra  konu yoksa dolgu maddesi;   fal ve  karides:  Birisi bir şey söylese  “Ne biliyorsun bakla falına mı baktın.”deniliyor , fal öne çıkarılıyor;   bakla falına baktınsa bilirsin demek isteniyor.  Bir diğeri yakınıyor: “Gördün mü olanları Gürcü Bacı da ölmüş  sizlere ömür, bundan sonra falımızı kime baktıracağız .” diyor. Bir başkası Çiftlik’teki falcıdan bahsediyor. bir tarihte  fal baktırdığını, falcının falı sevindir dediğini, üç beş kuruş verdiğinde söylediği şeylerin kendisini bayağı heyecanlandırdığını, tesirinden kurtulamadığını anlatıyor.   Gazetelerin fal köşeleri de  ihmal edilmiyor okunuyor.  İçlerinde akşamcı olduğunu söyleyenler var. karides diyorlar, başka demiyorlar,   Karides edebiyatı yapıyorlar.  Karides pahalı cinsten tatlı su böceği,  içkili yerlerde meze olarak hazırlanıyor, pahalı ya  çoğu zaman ulaşamıyorlar, sözü ile iktifa ediyorlar.

Servis canlı  yerli yersiz  yukarıdan aşağıdan örnekler veriliyor;  mesela “O da akıllı çocuk ,  arabası var,  dairesini aldı.” veya “Bizim kayınbirader işte her ay araba değiştiriyor,  kereta giyinmesini biliyor, etiketi de var,  ağzı da laf yapıyor,  tamam…” ve tenkitler;   mesela filan için: “Bildiğim kadarı ile bilgi görgü tanıma faslından üç ay yurt dışına çıkmış , hepsi bu. Koltuğunun adamı değil iğreti oturuyor.” diyorlar . Tesbitleri de var, mesela : “Sayın büyüklerimiz, ülkemiz dev adımları ile ilerliyor.  Demiyorlar mı? Biz onlardan daha mı iyi bileceğiz.”  diyorlar. Bedavayı  da   pek seviyorlar.  mesela  bir hanımefendi  bir ah çekiyor anlatıyor:  “Ne güzel olurdu yani 950 liralık makyaj takımını kazansaydım.” diyor, alışveriş etmiş kupon toplamış , kura kendisine çıkmamış.. ve  herşeye rağmen tekrar edip durdukları, “Eskiyi unut   yeniyolu tut.”  kendilerince hala geçerli, söyleyip duruyorlar…Dahası  bir itiraf : “Ha bak söyleyeyim; bizim nesil  Maşaallah inşaallah bilmez,  eğer bunu söylüyorsak  resmen yatırımdır.” diyorlar. Konuşanlar ileri geri konuşuyorlar bir de şöyle iki tarafa bakıyorlar. Çevreden takdir bekliyorlar, sükut edeni yadırğıyorlar.

Servis büyük, iç iletişim de etkin, kimisi sesli düşünüyor, kimisi elektrikli hesap makinalarının car cartları arasında konuşuyor:

-İşte sizde  eğer isterseniz talaş kebabını evde yapabilirsiniz, nasıl derseniz hamurunu  Penguen’den alın. Çok nefis oluyor. tecrübr ile sabit.

Gülüyor. Mülki teşkilattan gelmiş birisi, kaymakamlıktan almışlar, nasıl gelmişse kendisini burada bulmuş,  cazgır servisi rahatsız ettiği  de oluyor, şikayetçileri de var. “Üfürüyor mangal da kül bırakmıyor.” diyorlar, çatanları da var. Bir süre surat asıyor. Sonra devam… Aslın da bilgi veriyor:

-Dün  Gima’dan kahve aldım . Rezalet bir şey tadını bulamadım… Ha çocuklar bakınsöyleyeyim ; Alkan’da harika peynir var. aman alın ihmal etmeyin.

diyor; yakın gözlüğü var, sadece gazete okurken kullanıyor, gözlük başka işe yaramıyor…  Serviste   Hanımefendilerin  biri de  dondurmadan  sağlık veriyor:

-Paraları toplayın , dondurmaları Mişmiş’den aldıralım.  Odacı gitsin iki adım atıversin , başka yerden  almasın.

Bir başka hanımefendi de sanki becerebilecekmiş gibi:

-Hafta sonu arkadaşın kabulundeydik işte tezgaha yakın  bir yere iliştik, adam pastanın başına dikilmiş  portakal mandalina ile süslüyor. seyrettik o muzlu jöleyi  süslemek o kadar kolay ki… Dilimlemişler portakallları şöyle  koyu koyuveriyorlar. Hayran olduk.

Bu defa genç bir avukat lafa karışıyor, bizimle girdi kuruma , sigaracı sükut ta etmiyor.  Sohbet ehli.

-Doğma büyüme  Ankara’lıyım, Eski Ankarayı bilirim yenisini de . Ankara’nın en iyi fotoğrafçısı kim size söyleyeyim mi; Rıdvan…  Bilirsiniz gidin bakınvitrinine hak vereceksiniz.

Bir başka meraklı hafta sonu proğramı yapacak hangi   sinemaya gitsin soruyor:

- Büyüğü  (Büyük Sinema da oynayan filmi.)  gören var mı. sen gördün mü ?

Ve uzmanlarından biri biraz da alaylı şekilde servise ültimatom veriyor:

-Yalnız giyinip sinemaya gitmekle olmaz; ilgi duyun, araştırın, merak edin okuyun. Korkarım siz yeni çıkan kitapları okumuyorsunuz !

Bu minval üzere iletişim fasit daire halinde akşam paydosuna kadar sürer, gider…

Diğer bir servis  Yatırım, Teknolojik Gelişmeler, Sinai Emniyet.  Küçük bir mekan, yurtdışında öğrenim görmüş olanların uğrak yeri, mesai dinlemez koşar gelirler, arkadaşını misafirini getirirler, baş köşede Kelekkesen…   İngiltere’de okumuş burnu havada . Odada bende varım diyen başkaları da var.Çay ocağı karşı da çayın kahvenin   çıktığı , servise açıldığı belli oluyor. Garsonlar askılarını dolduruyor kendi  katına gidiyorlar, servis saatleri de belli.   müdavimler de biliyor ya, gelmeye başlarlar, selam faslından sonra , lafa girerler:

-Akşam Ayhan Işık’ı seyrettim. Gölgeli pozlarına dikkat ettim. zaman zaman seni hatırlattı be  Reis, ne kadar  da benziyorsun. Haydi bana artık  bir şey ısmarlarsın…

Bu sırada garson girer  çayları getirir. Birisi garsonun   gözüne bakar , merhamet dilenir.

-Bak Dursun canım kardeşim, çayın soğumuşsa verme bana, canımı yakma; vereceğin çay sıcak olsun ağzım yansın.

der. Teminat alırsa çay alınır. Muhabbet başlar,  önce futboldan söz edilir. Önemli çünkü;

-Göz Hakkı, Baba Hakkı, İsmail Hakkı… Eski Beşiktaşlılardan kaç kişi kaldı.

Herkesin söyleyeceği birşey vardır. Galatasaray Fenerbahçe  Beşiktaş uzun sürer, sonra farkına varırlar, şikayet başlar:

_Eskiden Ankara da 7.5 liraya kafayı buluyorduk. Şimdi  arka sokaklarda bile 25 liraya çıkamıyoruz . Memleket mahvolmuş…

diyene günaydın denilir.birazda  Avrupadan Amerikadan konuşulur, onlara en keyiflisi de bu:

_Bir dolmalık biber 4 lira,  bir salatalık 4 lira,  3 patlıcan jiletine sarılmış  kordeleli 12.5 lira ;  sterlin 27 lira…

Dinleyenler pahalı bulurlar. Bu defa kimin ne kadar mecburi hizmeti kaldı  gözden geçirilir,  maaşlarının gülünç olduğundan bahsedelir.:

_Biz  cumartesini, pazarı, aybaşını, yıllık izni, konforumuzu rahatımızı düşünmekte haklıyız. Çünkü bizi kimse düşünmüyor.  Kendimiz kafa patlatıyoruz, kısıtlı imkanlar içinde sorunumuza çare bulmak durumunda kalıyoruz. biz de onu yapıyoruz.

Nihayet telefon gelir, içlerinden birinin eşi dairesinden aramaktadır.  Konuşurlar eşine;

-Liste elinde , erken de çıkıyorsun, topla götür. Ben yedide biraları alır gelirim .

Der , Telefonu kapatır.

Müdürlük Yazı İşleri Bürosu,  iç içe iki küçük  oda,  birinde şef, diğerlerinde sekreterler, sıkışık oturmuşlar masalarında daktilo, yazı müsvette olarak geliyor, muhaberata gidecek yazı  bir başlıklı kağıt  dört pelür takılıyor.  Diğerleri yazıya göre ,  eğer  basılacaksa  mumluya yazılıyor. Yazı zaman alıyor,tashihler külfetli oluyor,. Şef falanca hanım uğraşıyor, gayretli de;  sabah işten önce  şöyle bir gece dizisinden başlanıyor:

-Adam şimdi saraya gidiyor, bakalım ne yapacak.

diye  söz açılıyor.  Herkes genelde katılıyor. Sonra iş dağıtılıyor, önemli olan da  dağıtım  “Aman bana fazla bir iş düşüverir.” diye  akılları çıkıyor.Enayi olmak istemiyorlar. Tartışma eksik olmuyor . Seslerini yükseltiyorlar , ses koridora taşıyorsa  henüz itibarını yitirmemiş birisi  yatıştırmayı deniyor, devam ederse müdür yardımcıları usule uygun müdahale ediyorlar. Bir bakıma işler burada sonuçlandılırıyor ya,  kimsenin hatırını kırmak istemiyorlar.  Kaş göz desteği ile çalışma ortamı sağlanabiliyor. Tartışan memurlar  da makûl  konuşuyor:

-Ben çalışıyorum, o törpü yapıyor.

Diğeri de haklı:

-Onun gibi yazıyı iki saatte yazmıyorum , işimi bitirdim tırnaklarım mahvoldu,   onları düzeltiyorum.

Diyor.

Herşeye rağmen resmi daire tecrübesi gerekiyor. Devlet dairesi okul, kuralları var yetiştiriyor. İş güç uğraş ve heyecan içinde yapılan mesai ile başarı sağlanabiliyor. bu da  ancak  görev benimsenirse , iş sevilirse  çalışma hayatı rahat oluyor.  Çalışma  hayatınında az veya çok  sorunları olabiliyor. bu sorunların asgariye indirilmesi de kolay değil.  Çünkü kendine göre değerler kıstaslar  ortaya çıkmış,   çalışanlar bunları esas almış.  Umumun nokta-i  nazarı oluşmuş.  “Umuma muhalefet   kuvve-i hata.” oluyor .  Dolayısıyle yapılabilecek iyileştirmenin   hep birlikte yapılması lazım.

İşte bir resmi daire de burası.  Ulus’ta   içinde Zincirli camisinin ezanları çınlıyor. Bu ezanlar  bizi topladı,  kalabalık servisten birkaç kişi  ezanla birlikte  bodruma indik, adımız cimnastikciye çıktı. Odacıların namaz tahtalarını kullandık.   Gün bir vakit iki, vakitlere dikkat ettik, rahat  ettik kınayanın kınamasına aldırmadık.. 1974 yılında    Genel Müdürlük katında  yeni bir görev verildi. Bu defa sükut ortamında çalışma imkanı oldu.  1978 yılında  iktidar değişikliği ile etkin görevden kapı arkasına  alındık.  bir süre bekledik. Sonra Ankara’dan istemiyerek ayrıldık.  göz arkada kaldı…

Printed from: http://www.babaminhikayeleri.com/2010/04/ankara/ .
© İhsan Kelekçi 2010.

1 Comment   »

  • Mustafa says:

    İhsan amca bilmiyor ve merak etmiyorken Ankara’yı istemeyerek ayrılmış ondan. Bu alıştığından mı böyle olmuş, yoksa haksızlığa uğramaktan mı, yok neden bilmiyorum ama ben merak ediyorum şimdilerde :)

    Ellerinizden öperim:)

RSS feed for comments on this post , TrackBack URI

Leave a Reply