<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Babamın Hikayeleri &#187; Babamın hikayeleri</title>
	<atom:link href="http://www.babaminhikayeleri.com/category/babamin-hikayeleri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.babaminhikayeleri.com</link>
	<description>İhsan Kelekçi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 01 Feb 2012 18:38:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Kerem</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/kerem/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/kerem/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2011 18:17:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[direklerarası]]></category>
		<category><![CDATA[hicri takvim]]></category>
		<category><![CDATA[iftar]]></category>
		<category><![CDATA[kameri aylar]]></category>
		<category><![CDATA[radyo]]></category>
		<category><![CDATA[ramazan]]></category>
		<category><![CDATA[recep]]></category>
		<category><![CDATA[şaban]]></category>
		<category><![CDATA[şehzadebaşı]]></category>
		<category><![CDATA[sümerbank]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=1132</guid>
		<description><![CDATA[Lutfun keremin bol bol verildiği yerler anlar  günler vardır.  bazısı hicri takvimle kameri aylarla bilinir.  Kameri ayların  önce gölgesi düşer, sonra nazla eda ile çıkar gelirler de,  ancak arayan bulur.  Muharrem ayı yılın ilk ayı ve onunda  kutlu aşure günü,  Rebiülevvelde Mevlid-i Şerif  sonra üç aylar&#8230; Üçaylar Recep Şaban Ramazan;  kameri ayların sultanı Ramazan Ayı, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/kerem/hilal/" rel="attachment wp-att-1139"><img class="alignnone size-full wp-image-1139" title="hilal" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/12/hilal.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p>Lutfun keremin bol bol verildiği yerler anlar  günler vardır.  bazısı hicri takvimle kameri aylarla bilinir.  Kameri ayların  önce gölgesi düşer, sonra nazla eda ile çıkar gelirler de,  ancak arayan bulur.  Muharrem ayı yılın ilk ayı ve onunda  kutlu aşure günü,  Rebiülevvelde Mevlid-i Şerif  sonra üç aylar&#8230; Üçaylar Recep Şaban Ramazan;  kameri ayların sultanı Ramazan Ayı,  heyecan üç aylar ile  başlar.  Başta bir farklılık ferahlık bir ümit,  gelen bir kısmet bir nimet bir devlet ve tarif edilmez hisler;   kimi bir şekilde, kimi başka şekilde fevkaledeliği ucundan kıyısından teşhise tarife anlatmaya çalışırlar da başaramazlar , bu belki ayların feyzi bereketi ise ne diyecek nasıl söyleyecek; işte bu kutsallığın özelliği&#8230;</p>
<p>Kutsal aylar seveni tarafından beklenir özlenir, yenisinde alışılana göre farklı bir şekilde karşılanması ve faydalanılması tasarlanır, daha etkin yaşanması planlanır da, sonra bir durum ortaya çıkar; bakarsın; &#8221; Efkârlı günlere gelir çatar.&#8221; bunu kimse istemez. Yine de Ramazan Ayına olduğunca hürmet edilir,  Mübarek ay da üzüntüye kedere teselli olur.   Bu ayın kıymetini bilen kendini arıtır istifade eder;   gerekli ilgi alakayı gösteremeyenler lutfu keremi rahmeti  bereketi mağfireti kaçırmışlardır.</p>
<p>Kameri aylar yirmi dokuz veya otuz gündür.  Aylar gezer konar göçerler, yaza kışa rastlar döner dolaşırlar, her yıl on gün erken gelir de;  gün yine yirmi dört saat, sadece  gecesi gündüzü uzar kısalır; iftarının sahurunun vakti  farkeder. Ramazan ayının  adeti an&#8217;anesi vardır;   ötelere   Hazreti Nuh&#8217;a Hazreti Adem&#8217;e uzanır.   Oruç bizden öncekilerde olduğu gibi bize de farz kılınmıştır;    bizim  oruç ayımız  da Ramazan Ayıdır.  Ramazan ayı üç ayların sonu,  şaban ayı sonunda görülen yeni hilalle Ramazan Ayı başlar, Şevval hilali ile bayrama erer.</p>
<p>Erbabı tarafından üç aylar gelmeden  aranır, üç ayların  iple çekildiği iklimler vardır.   Bağımlılarında  recep ayına bir süre kala bir telaş, köşede bucakta buluşmalar ziyaretler olur ve otuz kadar kişi  teşkil edilir, bunlara üç aylar süresince her gün bir Kur&#8217;an Kerim hatmi yapılacak şekilde cüz dağıtılır ve her gün duası  yapılır.  Bu usulun ,  benzer bir şekilde uygulandığı  pek çok  yer vardır. Hani hatim okunuyor dua ediliyor ya;   işte bu kemal, tatmin ediyor rahatlatıyor, bu  bir moral  ve bu bir ümit&#8230;</p>
<p>Ramazan ayı bir olgu,  geliyor geldiği  yere damgasını vuruyor, müsbet menfi herkes bir şekilde  mübarek ayı hissediyor, bazı yerleşim birimlerinde gündüz Ramazan  Ayı belli olmazsa da, akşam güçlü bir canlılık kendini gösteriyor. Gündüz kahveler lokantalar açık,  saygı yok, caddede meydanda protesto için sigara içiliyor, Akşam iftar vakti çarşı pazar birden tenhalaşıyor herkes evine iftar edeceği yere gidiyor, pencerelerde  çocuklar neşeyle heyecanla  ezan bekliyorlar,  mübarek ayın şahidi oluyorlar.</p>
<p>Rahmet kapısı daima açıktır da; bu aylar da bu kapıya yönelmeler kitle halindedir. Bu ayda ilgisiz kalabalıklara da,  gencine yaşlısına da çağrı ulaşıyor;  tebliğ edilecek olan tebliğ ediliyor, Ramazan Ayı herkes için eşit bir fırsattır da;   değerlendirilmesi istifa edilmesi uyanık olmağa,  kararlı olmağa bağlı;  kimi çevrelerde ortam elverişli olmaz nefsi keyfi hareket edilir kolay tercih edilir,  ancak  Ramazan  Ayı ortamı kişinin sağduyusu ile birlik olur;  nefeslerin sayılı olduğunu, ömürlerin sınırlı, dünyanın fani olduğunu,  bu işin şakasının olmadığını hissettirir. Artık çevrenin menfi tesirine kapılıp bu ayı  gereği gibi değerlendirememek gaflete düşmek ilgisiz kalmak fırsatı kaçırmaktır.  Hasretle hicranla hüsranla bunun farkına varılır da,   gelecek Ramazan Ayını ihya etmeye niyet eder de;  acaba yenisine kavuşabilecek mi.</p>
<p>Ankara da Sümerbank ta beraber çalıştığımız bir kardeşimizin  önemli bir rahatsızlığı vardı, orucu da tutamıyordu,  Ramazan Ayını tutamamak yüreğine ok olmuştu, anlatırdı da;  Oruç tutmanın nasıl bir nimet olduğunu, aslını esasını onun sıkıntısından anlardık… Ramazan Ayında kendisini bir ıssız adada tek başına kalmış gibi hissettiğini söylerdi.  Çevresindeki herkesin  oruçlu olduğunu  kendisi tutamadığından  oruçluların yanına varamadığını, tutmayanlarla beraber  olduğunu ancak onlarla bir arada bulunmaktan rahatsızlık duyduğunu anlatırdı.  Hüzünle bir şekilde Ramazan Ayına temas ederdi.</p>
<p>1950 li yılları çocukluğumun  Ramazanlarını hatırlarım.  evler ona odaklanır, mahalle çarşı belli eder,  okullarda ise  ilkokul orta okulda öğretmene görev verilir, müdahil olurlar, ne desinler; çocuklara oruç tutmamalarını ders çalışmalarını öğütlerlerdi.  Artık Devlet Radyoları kısa bir iftar programı ile  ramazana katılmaya başladı. Ezan, kur’an, bir küçük sohbet olurdu da;  sohbete merkezi otoritenin sahip çıktığı; önce sohbet metninin istendiği  onay alındıktan sonra  ancak yayınlanabildiği anlatılırdı. Yüksek  öğrenimde sol kuruluşlar illaki kantinde koridorlarda sigaralı protestolar yaparlar, tanıdıkları oruçlulara sataşırlardı.</p>
<p>Televizyonla birlikte fazla bir şey değişmedi, ancak kanallar çoğalınca bir şeyler oldu, programlar arttı, kanallardan bir kısmı eski yeni ramazan aylarını işin pratiğini kolayını kaçamağını kullanarak gündeme getiriyorlardı.  Sonrası  hat ebru minyatür; şafak gurup doğa manzaraları ve  renkler desenler ; hac kabe umre canlı yayın ve eski yeni filmler vizyona konulmaya başlandı. 2000 li yıllara doğru, her Ramazan Ayı öncesi başlatılan toplumun bir kesimini yıldırmaya bezdirmeye yönelik programlar arttı.   Proğramlarda  oruc tutan kitleyi hedef alan ve onları aşağılayan görüşlere haberlere  yer veriliyordu.  2000 li yıllarda iftarı sahuru içine alan kapsamlı programlar izlenmeye başladı da; yine  bunlar televizyon idarelerinin klasik müzik eğlence kadrosunun ürünü oldu.</p>
<p>Uygulamada  yapım da hep kolay tercih edildi, bileninden görüş alınmadı ve  bildiğimiz sınırlar ön planda tutuldu ve  nev’i şahsına münhasır sıradan programlar ortaya çıktı.Vazgeçilmez müzik eğlence programları  da yapılan bir iki rötuş ile Ramazan Ayına adapte edildi,  Tasavvuf müziği proğramları sanatçıları artık sahneye sığmıyor oldu; okuyucular  yelekli, yakasız gömlekli kostüm giyiyorlar,  seyircilerden bir meraklı atmış kadar ud tanbur ney bendir  neyse  aygıt  saymış,    uygulama Tekke&#8217;dekinden farklı hale gelmiş, her ekip her televizyon kurumu kendi işlevi paralelinde bilgilendirme söyleşi tartışma programları hazırlıyor,  bunlar ölçüden kontroldan uzak şeyler, Ramazan Ayının özüne önemine katkı sağlayacak cinsten dikkatle hazırlanmış program olamadılar;  hani Ramazan Ayının kanto ile ne alakası var.   Bunlar mübarek günlerde ; mesela  Şehzadebaşını Direklerarasını, alakasız eğlenceleri, eğlencenin bayağısını, sıradanını, sırıtanını öne çıkarıyorlar,  belki bunları bir maksada mebni yapıyorlar,  netice de gerçeklere perde oluyorlar, izleyiciye  müsbet bir şey de veremiyorlar. Toplumun bir kesimine zaten  bu yaptıkları yavan geliyor,  izlemiyor itibar etmiyorlar da; bu proğramların hepsi izleyici buluyor, işin aslını bilmeyenler bir şey zannedip karşısına geçip oturuyor izliyorlar,  cemaat,  namaz,  dua, tesbih, tefekkür, itikaf&#8217;a  vakit ayıramıyorlar;  feyizden bereketten   nasipleri de olmuyor.</p>
<p>Toplum olur olmaz her şeye itibar ettiğinden midir nedense bir tuhaf hale geldi; artık düşünmüyorlar, sonunun nereye varacağının idraki içinde değiller, oruç hepimize farz orucun aslını öğrenmek farz  da bir yerde takılıp kalıyorlar, bir adım ileri gidip merakta etmiyorlar. Varsa yoksa iş imkan maaş eğlence;  gündüz bir türlü gece başka türlü ramazan ayı geldi de, ne yapmaları gerekirdi, yapabildiler mi, bir tereddüt  bir ağırlık ve bu arada ay gelip geçiyor ramazan da çıkıyor, cami mescid doldu taştı ise bunlar  camiye sohbete gidemiyorlar bir mübarek yüz göremiyorlar, namaz  sohbet hatim  ise geçiyor. Halbuki Ramazan Ayı önemli; oruç ise  kutlu ayın aslı esası ne kadar saf temiz, işte  bu ay bir fırsat, serapa kâr kazanç, dünyaya ahirete yararlı da,  biz öyle bir hale gelmişiz ki; kitaba ilmihale de bakamıyoruz, araştıramıyoruz, vaktimizi ise boşa harcıyoruz, vebali de boynumuzda takılı kalıyor.</p>
<p>Bilgi ne kadar gerekli,  öğrenmek lazım da ne engeller çıkarılıyor, toplumun değer yargılarında belli bir farklılık artık belirgin oldu.  Paralı ekonomi kendi önceliklerini kalabalıklara empoze ediyor. Manevi telkinat  da yok,  yol  gösterilmiyor, dert edinilmiyor.  Haydi bakalım vaktinizi boşa harcamayın diyen yok.  Neticede Ramazan Ayı da menfi  yönlendirmelerden etkileniyor,  hayatta ibadete istikamete  gereği gibi yer verilemiyor dikkat edilemiyor;  ay geliyor geçiyor,  kadir gecesi geçiyor farkında olunmuyor, istifade edilemiyor,  mahrum kalıyorlar,  maneviyattan uzaklaşıyorlar; zararın boyutundan da haberleri olmuyor. Mesela bir kadir gecesi gafletinin  bizi bin aylık ibadet sevabından mahrum ettiğini biliyoruz da; bunun bir ömür ibadete denk olduğunu takdir edemiyoruz, bir küçük gayretle kadir gecesini ihya etmek elimizde iken, bir çabamız olmuyor.</p>
<p>Bir gerçek var, ‘’Size Ramazan ayı geldi, bu ayın  ilk on günü rahmet, ikinci on günü mağfiret ve son on günü günahlardan arınmadır. o bereket ayıdır, o ayda tam hayır vardır, Allah (cc)  sizi rahmeti ile kuşatır, huzur iner, hatalar silinir, dualar kabul olur ve sizin rağbetinize de bakılır. ‘’  bunlar Ramazan ayının vasfı  aslı da şimdi kim  erişirde bağışlanmadan çıkarsa ‘’Burnu sürtsün.’’ Diye bir kayıt da var. Madem ramazana gerekli önemi veremedi tenbellik ettiyse;  fırsatı kaçırdıysa nefsine keyfine aşağılık kimselere uyduysa,  onlara itibar ettiyse, ihmal etti kayıtsız kaldıysa,  şeytana uydu  vaktini önemsiz şeylere  harcadıysa ; kaybı büyük olmuştur, kusur da kendisinindir;  artık  &#8221;Hor hakir olmayı.&#8221; hak etmiştir, ‘’Burnunun sürtülmesine,&#8221;  de  layıktır.</p>
<p>Özetle eski  kandilleri biz  mumlarla,   ramazan ayını   beşli yedili gaz lambası ışığı , mütevazi sofralar,  börekli katmerli hoşaflı sahurlar ve coşkulu birlikteliklerle hatırlıyoruz. şimdiki gencler mübarek geceleri   ilerde  belki kandil simidi ve  ramazan  aylarını  belediye iftarları  namaza ibadete saygılı olmayan  etkinlikler ile hatırlarlar.   o kutlu günler geldi geçti,  nasibi olana yenisi geliyor. şimdi biz  bir hazırlık yapalım usulüne uygun olarak  yaşamak için günlerin gecelerin biraz perdesini aralayalım  içine nüfuz etmeye çalışalım, mutlaka bize verebilecekleri tatmin edici hediyeleri olacaktır;  bu sağduyu olur, nefis tasfiyesi olur, iç huzuru olur, kalb temizliği olur.  Güzellikler kazanırız, bir yere tutunuruz, dayanırız,  sağlam basarız.  İşte şimdi tam olarak bilemediğimiz bu edinimlerden bir şey armağan ederde, bakarsın  bizi dünya ahiret bahtiyarlığına ulaştırır.</p>
<p>İki tarafımızı görürüz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/kerem/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Altyapı</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/altyapi/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/altyapi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Sep 2011 19:34:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[1999]]></category>
		<category><![CDATA[afyon]]></category>
		<category><![CDATA[akşehir]]></category>
		<category><![CDATA[altyapı]]></category>
		<category><![CDATA[belediye çavuşu]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[enstrüman]]></category>
		<category><![CDATA[millet]]></category>
		<category><![CDATA[milliyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Nihavent Segah]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=1103</guid>
		<description><![CDATA[Altyapı temeldir esastır dayanaktır. Teknik altyapı üst yapıya bağlı olarak fiziki hesaplamalarla teşkil edilmektedir. Altyapı toplumların da göstergesidir. Tarih boyunca insanların bulunduğu her yerde iyi kötü bir ahlak anlayış altyapısı olduğu tesbit edilmiştir. Toplumlar altyapıdan güç alarak başarı elde edebilmekte; yine toplumlar kara günlerinden altyapılarını güçlendirerek ıslah ederek kurtulabilmektedirler. Dünyada İnsanla birlikte vahye dayalı bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/09/altyapi.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1123" title="altyapi" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/09/altyapi.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p>Altyapı temeldir esastır dayanaktır. Teknik altyapı üst yapıya bağlı olarak fiziki hesaplamalarla teşkil edilmektedir. Altyapı toplumların da göstergesidir. Tarih boyunca insanların bulunduğu her yerde iyi kötü bir ahlak anlayış altyapısı olduğu tesbit edilmiştir. Toplumlar altyapıdan güç alarak başarı elde edebilmekte; yine toplumlar kara günlerinden altyapılarını güçlendirerek ıslah ederek kurtulabilmektedirler.</p>
<p>Dünyada İnsanla birlikte vahye dayalı bir altyapı olmuştur. Günümüzde farklı milletlerin uygulamaları, toplumların çeşitli duygu ve düşünceleri, keyfleri zevkleri hevesleri altyapıyı farklı hale getirmiştir. Sosyal konularda altyapı bir nevi müstenidattır, tanımlanmış hüsnü kabul görmüş kurallar bütünüdür.Mesela Anayasanın altyapısında milliyetçilik bulunmaktadır, başlangıç maddelerinde anayasanın esasları yazılı, birisi de milliyetçilik&#8230;</p>
<p>Biz 1950li yıllarda Bolvadin&#8217;de kendimizi bildik bileli milliyetçiliği duyduk ve onunla büyüdük. Mahallede okulda çarşıda pazarda halkevinde bayram yerinde, varsa yoksa milliyetçilik. Tabii milliyetçiliğin bir aslı esası var da, bizim ondan haberimiz yok. Okulda bize anlatılıyor müfredatta ne var bilmiyoruz, halkevinde kılıç kalkan öğretiyorlar piyes hazırlıyorlar şiirler okunuyor milliyetçilik bu galiba diyoruz. Bayram milliyetçiliği ayrı, görev Belediye Zabıtasına ait, halk kendilerine &#8221;Belediye Çavuşu&#8221; diyor başlarındaki Ali Çavuş itiraz ediyor; &#8221;Biz çavuş değiliz zâbıtânız, Bende âmir-i zabıtânım.&#8221; diyor, her ne ise&#8230; Bayramlarda &#8221;İşte bu memlekette milliyetçi .&#8221; desinler de kadı&#8217;ya Kaymakam&#8217;a büyüğe küçüğe ayıp olmasın için kalabalık isteniyor ya;  Belediye tören saatından önce çarşıdaki dükkanları kapattırıyor, kahveleri boşaltıyor çavuşlar halkı meydana yönlendiriyorlar, halk meydanda toplandığında çavuşların diğer görevi başlıyor. Bu ahâliye İstiklal marşı söylenirken şapkalarını çıkarmalarını hatırlatmak, unutanların ceketini çekmek veya bir şekilde uyarmak şapkalarını çıkarttırmak. Zaten marş bitiminde hep birlikte şapkalar tekrar giyiliyor.</p>
<p>Çarşıdaki kahvedeki milliyetçilik daha başka. Anlatılabileni milliyetçiliğin taraftar bulanı da bu. Siz Dişçi Falan&#8217;ı nerden bileceksiniz, Emirdağ caddesinin başındaki Satılmış&#8217;ın Kahvesi&#8217;ne çıkardı. Nisbeten İyi giyinir, şapkasına özen gösterir, farkedilirdi. Lafını sözünü de dinletirdi . Memleketin istikbal vâdeden gençlerinden&#8230; İlçenin meşhur dişcisi&#8217;nin kalfası, askerden sonra çarşının arka tarafında yer açabilmiş, geleni gideni eksik değil de ustasının ki kadar müşterisi yok. Tâbii olmayacak ona itiraz etmiyor. Kızdığı şeyler başka kahvede onları anlatıyor:</p>
<p>- Memleketimiz de nedense ellerin memleketindeki  gibi milliyetçilik yok. Görüyoruz hemşeriler bize gelmiyorlar, vilayete diş çektirmeye gidiyorlar. Diş çektirmekse burada ustam var, ben varım. Ustam ordinaryüs profesör; ben de profesörüm. Dişçi ise burada biz varız.</p>
<p>Diyor ve sonra hemşerileri ustasına yönlendiriyor:</p>
<p>-Tamam bana gelmesinler, daha çarşının ortasında ustamın dükkanı açık, ona gitsinler. Bunlar Afyon&#8217;a Akşehir&#8217;e gidiyorlar. Peki biz idaremizi nasıl çıkarırız, bu memleket nasıl kalkınır, bizim milliyetçiliğimiz nasıl milliyetçilik.</p>
<p>Diyor. Kahvedekiler hak veriyorlar. Dişçi&#8217;nin görüşü bu. Milliyetçilik olsun memleket kalkınsın istiyor. Esnaf da aynı fikirde , onlarda dükkân açtılar çarşıya girdilerde . İşyeri masraftan ibaret Maliyeye Belediyeye para yetiştiremez iken birde Banka çıktı . Günlük haftalık aylık masraf var, eh müşteri bekliyoruz hemşeriler de gelip alışveriş etmezse bu işin içinden nasıl çıkılır diyorlar; onlar da milliyetçilik istiyorlar.</p>
<p>Bir de milliyetçiliğin âmirden memurdan akıl hocaları var, onların nokta-i nazarı başka; halkın esnafın şunun bunun anlayışı ile alakası yok, onlar: &#8221;Milliyetçilik herşeyin üstündedir&#8221; sonra; &#8221; Milliyetçiliği kimse bilmez biz biliriz.&#8221; diyorlar; &#8221;Dede Korkutu, Altayları, Ergenekonu &#8221; anlatıyorlar. Sonra &#8221;Ümmetçilik yok.&#8221; diye masaya yumruk vuruyor, özetliyorlar.</p>
<p>O yıllarda biz çevremizde kendi kendine teşekkül eden ve asırlarca topluma ruh vermiş kalıntılara raslayanlar olarak; örfün âdetin geleneğin ayakta tuttuğu edep terbiyeye dayalı altyapının ne kadar güçlü olduğunun farkına varıyorduk. Milliyetçilik herşeyin üstündedir diyenlere, tepinenlere de bir anlam veremiyorduk. Artık bir şekilde altyapının yönlendirildiğini anladık,  Devlet marifetiyle ortamın hedefteki batı menşeli bir forma bir şekle ulaştırmasının çaresine bakılıyor. Her kademeden okul ve kurumlarla öğretimle  öğrenci  şekillendiriliyor ve herşey eğitimle ilgilendiriliyor. Öğrenci lisede şekillendiriliyor, müfredatını ikmal ettiğinde şahadetname alıyor. Askerde yedeksubay oluyor, eğer kendini kabul ettirebilirse tezkere bırakıyor, isterse yüksek tahsil yapıyor da; Yıllar yokluk sıkıntı yılları herkes cesaret edemiyor, sağlam basamıyor. Gençler rüzgarın önündeki yaprak gibiler, desteğe ihtiyacı var, zuhûrata tâbi&#8230;</p>
<p>Yüksek tahsil üç büyük şehirde; 1960lı yıllar İstanbulda bir öğrenci yurdu. Vilayetin hayırseverleri tarafından yapılan İki katlı mütevazi bir yurt binası. Katlar yatakhane okuma odası, bodrumda yemekhane bir taraf mutfak, küçük bir salon, yemek masaları, köşede radyo ve dinleyenler için birkaç sandalye. İstanbul radyosu; sabah öğle radyo birinin aklına gelirse açılıyor, zaten anfide yer tutmak için erken gidildiğinden gün boyu çalışma uğraş telaş, Akşam yemeği saat 18 den sonra veriliyor öğrencilerin çoğunluğu orada oluyorlar, akşam kuşağındaki klasik türk müziği faslını dinleyen meraklılar var, onlar yemeği sonra yiyorlar.Bunlar genç İstanbula geldiler, bu yıl gelen öğrencilerin kısmı küllisi abdestli namazlı, yurtta mescit yok yatakhanelerde namaz kılıyorlar, yakın camilere gidiyorlar, takip ettikleri bir iki sohbet de var, yinede diğer öğrencilerle ortak payda müzik&#8230;</p>
<p>Öğrenci halk müziğinden sanat müziğine batı müziğine doğru eğilim içinde, batı müziği taraftarları kitleden kopmuş bilerek bilmeyerek tercih yapmışlar, herşeyleri ona göre; beraber hareket ediyorlar ve üç buçuk kişiler. Velhasıl çoğunluk müzikle haşir neşir; temeli de şuur altındaki altyapıdan ve liseden geliyor. İşte şimdi o derdin arasında sanat müziğine vakit ayırıp dinliyorlar, yeri gelirse ayrıntıya giriyorlar, mırıldanıyorlar söz açılırsa kritik yapıyorlar&#8230; Hacı arif Bey, Itrî, Dede Efendi veya makamlar Nihavent Segah, dahası sazlar keman kanun. Sonra merak da ediyorlar ve muhabbeti uzatanlar için üst kat ta küçük bir balkon; orada terennüm de oluyor. &#8221;Nihânsın dideden&#8221; veya &#8221;Muntazır teşrifine&#8221; cinsi ağır parçalar mırıldanılıyor. Bir iki dinleyen de bulunabiliyor.</p>
<p>Burası büyükşehir öğrenci şurada burada canlı müziğe rastlıyabiliyor. O yıllarda sinema etkin ve sinema da müziği abartıyor, detay veriyor özen gösteriyorlar; müzikte vazgeçilmez oluyor. Öğrenci bir keman veya kanun taksimi dinledi ise heyecanlandı ise; genç bunlar merak başlıyor. Ah bir keman çalabilse, kanun öğrenebilse . Eh bunları aralarında konuşuyorlar, üniversitelerin semtlerin müzik kulüpleri cemiyetleri var. İşte keman kanun öğrenmek ise gelin diye çağırıyorlar, hâni başlasalar olur da, kulüpse cemiyetse işi yokuşa sürüyorlar, solfejden başlatmak istiyorlar. Önce nazariyat sonra keman tambur deniliyor. Vakit ayırmakla olmuyor erken gel, gece kal deniyor, özveri isteniyor, ensrüman öğretiyoruz diye daha başka şeyler de istiyorlar&#8230; Bizimkiler  de sonunda: &#8221; Pes yâni şimdi bizi memleketten keman öğrensin diye mi gönderdiler.&#8221; deyip yan çiziyorlar. Onlar pratik bir şey istiyorlar. Memlekette İbidik bunlardan iyi keman çalar, o öğrendi de solfejden mi başladı. Bu işin pratiğinin var olduğunu biliyorlar,  yine de kolay bir şey olmadığını anlıyorlar, işte şimdi akılları başlarına geldi çalışmadan gayretten başka çıkar yol yok, her şey çaba istiyor. Karşılarında adam kanun çalıyorsa hayranlıkla izleniyorsa eğer;   öğrenmiş emek vermiş çile çekmiş netice almış; ah keşke bu kanun çalan bu işe harcadığı vakti imkanı gayreti kendisine daha faydalı olacak şeylere tahsis etseydi.</p>
<p>Bilindiği gibi hayır kazanmakta şer işlemekte vakit ayırmaya imkan tanımaya bağlı ve kendi kendine de olmuyor. Öyleyse bir adım ileri gidip bari kendimize yararlı bir şeyin peşine düşebilsek. Siz Konya&#8217;lı Kabış Dayı&#8217;yı nerden bileceksiniz , kendisi berber iyi kötü huyları da var. Dükkanına komşu kahvede adamın birisi ile konuşuyor, adam yeri gelmiş belki bir konuda teminat vermek istemiş ; Dayı&#8217;ya &#8221;Günahın boynuma olsun.&#8221; deyivermiş. Dayı alınmış günahından da vazgeçmemiş &#8221;Yeğenim benim günahlarım var ya, onlar bana pahalıya maloldu senin boynuna vermem.&#8221; demiş , vaktiyle içki ise kumar ise günahları onu uğraştırmış; onları  hatırlamış unutmamış. Dayı azıcık ta efeleniyor,  efeleniyor da efeliğin ağalığın da altyapısı var. Efelik vurmakla, ağalık vermekle oluyor. Kabış Dayı&#8217;nın ki efelik değil&#8230;</p>
<p>Sanat&#8217;ta ustalık&#8217;ta meslek&#8217;te de altyapı esas, bazı mesleklerde eczacı avukat bilgi beceri tecrübe de yetmiyor, diploma isteniyor. Mesleklerin çoğunda olmazsa olmazlar var, her meslek te kendi aralarında geçerli kabul edilen toleranslar belli.  Sefer Ağa&#8217;nın mesleği cambazlık, ipte yürümüyor, hayvan alıp satıyor bakıyor. Şimdi bende kurbanlık için pazara çıkıyorum bakıyorum, fakat cambazlığım sınırlı bir yere kadar,  memur emeklisiyiz de vaktiyle memleketin çiftliğinde besihanesinde koyun kuzu çevremizde olduğu halde büyüdük, sonra İstanbul Sütlüce Canlı Hayvan Borsası , Erenköy Topkapı kurban pazarlarını tanıdık, her yıl kurban bayramı yaklaşırken besicilerin sürüp giden kurban muhabbetlerini dinledik yıllar süren birikimimiz olduğu halde; Sefer Ağa kadar bilmemiz mümkün değil.</p>
<p>Malı gördüğümüzde kaçmıyoruz, yaklaşıyoruz çevresini dolaşıyoruz, ilgileniyoruz da başındaki çoban &#8221; Emmi pek yaklaşma bunlar yuları öğrenemediler&#8221; diyor&#8230; Artık ne ise sırtına bakıyoruz mermer gibi yığmış mı yoksa testere dişi gibi mi , döşü gerdanı nasıl, butları yalan yanlış tahmin ediyoruz, maldan anladığımızı iddia etsek de yine de emin olmak için düğeyi tosunu basküle çekiyoruz. Ha Hüseyin Ağabey o cami arkadaşım Havayolları&#8217;ndan emekli, cambazlığı benden iyi, vaktiyle işin içinde olmuş aslını esasını biliyor, mesleği olanlardan merakı olanlardan öğrenmiş&#8230; İşte paçayı o çıkardı, uğraşmak yok paçaya bakıyor randımanı yüksek olanını, gencini celebini randımanlısını bulup çıkarıyor, baskülle alakası yok. Paçaya bakın diyor.</p>
<p>Sefer Ağa cambaz diyoruz ya; o memlekette çekirdekten yetişme paçaya bakar mı bilmiyorum, memuriyeti falan yok da müzmin bronşiti var, öksürüyor öksürüğü uzun sürüyor. başladımı öhö öhö üç dakika beş dakika morarıp gidiyor, hiç şikayeti de yok öksürüğünden , cambaz ya hasta sökel her hafta mal pazarına gelecek tiryaki, bakacak alacak satacak aracı olacak. Öksürüğü tutarsa da dinlemez, konuşuyorlarsa pazarlık ediyorlarsa aldırmaz, sözünü kesmez devam eder, sesi kısılırsa işaret eder anlatmaya çalışır.  Mal hakkında bilgi ve tecrübe sahibi takip ediyor aktüalitesi var, mesleğinde altlığı altyapısı sağlam, alıyor satıyor kazanıyor, bir idare de çıkarıyor. Sağlığı elverişli değil olsun, kâr var ya kâr, kâr onu durdurmuyor. Her hafta koyun keçi inek dana peşinde mal pazarında.</p>
<p>Bir de hayır peşinde olan gayretliler var. Siz belki Mehmet Ali Ağabeyi&#8217;de tanımazsınız, işçi emeklisi 1980 li yıllarda Adapazarında bir Kur&#8217;an kursu ile ilgilenirdi. Yönetim Kurulu Başkanı&#8217;da her iş onun. Evi yakın gündüz gece devamlı iş&#8217;te hizmette,  kurs yatılı,  kurs binası çarşının başında, çevre pasaj dükkan tezgah, cami yanında,  arkası mahalle;   Kurs Hoca&#8217;sı meraklı gayretli, öğrenci kalabalık , içerde bir canlılık var. katlar iyi düzenlenmiş zemin dershane, katlar yatakhane ve mescit birde üst katta yemekhane.</p>
<p>Dönem başında şehirden taşradan öğrencilerle kurs kapasitesi doluyor. esas müfredata ilaveten üniversiteye hazırlık için ek dersler konmuş faaliyet hummalı&#8230; Kurs çevrede ün yapmış âhenkli, belli bir ananesi var öğrencileri başarılı, büyük gurub gayretli, diğerleri uyumlu onları takib ediyor, mezunlar da numune-i imtisal. Her dönem sonunda cemiyet tertip ediliyor. Öğrenciler tek tip takım elbise giyiyorlar, beyaz gömlek, takkelerinde kordela, yüzlerinde sahipli olduklarını ifade eden bir güven. Çağrılılar yerli yabancı misafirler; öğrencilerin aileleri akrabaları komşular ve meraklılar&#8230; Kimi gözleri yaşlı , kimi sevap umuyor, kimi heyecanlı, herkes ilgi ile izliyorlar. Namazdan önce başlayan proğram öğle namazı ile birlikte sona eriyor ve kurs binasına yemekhaneye çıkılıyor, ananevi cemiyet yemeği veriliyor, yemekhanenin önü teras, cemaat kalabalık tepsisini alan yer bulamaz ise terasta kıyıda köşede yemeği ile bir yere oturuyor.</p>
<p>Herkes memnun mutmain, giderayak aşağı inerken kimileri teberrüken İdare&#8217;ye uğruyorlar . Hangi yılda ise yine Mehmet Ali Ağabeye uğramak için inildiğinde Konuşmalar arasında kendisine: &#8221;Çok güzel de nasıl başarıyorsunuz.&#8221; diye soruldu;</p>
<p>-Biz öğrenci ile ilgileniyoruz, gündüz ders gece çalışma var, araya rahatlatıcı dinlendirici programlar koyduk. uygulamayı izliyoruz. gece bir proğram teheccüt var, öğrenciye faydası çok oluyor, düzenli hale getirdik. Bir gece çıkın gelin beraber teheccüt kılalım, öğrencinin kalktığını hazırlandığını görün, neşelenin ferahlanın. Bunlar talebe-i ulûm, mâsum mahcub, edepli öğrenciler, gece kalkıyorlar namaz kılıyorlar dua ediyorlar. Duaları umumi, milletine memleketine karşılıksız sağlık selamet istiyorlar. Hüküm var, esas var, sarahat var, bunlar candan gönülden &#8221;Sağlık selamet&#8221; için dua ediyorlar, bunların duası kabul olmaz mı hiç. Bakın artık bundan böyle Adapazarı&#8217;nda deprem falan olmaz korkmayın.</p>
<p>diye anlattı. Misafirleri uğurladılar, çalışmaları sürdürdüler, budefa yeni dönemin hazırlığına başladılar.</p>
<p>Adapazarı teheccüt senelerinde kayda değer bir deprem görmedi. felâket yaşamadı. Sonra 28 şubat uygulamaları ile birlikte; Kur&#8217;an Kursları kapatıldı, takibe alındı, açığı arandı, eksiği bulundu, karışıldı dirliksiz edildi. Hocası öğrencisi hor görüldü ve teheccüt kılınan Kuran Kursu da bunlardan etkilendi. Öğrenci sayısı düştü, âdet anane kalmadı, ortadan kalktı, heyecanın yerini tedirginlik aldı. Arkasından korkulan oldu; 1999 Depremi yetişti ve Adapazarı yıkıldı. Halbuki Mehmet Ali Ağabey Deprem falan olmaz korkmayın diyordu&#8230;</p>
<p>Altyapı toplumların göstergesi de altyapının sağlam olması gerekiyor. Türk Lirası değerinde artış, döviz rezervinin katlanması, ihracat rakamlarının ithalat haddini aşması , borsanın yükselmesi memleket için kâfi değil. Millet aynı toprak parçası üzerinde yaşayan aralarında dil duygu ülkü gelenek birliği olan kişilerden teşekkül eden bir toplum ise; toplumun  edepli saygılı olması, dünyasından ahiretinden haberli olması önemli ve Toplumu teşkil edenlerin aralarında tefrikaya düşmesi tehlikeli.</p>
<p>Sağlam altyapı çalışma ve gayretle sağlanır da, himmete güçlü yardıma ihtiyaç var. İstemek ve dua etmek lâzım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/altyapi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zaman</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/zaman/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/zaman/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2011 15:31:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Cübbeli]]></category>
		<category><![CDATA[eğlence]]></category>
		<category><![CDATA[erzurum]]></category>
		<category><![CDATA[erzurumlu]]></category>
		<category><![CDATA[Hasankale]]></category>
		<category><![CDATA[parti]]></category>
		<category><![CDATA[program]]></category>
		<category><![CDATA[Terbiye]]></category>
		<category><![CDATA[Tortum]]></category>
		<category><![CDATA[Trakya]]></category>
		<category><![CDATA[Türkü]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=1081</guid>
		<description><![CDATA[Zaman dünya ile, zaman birimi dünyanın hareketleri ile ilgili, dünyanın kendi etrafında dönme süresi bizim zaman ölçümüz. Bilindiği gibi dünya kendi ekseni etrafında bir günde, güneşin etrafında bir yılda döner. Göklerin ve yerin yaratıldığı günden beri yılın aylarının sayısı onikidir. Ortalama ömür yüzyıl kabul edilse bile insan hayatının zaman şeridinde işgal ettiği yer çok küçük [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/08/zaman.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1100" title="zaman" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/08/zaman.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/08/zaman.jpg"></a>Zaman dünya ile, zaman birimi dünyanın hareketleri ile ilgili, dünyanın kendi etrafında dönme süresi bizim zaman ölçümüz. Bilindiği gibi dünya kendi ekseni etrafında bir günde, güneşin etrafında bir yılda döner. Göklerin ve yerin yaratıldığı günden beri yılın aylarının sayısı onikidir.</p>
<p>Ortalama ömür yüzyıl kabul edilse bile insan hayatının zaman şeridinde işgal ettiği yer çok küçük bir aralıktır. Bu kısa zaman aralığında insan doğar büyür olgunlaşır ve ölür. İstisnalar dışında herkese doğumundan ölümüne dünya söylemiyle ömür boyu &#8221; Uzun ince bir yol.&#8221; vardır. Zamanın durması diye de birşey yok, saat tik tak çalışıyor, kâlb küt küt atıyor, gün gece kıymetli, vakit de nakite benzetilmiş, başka bir sermaye ise yok. Esas olan işin ciddiyetini kavrayabilmek; ne var ki ekseriyet bundan habersiz .</p>
<p><span id="more-1081"></span>İhmal var gaflet var, kolay da tercih ediliyor; neticede kalabalıklar zamanı değerlendiremiyor, vakitleri heba olup gidiyor. Siyasi Otorite&#8217;nin zamanın değerlendirilmesi konusunda net bir tavrı olmuyor, yaklaşımı liberalizm esaslı ve uygulamaları Batı kaynaklı&#8230; Halbuki Batı&#8217;nın değer ölçüleri başka, onların izzet edep hürmet ikram yardım hizmet şekli değişik, Batı&#8217;da varsa yoksa menfaat ve dünya. Diğer taraftan Siyasi İdare meseleleri bürokrasi ile bugün git yarın gel ile zamana hallettirme peşinde. Zamanı kullanıyor, fakat kişinin sorumluluğu var, herkesin zamanı kullanmayı bilmesi lazım. Temel eğitim içinde zamana gerekli önemin verilmesi, toplumun bilgilendirilmesinin ihmal edilmemesi lazım.</p>
<p>İnsan dünyaya bebek olarak anasına babasına muhtaç bir halde gözünü açıyor ve eğitim başlıyor. İlgileniliyor beceriler veriliyor tanıtım başlıyor. Ebeveynin ve çevrenin tanıtımda başarılı olması nisbetinde çocuk ortamı kavrayabiliyor, eğer bu safhada esaslarda sapma olursa ileride telafisi güç durumlar ortaya çıkabiliyor. Hâni anlatılır eskiden bir Terbiyeci&#8217;ye yetiştirilmek üzere üç aylık küçük bir çocuk getirirler; &#8221;Üstat buyurun yetiştirin &#8221; derler; kabul etmez, &#8221;Geç kalmışsınız.&#8221; der&#8230; Terbiyecinin haklı olduğu taraf var, terbiyenin kuralları var. Eğitim terbiye önemli ve dört başı mâmur olması gerekiyor. Bebek beyaz bir sayfa, gülüyor ağlıyor tepki veriyor şaşırtıyor; aslında insan bizatihi temiz, nevi şahsına münhasır yaratılışı ile gönlü nefsi sağduyusu beşduyusu ve sistemleri ile çağdaş toplumlardan daha donanımlı . Önemli olan da insanın paklığının korunması, gönlünün kafasının geliştirilmesi&#8230; Gönüller ufuklar kadar engin olmaya kabiliyetli, beynin kapasitesi ise astronomik. Gelişme kendi kendine olmuyor gayret istiyor, kişinin haya edep seha azim vs gibi gökçek huylar edinmesi ile mümkün ve bu vasıfların benliklerine yerleştirilmesi gerekli; iyi bir eğitim alanların örnek oldukları, onları takip edenlerin de başarılı oldukları ve yolda kalmadıkları görülüyor. İşte bu efendi çelebi asil kibar dediğimiz güzel hasletleri üzerinde taşıyanların zaman içinde daha iyi korundukları, kendilerine üstünlük sağlayan vasıflarını zayi etmedikleri de bir gerçek.</p>
<p>Tabii insan beşer olduğu için yanlış şeylerde yapabilmektedir. Özellikle toplum hayatı, iletişim ve dayatmalar kitleleri etkilemekte kalabalıkları maddeye rahata yönlendirmektedir. eskiden zararlı şeyler karşı olan toplum direnci, bu defa faydası olmayan başka yönlere kaymış bulunmaktadır ve tersine işlemektedir. Dünya hayatı madde ve zaman kaydı altındadır. Dünyada sonsuzluğu anlamak gayret ister, eğer kavrananabilse faydası olur tetbir alınır çaresine bakılır. Ancak sonsuzluk net olarak ölüm ötesinde anlaşılır. Ölüm ile gayb alemi başlar ve artık zaman kaydı yoktur. Orada ebediyet idrak edilir.</p>
<p>Bir bakıma dünyada insan zamanın fonksiyonudur. zamanla beraber insanda değişiklikler olmaktadır. Bu değişiklik müsbet veya menfidir, bazan esasta bazan teferruatta görülür. Bir değişim hikayesi anlatılır. Almanyada Erzurumlular toplanırlar, başlarında bir büyük; hasret giderecekler beraber olacaklar bir program uygulanacak. Açılış konuşma yemek vs. herşey biter, program sıra türküsüne dayanır. sağdan sıra ile türküler söylenmeye başlar sıra gelir Tortumlu&#8217;ya; Tortumlu önceki programlarda türkü yerine aşir okumuştur, bu defa o da türkü söyler şaşırırlar. Sıra devam eder Hasankaleli&#8217;ye gelir geçmiş senelerde bir iki türkü söyler hızını alamaz üçüncüsünü söylerken bu sefer Hasankaleli aşir okuyunca başlarındaki büyük dayanamaz ; &#8221; Gördüğünüz gibi zaman değişti, Tortumlu türkü söyledi Hasankaleli aşir okudu.&#8221; der.</p>
<p>Değişimin nisbi olduğu dozunun yönünün şeklinin farklı olduğu yerlerde var. mesela adam Trakyalı İstanbulda oturuyor boylu poslu sakallı cübbeli kalender bir derviş; işinde evinde rahat sıkıntısı yok, icabetmiş memleketine gitmiş, işi uzamış gün içinde dönememiş; ne yapsın otele gitmiş, sakallı cübbeli diye adamı kabul etmemişler, ortada kalmış. Vaktiyle bu uygulamalar hep oluyordu, şimdi devir değişti trakyadaki bir iki şehir hariç kim nereye gitse yadırganmıyor, demek ki etkilenme her yerde aynı şekilde olmuyor.</p>
<p>Toplum; çevreden ve toplumu teşkil eden kişilerin alışkanlık edep huy ümit korku hayat şartlarından etkileniyor, bunların hepsi zamanla iç âlemimizi davranışlarımızı değiştiriyor, ayrıca insan hayatını eğitim makam imkan sağlık aile ve çevre etkiliyebiliyor. Çeşitli değişkenlerin tesiriyle kişinin ahlâkı, huzuru, durumu zamanla değişikliğe uğruyor. İnsan vücudu da bir heykel gibi değil. devamlı değişmekte maddi olarak zaman içinde kendini yenilemekte mesela kanını dört senede değiştirmektedir. Kişiliği de değişikliğe müsait bulunmaktadır bu bakımdan insanın sık sık kendini dengelemeye, nefis muhasebesi yapmağa ihtiyacı var. Özellikle işe uğraşa besmele ile başlamak koruyucu etken olmaktadır, işin başında dikkatli şuurlu bir besmele değişikliği müsbete yöneltebilmektedir.</p>
<p>Dünyada üstü kapalı perdeli izafi ve sırlarla dolu bir âlemde bulunmamıza rağmen, istemekle çalışmakla yeterli sağlam bilgilere ulaşmak her zaman mümkün olmaktadır. İlmin sonu yoktur. Gerçek ilim adamları nice bilgilerinin sonsuzluk kavramı yanında durumunu takdir ettiklerinden ve bilgisizliklerini bilecek kadar akıl sahibi olduklarından hayattan ve hayat şartlarından yola çıkarak kainatın dünyanın ahiretin konumunu takdir edebilmekte; bildiklerini kullanarak emin bir şekilde bilmediklerini aydınlatabilmektedirler..</p>
<p>Neticede alan dünyanın kokusunu alıyor, özetle: &#8221;Dünya ciyfedir kokmuş bir cesettir.&#8221; diyor. &#8221; Dünya yalan; yalan dünya seni neylemeli, çilen bitmiyor, bitmiyor kahrın, çarkın dönüyor, bitmiyor derdin. Güzelliklerin mutlulukların baharın yalan.&#8221; diyorlar. Hâni kötü kokulu deri imalathanesi olan tabakhanelerde çalışanların burunları ortama alıştığından kötü kokuyu alamadıkları gibi dünyanın kokusunu biz de alamıyoruz. Ancak insaf sahipleri &#8221;Dünya bir ciyfedir kokmuş bir cesettir.&#8221; diyene hak veriyorlar.</p>
<p>İnsanlar ruhları manevi âlemden, gövdeleri maddi âlemden olduğu halde zaman içinde hayat sürüyorlar; kimisi pazusu kafası kalbi ile çalışıyor bunlar uyanmış emniyetli gidiyor. Barış Manço&#8217;nun &#8221; Halat gibi bileğiyle, yayla gibi yüreğiyle, çoluk çocuk geçindirip, haram nedir bilmeyenler buyurun;&#8221; dediği bunlardan. Birde pazusu ile çalışan, pazusu kafası ile çalışanlar var. Bunlar kalbini gönlünü faaliyetlerine katamamışlar, kendilerini bir gaflet uykusu çepeçevre kuşatmış, uyanabilirse ne ala &#8230; Şimdi insan fâni göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman da ömürler doluyor, yaş sahibi olunuyor, ve daha ne kadar yaşanacak o belli değil, akıl başa toplansa, gece gündüz değerlendirilse, uyanık olunsa kendilerine gelecekler, istifadeleri olacak. Velakin bunların bir kısmını ölüm uyarıyor.</p>
<p>Efendinin birisi yaşını başını almış, muhabbeti konuşmayı seviyor , kendi görüşleri var. Eh emsalleri akranları bir araya gelince, konuşuyorlar yeri geliyor hep soruyorlar; &#8221; &#8221;Maşallah yaşın kaç.&#8221; diye; &#8221; Otuzbeş.&#8221; diyor. İtiraz ediyorlar. &#8221; Olur mu biraz yükselt.&#8221; dediklerinde &#8221; Ben otuzbeş yaşındayım, yalnız geceleri saymam.&#8221; diyor. İçimizden bir kesim uyku derdinde. Ah geceleri yeteri kadar uyuyabilse.. . Gece ve gündüzün meydana gelmesinde öyle bir nizam var ki, bir yanda gece ve diğer yanda gece istirahatına muhtaç olanlar. Zamanı gereği gibi değerlendirmek ise gece ve gündüzden faydalanmakla kaim. Gece farklı birşey gündüz hissedilmeyenlerin gece farkına varılıyor. Gece sessiz sakin sağlam elverişli. Tilkinin bile yavrularını gece terbiye ettiğine dair bilgi var. Ne var ki zamanımızda insanlar bozuldukça gece oyalanması yaygınlaşıyor. Gün boyu iş uğraş telaştan sonra kişinin gece yatmadan önce kısa bir müddet kendine vakit ayırabilme imkanı bulmuş iken; hiç çekiciliği de kalmadığı halde, gidip televizyonun karşısına yığılıp teslim olması bir menfaat sağlamıyor; bu program şu program derken sonunda uyku da zarar görüyor, sabah da problemli başlıyor.</p>
<p>Diğer taraftan şehirlerde sektör oluşmuş merkezde çevrede kendilerine göre hizmet veren eğlence yerleri yoğunluk kazanmış. Ortam müsait, ilgi de var, para da var. Bir dizi ağırlığı olmayan kaba yararsız program ile gecenin körüne kadar müşterileri meşgul ediyor oyalıyorlar. Sonra eğlenenler ve sektör çalışanları perişan halde istirahata çekiliyorlar, fıtrata uygun dinlenme için gece tahsis edilmiş ve bunlar aksine gece yarısından sonra dinlenmek zorunda kaldıklarından netice alamadıklarında; akıntıya kürek çektiklerini anlıyorlar.</p>
<p>Bugün ortamı müsait gören eğlence sektörü faaliyetlerini yayıyor yaygınlaştırıyor. Çocuklara gençlere yetişkinlere yönelik yeni yeni tesisler siteler kuruyorlar. Zamanı fesada veren &#8221; Eğlence partileri&#8221; esas alınarak Batı örneği düzenlemeler yapılıyor. Kalabalıklar habersiz bilgisiz oldukları halde bu gayri ciddi ortamlara çekiliyorlar, bunlara devamlı olarak eğlenmenin başarının esası olduğu telkin ediliyor ve artık eğlenmek eğlenene göre kutsal oluyor. Vakitleri de ellerinden koparılıp alınıyor ve sermayeden oluyorlar.</p>
<p>Anlayabilseler zamana sahip olabilecekler; ancak ihmalleri var, zaten herşey açık, ortam sırıtıyor, programlar hafif sulandırılmış&#8230; Örneğin; Doğum günü, Tanışma, eğlence vs. &#8221;Parti &#8221; ile özdeşleştirilmiş; partiye gelirken karşılıyorlar; &#8221;Hoş geldiniz. İyi eğlenceler.&#8221; diyorlar. Uğurlarken &#8221; Umarım iyi eğlenmişsinizdir.&#8221; diye vedalaşıyorlar. Parti üç saat beş saat serapa sıradan oyun eğlence ve dozu yüksek gürültü; ilk dakikalar pişman olmak için kâfi de nasıl bıraksın, neresinde bıraksın bırakamıyor. Yenilen içilenler de standart olmuş. Sun&#8217;i, hormonlu, katkı maddeli şeyler ve herkes herşeyi bildiği halde şuurşuz, tepkisiz ve izleyor, yiyip, içiyor, katılmadıkları taraflardan kapak kaldırmıyorlar, sineye çekiyorlar, ileride pişman olacaklarını yapıyorlar, kötü itiyatlar ediniyorlar.</p>
<p>Pişmanlık, zamanı gereği gibi değerlendiremeyen herkes için geçerli. Gençler bilseler ihtiyarlar yapabilseler; gayret lazım. Yıllar istifade edilmiş edilememiş, mazi olmuş vebali kalmış. Hatırlayınca düşündürüyor. İşte Malatyalı masum bir Hanımnine &#8221;Hamne&#8221;; evler kalabalık, avluda tandır, Hanımnine tandır yakmış, büyük bir sergi sermiş, önünde bir tekne hamur, malzemeleri, senidi oklavası pişirgeci&#8230; Bir yandan öğme kömbe bazlama vs. pişiriyor. Ölülerde zannederlermiş ki diriler baklava börek yiyor. Yiyecekleri bunlar, bazlama ise çocuklara yettiği kadar. Aile tandırın çevresinde, acıkmışlar yutkunuyorlar, acele ediliyor. pişen de kapışılıyor, sıcak sıcak yeniliyor. Tandır henüz randımanlı da değil; pişti mi ne oldu diye bakıp duruyorlar. Nihayet ne zaman ki tandır kızıyor; gireni pişiriyor, bu defa bakıyorlar teknede birşey kalmamış. Hanımnine bir ah çekiyor ve mırıldanıyor. &#8221;Tandır tavını aldı hamur kalmadı, aklım başıma geldi ömür kalmadı. &#8221; diyor , önce tandırı kızdırsa idi netice alırdı, bilmediği birşey de değil. Ah ömrü olsa belki faydası olur da şunun şurasında bir koyun ömrü ya var, ya yok.</p>
<p>Bak Hafız Ağabey aklını gönlünü kullanıyor, siz onu nerden bileceksiniz. Vaktiyle esnafmış , yaşlı bir de trafik kazası geçirmiş yürümekte zorluk çekiyor. Sabah namazına gelir, evler aynı güzergahta dönerken konuşuruz. &#8221; Şimdi önce sekiz cüz okumam lazım, sonra kahvaltı.&#8221; diyor, gözleri pırıltılı seviniyor. Okumayı seviyor dünden bugüne de okuduğunu özlemiş, gündüz öğleye ikindiye erken gelir rahle kurar okur. Cebinde İETT indirimli kartı; Beşinci etap falan camide çocuklara ders verir. Fatihte Eminönüde esnaftan öğrenci gurubu var, yaz kış koşar. Kendisi bütün olumsuzluklara rağmen hayatından memnun ve mutmain. Büyük küçük işleri de görülüveriyor. Kafasına dokunan birşey de yok. İşte &#8221;Zaman değerlendirme&#8221; bu oluyor.</p>
<p>Yıllar kıymetli ise, ay hafta gün uçup gidiyorsa, zaman geçiyor bir daha dönmüyorsa ve vakit nakitse; bir yerden tutmak, müdahil olmak, tetbir almak lazım. Son pişmanlık fayda vermez. Günümüzde herşeye ulaşmak kolay ve mümkün ; önce hayatın tanımı doğru olarak yapılmalı, sonra &#8221;Bilinmezse olmaz türünden&#8221; önemli bilgiler edinilmeli ve &#8221;Tekrar güzeldir,yüzseksen kere olsa bile &#8221; kaidesine uygun olarak bu önemli bilgiler hatırda tutulmalı&#8230; unutulmamalı&#8230; yol edinilmeli; ihmal de edilmemelidir.</p>
<p>Sonrası dikkat, zamanı değerlendirmek için gayret ve tevekküldür.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/zaman/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Lüks</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/luks/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/luks/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 06 Jul 2011 16:24:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[1950]]></category>
		<category><![CDATA[Bolvadin]]></category>
		<category><![CDATA[et]]></category>
		<category><![CDATA[giyim]]></category>
		<category><![CDATA[heybeli]]></category>
		<category><![CDATA[kaplıca]]></category>
		<category><![CDATA[Lüks]]></category>
		<category><![CDATA[mobilya]]></category>
		<category><![CDATA[sinema]]></category>
		<category><![CDATA[sofra]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=1041</guid>
		<description><![CDATA[1950’li yıllar iç batı Anadolu, dağlar ovalar göller volkanik kütleler büyük küçük yerleşim birimleri ve ara ara kaplıcalar; kaplıcalardan bize yakın olanı Heybeli Kaplıcası, külfetsiz olduğundan dolayı çevredekilerin her sene uğradığı kaplıca&#8230; Suyu sıcak; birkaç hamamı , bir miktar  evi odası barakası var, kışın sakin, canlılık hıdırellezden itibaren başlar, müdavimleri günü birlik gider gelirler. Mevsimi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="_mcePaste"><strong><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/07/hamam.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1075" title="hamam" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/07/hamam.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></strong></div>
<div>
<div>1950’li yıllar iç batı Anadolu, dağlar ovalar göller volkanik kütleler büyük küçük yerleşim birimleri ve ara ara kaplıcalar; kaplıcalardan bize yakın olanı Heybeli Kaplıcası, külfetsiz olduğundan dolayı çevredekilerin her sene uğradığı kaplıca&#8230; Suyu sıcak; birkaç hamamı , bir miktar  evi odası barakası var, kışın sakin, canlılık hıdırellezden itibaren başlar, müdavimleri günü birlik gider gelirler. Mevsimi yazdır;  karpuzla beraber ziyaretciler yoğunlaşır,  tadı şenliği o zaman; kaplıcada kırk kadar ev, sekizi bir oda ara mutfak kaplıca evi; birinde hamamcı oturur, yedisi için hatırlılar sıraya girerler; diğerleri oda baraka&#8230; Ortada kahve,  içinde dört beş masa ve bir peyke; arka tarafta büyük bir ahır. Bakkal kasap yok, gelenler ne kadar kalacak ise gerekli battaniye yastık islim tencere tava ile yiyeceklerini de getirirler. Tarifeli seferler var, şehre giden birkaç otobüs uğrar, bunlarla gidilir gelinir; ihtiyaçlar görülür. Buralarda nüfusun çoğunluğu çiftçidir onların işi bitmez, ağustosun ortasından itibaren işini kolaylaştıran çiftçiler arabaları ile kaplıcaya uğrarlar, onların derdi yoktur yer bulamazlarsa çadır kurarlar, iki üç gün kalır dönerler.<span id="more-1041"></span></div>
<div>Kaplıcanın suyu yeterli sıcaklığı 58 derece, üç hamam biri açık, hamamlar birer havuz, suları coşuyor, şifalı su gök turna gibi akıp çıkıp gidiyor, atıksu şebekesi yok, havuzların gideri açık kanala verilir, ilerde bir yerde bataklık oluşturur kalır. Hamam ovasının bitki örtüsü maki, üç beş bodur ağaç , çevresi mera tarla, ovada kaplıcaya yakın yerlerde dipçik denilen iri otlar. Bir tarafta içme suyu yetersiz çeşme,  gerekli su yakın bir köyden karşılanır. Elektrik yok , akşama doğru evlere odalara çadırlara ücretsiz gazyağı dağıtılır, hamama gelenlerin beşli yedili gaz lambası vardır yakar aydınlanırlar. Kahvehane iki hamam arasında ve önünde bir direk.  Akşamlar serin lâtif çevre sakin , tam her şey tabii derken alaca karanlıkta kahvenin önünde lüks töreni başlar; iki lüks lambası ortaya çıkar, ispirto ile gömlekleri ısıtılır, sonra pompalanır, gürültü ile yanarlar çevreye beyaz soğuk güçlü bir ışık verirler. Birisi kahveye alınır, diğeri direğe çekilir. Bunlar kaplıcanın simgesidir Kahvenin içi ve önü meydan aydınlanmıştır; ümransa uygarlıksa aydınlıksa lüks ise işte bu. Herkes kendisini emniyette hisseder.</div>
<div>Kaplıcanın uysal köpekleri ahırın arkasından gelir  lüksün çevresinde yerlerini alırlar. Tecrübe ile sabit rahatsız edilmiyecekleri köşeleri bilir oralara sinerler. Zaten yazın kaplıcada bir şekilde karınlarını doyururlar da, hamamcı kahveci de bunlara bir şey verir. Köpekler önlerine bir şeyler konulurken kendilerinden bazı şeylerin istendiğinin de farkındadırlar. Onlara; &#8221; Müşteri daima haklıdır, aman kimseyi rahatsız etmeyin &#8221; deniliyor gibi gelir; hiç sesleri çıkmaz , hav diyemezler dikkat ederler.  Ha bunca tedbire rağmen gecede gündüzde çoluk çocuktan başlarına iş geldiği taş geldiği de olur, sineye çekerler.</div>
<div>Terbiyeli kaplıca köpeği bir tarafa; o yıllarda evde sokakta mahallede kırda köpek. Halk köpeğe âşina; ilgilenir yanına varır sever taş atar tekme vurur, köpek de tepki gösterir, iletişim olur. Nedense çocukların köpeklere karşı zaafı var, yabancı köpeği taşlarlar peşine düşerler, köpeğin canı yansa dişini gösterse çevredeki büyük küçük çocuğa cesaret verir, onların kendisine yardıma hazır kimseler  olduğunu bilir, pes etmez. Hâni darbı mesel olmuş anlatılır;  böyle taşlanan çocuklar peşinde gezen zavallı bir sokak köpeğine; teselli etmek için: &#8221; Günde kaç taş yersin.&#8221; diye sormuşlar ; &#8221; Çevremdeki sütü bozuğa bağlı.&#8221; demiş; haketmediği halde kendine kötü muamele yapılmasından şikayet etmiş derler. Köpek aklı başında olanlardan zarar gelmeyeceğini biliyor anlaşılan, insanlardan ayrı olmak ta istemiyor, arzusu lüksü aklı başındakilerle beraber olmak galiba.</div>
<div>Yeri gelmişken, acaba sözüm ona &#8221; Eşeğin de lüksü var mı?&#8221; denilirse ; eski yılların vazgeçilmez hayvanı, her iş ona, evlerde yer avlu ahır varsa, bir iki hayvan da bağlanır; harman hasat eşeğin sırtından geçer, kır dağ tarla bahçe yakın köyler için servistir özel vasıtadır, rahatlık sağlar&#8230; Sonra kış için odun getirmek eşeğe ait, kömür bizim oralarda henüz kullanılmıyor, dağlarda meşe ormanı ve odun eşeğin sırtında dağlardan gelir, kışın nasıl geçeceği belli olmaz, evin ihtiyacı için ve odun para ediyorsa  eğer şehirde satmak için dağ seferleri kış boyu devam eder; eşek de dağa ormana ruhsatlı ruhsatsız gider gelir. Satmak için şehre odun götürülecekse kıyasıya yüklenir, şehrin kenar mahalllesinde eşeğin odunu ikiye bölünür ayrı ayrı satılır hasılat katlanır. sıkıntıyı eşek çeker de, bu işte para var diye hayvanın boğazına bakarlar; yemini sakınmazlar. Sıkıntısını unutur, yem yemeyi boğazını sever, çok yer karnını da iyice doyurur, işe gelince yediğini inkâr etmez sırtına ne vurulursa nereye istenirse götürür, yol iz de aramaz.  Eşek kışın hava muhalefeti olduğunda, sahibinin dışarı çıkmayı canı istemediğinde, bir de yemini kesmediğinde memnun kalır;  eşeğin lüksü işte budur.  Boğaz eşeği denilen ve ne bulursa tıkınan, işe çalışmaya gelince kaytaran kimseler gibi değildir.  saygısız yiyen ve çalışmayankar tembelliklerinin bedelini bir şekilde öderler, yanlarına kâr kalmaz.</div>
<div>O yıllarda görürdük, köy ilkokulları için hazırlanan ayrı okuma kitabı vardı. o kitapta; &#8221; Rençberler hoş tutarlar öküzü, dağdan gümbür gümbür hezen indirir.&#8221; diye  güç ve kuvvet timsali öküz&#8217;den övgü ile bahsedilirdi. Çiftci köylü el üstünde tutar. Çift sürer, gen söker, ormandan tomruk getirir, arabaya kağnıya koşulur, ekini dereden  alır dağın başına gediğe çıkarır, zor işlerin hayvanıdır da yine onunda lüksü vardır. Öküzün lüksü düğen öküzü olmak ve zahmetsizce düğen sürerken gün boyu sevdiği şeylerle karnını doyurmaktır. Bizim kuşak harmanı bilir, iki aydan fazla devam eder. Ekinler sararınca biçilir, başakları üzerinde olduğu halde  saplar  tarladan harman yerine getirilir. Harman yeri yerleşim birimleri çevresindeki müsait alanlardır. Ekin harmanda geniş bir alana serilir, altında keskin çakmak taşları olan ve üzerinde ağırlık bulunan düğen ile ekinler üzerinde dolaşılarak başakların sapları saman edilir ve taneleri ayrılır. Düğeni harmanda at veya öküz dolaştırır , dolaşırken bir taraftan yemelerine de karışılmaz. Düğen sürmek hayvana zor bir iş değildir, bir de başaktır tanedir samandır yerler ağızları boş durmaz. Düğen atı öküzü mutlu eder. Öküzün lüksü budur.</div>
<div>Bir de şehirlerde başka bir düğen öküzü vardır.  Tabii işin içine girilince bazı şeyler mübah oluyor. O yıllarda İzmir Manisa tarafında meydanda  işlek yerde  müşterisi çok bir büfe işçi çalıştırıyor , daha sigorta asgari ücret yok . Haftalık aylık bir şey veriliyor, tatminkâr değil de, çıkarsa bir idare çıkacak. Birisi büfede işe başlamış alacağı para belli şu kadar, bakalım karnını doyurabilecek mi? Endişeli&#8230;  Bakmış  ki işçiler arasında bir usul var, herkes önce karnını doyuruyor. Önemli olanı yediğine de karışılmıyor, memnun kalmış ferahlamış. Eh başta ortada sonda ara ara nasipleniyorlar. Sabah erken gelen simit poğaçalardan taze sıcak birkaç adet yemeğe başlamış, öğleyin akşam  börek tatlı ne gelirse her işçi gibi tadına bakıyor. tam iyi gidiyor derken işçi düğen öküzü gibi dönmüyorlar ya haftasında rahatsızlanmış yıkılmış, ambulans çağırmışlar âcile kaldırmışlar. Büfe işçisinin lüksü bu da, dikkat etmesi gerekiyor.</div>
<div>Yine o eski yıllar; evlerde kiler, kilerde un sandığı , evler kalabalık sandıklar büyük beşyüz kilo un alıyor. Ekmek börek mantı makarna ne ise bu sandıktan. Mahalle fırınları var pişiriyor hak alıyorlar. Çarşıdan alınan bir şey yok. Tercih edilen çakmak taşı gibi sert sarı buğday, tarladan gelir veya buğday pazarından alınır. çeşmede yıkanır müsait bir yerde kilimler üzerinde kurutulur. Belediye değirmeninde öğütülür, Değirmen kilosu üç beş kuruşa un ediyor, prensibi var &#8221;Tart ver, tart al.&#8221; kabuğu kepeği irmiği ile doğal olarak eksiksiz teslim alınır. Kilerde iki elek, eleğin üstünde kalanlar hayvanlara, hayvan yoksa hayvanı olan komşuya verilir yerine süt alınır. 1950 li yılların ikinci yarısında kilerin bir köşesinde bir yeni misafir; bir çuval fabrika unu makbul bir şey de değil, evvela yumuşak buğday sonra sarı değil ak buğday, fakat baklavalık börekliktir, hini hacette lazım olur diye evde bulunduruluyor. İnce elekle elendiğinde eleğin üstünde bir şey kalmıyor fakat fabrikaya itimat yok içinde bir şey olur diye yinede eleniyor. unu eleyecek olan evin hanımına sorar;</div>
<div>- Peflika unundan mı eleyelim.</div>
<div>Der ve fabrika unu elemeği tercih eder. çünkü uğraştırmaz, Un eleyenin lüksü fabrika unudur çabuk elenir, elekten tekneye iniverir.</div>
<div>Herkesin bulduğu ile yetindiği yıllardır o yıllar;  Güzün dağdan yayladan koyun keçi indiğinde bir kısmı pazara sürülür,  erbabı takip ediyor, müşterisi hazırdır yazın mütenevvi ot ile kekik ile etlenmiştir ve hesaplıdır, müşterisi çoktur. Vatandaş durumuna göre iki üç veya daha fazla alır. Yeri olan birer birer keser, yeri olmayan hepsini keser kavurma sucuk vs yapar, kilerde tel dolabı vardır saklar. Bir de kelle paça ciğeri  işkembesi sıraya konulur öncelikle yenilir. kemikler havalı yerde kurutulur muhafaza edilir kışın keşkek kurulur, evde bereket şenlik olur. Siz Kadir Ağayı nereden bileceksiniz. Köy Ağası da şehre göçmüş&#8230; Kendisi canbaz maldan anlar, yanında kınbıçağı taşır. Anlattığına göre kınbıçağı özel olarak çeliği bıçakçıya verilerek yaptırılıyor. Evi de kenar mahallede yeri müsait avlusu var. Etlik için üç beş koyun keçi alırsa ihtiyaç olunca teker keser evde çoluk çocuk bayram eder. Kadir Ağa&#8217;nın bıçağı yanında &#8221; Ben keserim, gelin yüzer. &#8221; diyor.   Gerisine zaten karışan olmaz,  sofra küle satır her şey hazır ve evdekiler eti istedikleri gibi hallederler. ciğerdir mele yeridir ateş üzerinde bağırsaktır;  imalat hemen başlar.</div>
<div>O yıllar da memlekette bir hafta sonu lüksü de var .  Yazın kırda bayırda bağda bahçede , kışın müsait ev yer bulunmazsa çarşı fırınının müşterilere gösterilen mütevazi bir köşesinde fırın eti ziyafeti çekilir. Çağrılılar belli adam başı malzeme hesaplanır et fazlaca alınır,  gecikmeden öğleye akşama yetişecek şekilde fırına teslim edilir.  Fırıncı eti malzemeyi tavaya koyar,  Üzerine tebeşirle isim yazar, fırına sürer.  Arada tavayı kontrol eder,  maşaşı vardır karıştırır suyu eksilmiş ise koyar.  Çağrılılar arasında etin niye çok alındığını soranlara, bu kadar eti kim yiyecek diyenlere &#8221; Sınıveriyor gömgök aç kalkıyoruz. &#8221; denir. Et başka yerde yenilecek ise gurup oraya gider, iki kişi fırından tavayı pideleri üzerine ne yenilecekse kışın kaymak tahin, yaz ise karpuz alır gelirler. Tavanın çevresinde toplanılır, servis tabak kaşık çatal olmaz, pide ile el ile kısa sürede tavanın eti yağı yenir kemiği sıyrılır, arada su maden suyu içilir, kaymak karpuz hazırlanmıştır, sünnetlenir duası edilir. Hâni bir çırpıda da yendi ya; kiminde bir şişkinlik hazımsızlık başlarsa; ilave maden suyu tavsiye edilir,   şikayet devam ederse, rahat etsin diye hatırına &#8221;Uzun eşek. &#8221;,  &#8221;Bu neci dükkanı.&#8221;  gibi hareketli oyunlar oynanır  ve iyi gelir.  Rahatsızlık sürerse her yerde temini mümkündür  &#8221; Bir avuç soda. &#8221;  bulunur içirilir.</div>
<div>Etin tiryakileri de vardır. bunlar pirzola biftek severler, adına bütüm et derler, el kadar el kadar olsun isterler. Yediklerini de yutkunarak anlatırlar tatlandırırlar. Ünleri kulaktan kulağa yayılır. muhabbeti olur konuşulur. Yakın köyden birisi şehirlilerle hemhâl hâli vakti de yerinde, davar keser ziyafet hazırlar. Tiryaki arkadaşlarının da ikisini çağırır, adamlar koşar gelirler, hoşbeş muhabbet sonra sofraya otururlar, köyden başkaları da var. Çorbayı içerler arkasından et gelir pilavın üstünde, adam hakikaten epeyce et koydurmuş, görürler memnun kalırlar da  sofra sahibi:</div>
<div>- Sizin için hususi hazırladım, eti çok koydurdum,  işte bakın böyle yaptım doldurdum yığdım, haydi buyurun.</div>
<div>deyince iş değişir, pirelenirler tiryakilik var, yâni biz iki kişi olsak bu sofra gelse tamam da, köyden beş yedi kişi çağırmış, onlar bizimle yarış ederse diyemezler , yine de itiraz ederler:</div>
<div>- Yo&#8230; Et dediğin tepsinin üstünde öyle yığılacak ki, ben şimdi sofrada arkadaşımla karşı karşıya oturuyorum ya eğer onu göremezsem,  işte o zaman doldurmuşsundur, yığmışsındır.</div>
<div>Der. kendilerine ait et lüksünü tarif ederler.</div>
<div>Bir de rüştünü ispat etmiş olanların lüksü var, çarşıya girmiş, dükkkan açmış, bir yerde çalışıyor, iş sahibi laf sahibi olmuş, hâli vakti yerinde kimi adamlar, muhabbet arasında &#8221; Kötü bir alışkanlığımız yok.&#8221; diye başlıyorlar arkası geliyor &#8221; Tek lükslerinin&#8230;&#8221; kahve veya kulüp veya sinema olduğunu söylüyorlar. Ne yapalım işte alıştık gidiyoruz, müdavimi olduk, arıyoruz aranıyoruz diyorlar.</div>
<div>O yıllarda memlekette adım başı kahve, kahve de oyun ve iskambil ile meşhur, kahveciler uyanık gözüne kestirdiği vatandaşı müşteri edinmek, kahveye bağlamak için kapıdan karşılar , masasını siler, hatırını alır, taze çay açtığında ikram olarak gönderir, oyuna dalsalar takip eder kızıştırır, kallavi fincanla kahve gönderir. Acil ihtiyaclar için tedbirlidir,  ayılan bayılan eksik olmaz  uygun bir yere alır su kolonya, arkasından sade kahve verir adamla ilgilenir.  Müşterinin  lüksüne kaldığı yerden devam etsin ister.</div>
<div>Kulüp ; doktor avukat âmir memur mütegallibe için; şehirde elit tabakadan olanlar ve yadırganmayanlar gelebilir. Kulübte hizmet nisbeten kaliteli, disiplin hakim, protokol geçerlidir. Sonra oyun eğlence içki;  gece yarısından sonra ne zaman isterlerse o zaman kapanır. Hergün benzer şeyler yapılır, aslında gına gelmiştir de müdavimleri yine gelirler istekli isteksiz bir müddet vakit geçirirler, baş tutan olursa oyuna eğlenceye katılırlar. Ancak yılbaşı ihmal edilmez, o gece sabaha kadar özel bir eğlence düzenlenir. 1965 yılı sonunda çevre illerin bir küçük ilçesinin Memurlar Kulübü; tek katlı toprak damlı, tavanda düzgün döşemeler ve  estetik görünsün diye  tavan renkli naylon kaplı. Yılbaşı kutlanacak, nasıl kutlanılacağı belli, üyelerden kimi geceye erken başlar, kış gecesi saat beşte akşam oluyorsa Kulübe yedide gelir,  sonra masaya oturur saat onbuçuk olmadan yılbaşı arar. Arada gözlerini aralar saat sorar, zaten masayı karıştırmıştır, kırmış dökmüştür olağan şeyler ekip var telafi ediyor da üst başta perişan,  kimsede üzerine varamaz.  Adam hatırlı  ruhsatlı tabancası cebinde&#8230;  Saat onikiye doğru işte saat oldu derler; canlanır doğrulur masanın üstüne çıkar , tabancasını çıkarır üç beş el ateş eder ve: &#8221; işte ben şimdi böyle sosyete vaziyette yeni yıla giriyorum&#8221; diyebilir ve olduğu yere yığılır. Kurşunlar tavanın naylonunda hatıra delik açar o kadar, ziyan yok. Kulüb üyesinin lüksü bu idi, lüksünü idrak etti  rahat etti ve sızdı. Gerisi kolay  şimdi  bir şekilde evine gönderilecek.</div>
<div>Yine 1950 li yıllar Sinema lüks ve her yerde sinema yok. Gazeteler sporu nasıl öne çıkarıyorlarsa bir beyaz perde edebiyatı ile sinemayı ihmal etmiyorlar. Filmden konudan oyundan oyuncudan bahis açıyorlar, neler neler yazıyorlar teşvik ediyorlar; kaçırmayın görün mahrum kalmayın diyorlar. İlçe büyük sinema yok, vilayetten arada sinema geliyor; halk evinde şehir gazinosunda paralı parasız film gösteriyorlar. Ya istiklal ya ölüm,  Zoro&#8217;nun kara kamçısı, Lorel Hardi vs. Kimsenin umurunda değil, sinemayı doğru bulmayan çoğunlukta, fakat entel takımı ve bir kısım gençler aralarında konuşacaklar ya bunu konuşuyorlar,  sonra amir memur da istiyor, ihtiyaç oldu diye; kim akıl verdiyse şehir gazinosunun karşındaki uzun bir kahvenin tabanı kotun altına indirilerek  zemin yükseltiliyor sinemaya dönüştürülüyor. kahvenin ocağı perdenin sağındaki köşesinde askıda duruyor ona dokunulmuyor, hatıra kalıyor. Arkaya ahşap bir asma kat , yukarı makine dairesi ve numaralı balkon, aşağı salon. her tarafta ucuz İnegöl sandalyesi dördü beşi bir tahta ile birleştirilip dizilerek sinema açılıyor. Neden sonra ihtiyaca binaen tavan delinerek bir vantilatör konuluyor, sinemanın havası ağırlaşınca çalıştırılıyor, jet motoru gibi çalışan vantilatör sadece psikolojik rahatlık veriyor yeterli olmuyor. Her akşam suare , cumartesi öğrenciye matine&#8230; Gündüz elektrik olmadığı için öğleden sonra birkaç saat elektrik santralı çalıştırılıyor. Bazan unutulur sa öğrenciler karanlıkta beklerken, haber gönderilir, ışıklar gelince ıslıklı tezahürat yapılır, ne için olduğu da belli olmaz. Sinema ön cephesinde afiş, birkaç ampül ve makine dairesinden bir memurun sinemacıdan harçlık alan oğlu proğramdan önce her film için aynı şeyleri istanbul türkçesiyle reklam eder, &#8221; Aşk ihtiras sevgi hasret kin nefret kıskançlık&#8230;&#8221;  ve arkasından filmin adını söyler ve güncel plaklarla müzik yayını yapılır. Sonradan yaz mevsiminde havalandırma sıkıntı verdiğinden parkın bir bölümü ihata duvarı ile çevrilip bir makine dairesi kulübesi ve  karşıya perde konularak, yazlık sinemaya dönüştürülür, makine ve sandalyeler oraya taşınır, bir kaç ay sinema yazlıkta gösterilir, mevsimin başında sonunda bazı geceler serin geçtiğinden, meraklılardan aklı ermeyen kimileri iz bırakan öksürük romatizma edinirler. Bu arada yeni yetmelerden bahşiş alan çıraklardan diksiyon kazananlar olur; her filme birkaç kere gittikleri, Türk ve yabancı filmler aynı ekip tarafından seslendirildiği için sinema kahramanları gibi konuşmağa başlarlar ancak alaya alındıklarından kendilerine bir faydası olmaz.</div>
<div>O yıllarda taşrada kalabalıkların giyim lüksü yok, giyim amir memur ve bazı gençlerde, şehirde köyde herkes bulduğunu giyiyor. Mal sınırlı Sümerbank mamülleri karne ile satılıyor, yama süvarilik geçerli. Aslında para yok , parası olana kumaş terzi var, ancak güç yetirebilen az. Terzilerin bir kesimi moda takip ediyor memura gençlere çalışanlara esnafa elbise yapıyorlar, terzilerin çoğu mahalli ihtiyaçları karşılıyor sıradan ceket, astarlı paçaları düğmeli pantalon dikiyorlar. Erkekler manifaturacı da ne ucuza satılıyorsa yünlü pamuklu alıp elbise yaptırıyorlar, paltolar uzun dizden aşağı soğukta yağmurda at arabasında soğuktan korunmak için . Kadınlar için  terzi mahallede;  kadınların kimi makine edinmiş dikiveriyor, kadife pazen basma patiska çarşıdan.  1950’den önce düğünlerde geline elbise şip&#8217;ten,  şip diye bir kumaş, hani &#8221;Şip gibi.&#8221; diye  mahalli bir tabir de var, herkesin beğenisini kazanmış, geline şip&#8217;ten bir tek elbise hepsi bu, hiç itiraz edilmiyor.  1950’li yılların ortasından itibaren bir çeşitlilik başlıyor, imalat artıyor kalite geliyor, artık düğünlerde geline alınan bir elbise sekiz kat elbiseye çıkıyor. Gelin giyecek ya hepsi de ipekli kadife kaliteli şeylerden. çamaşır aksesuar da başlıyor, giyimde lüks yaygınlaşıyor. Çoğunluğun lüksü ince kumaş ve iyi bir terzi de; iyi terzilerde herkese elbise dikmiyorlar, kıymetini bilene vucut ölçüsü münasip olana hatırlıya dikiyorlar, giyip dolaşırken ve terzi dükkanın önünden geçerken tarassut ediyorlar, &#8221;Diktik verdik, efendi gibi giyiyor mu.&#8221; diye, bazan çağırıp yakasını omuzunu kemerini cep kapağını düzeltiyorlar, ceplerin dikkatli kullanılmasını istiyorlar,</div>
<div>O yıllarda evlerde mobilya yok  beyaz eşya yok, ev eşyası kilim keçe, yatak yorgan yastık, içleri de yün pamuk, oturmak için sedir divan minder, halı lüks. Elektrik mahallen üretiliyor, şebeke belediyenin gücü de sınırlı, nüfusun çok önemli kısmı köylerde ve köyde elektrik yok. Gazetelerde basma kalıp reklamlar Frijidaire Buzdolabı , buzdolabı belediyenin altındaki eczanede , başka yerde yok, kapısı açılınca ışığı yanıyor,  içinde ilaçlar serinde muhafaza edilecek maddeler ve ortada bir tabak taze incir;  eczacı boğazına düşkün kazanıyor yiyecek&#8230;  Evlerde bodrum kiler sıkıntı yok, buzdolabı akıllarda değil.  Artık çamaşırlarınız leğende yıkanmıyor diye çamaşır makinesi reklamları beyhude,  evlerde esbab taşı, kazan ocağı ve tokaç,  kil yükle sabun torba ile alınıyor ucuz .  Reklama iltifat eden yok. Elektrik süpürgesi reklamlarına da bakan yok,  çarşı pazardan alınan değil de komşu İbrahim Ağa&#8217;nın Çifteler&#8217;de duble elyaf  ile yaptırdığı süpürge tercih ediliyor, aranıyor ihtiyaten bir iki fazla alınıyor;  lüks bunlar.</div>
<div>Yine o eski yıllar. Siz Çavuş&#8217;un evini nereden bileceksiniz, mahalle çeşmesinin yanında, köşe başında iki cepheli avlu dahil 70 metrekare var yok, tek katlı girişte ön cepheye paralel boydan boya ince bir ara, bir tarafta abdeslik diğer tarafta küçük avluya açılan kapı, avluda tuvalet ilerde esbab taşı ve ocak . İçeride cümle kapısının karşısında iki basamakla çıkılan yanyana iki oda kapısı,  kapılar sarı boyalı,  tavanda düzgün döşemeler üzeri toprak dam,  odalar da ocak baca dolap yüklük çiçeklik ve raflar,  yâni işlenmiş;  sokağa bakan odanın duvarları kireç badanalı, tabanda iki balçık kilim, çevre beyazı çekilmiş berde yastık ve köşelerde minderler, kıbleye karşı iki küçük penceresi yüksekte,  perdeleri beyaz kaneviçe işlenmiş ve içeri giren aydınlık gizemli&#8230; İşte zamanının lüks kabul edilen evi bu ev;  sarıya boyalı siline silene parıldamış iki kapı çavuşun evini imrenilen düzeye çıkarıyor, lüks yapıyor. Ev ise Çavus&#8217;un evi.</div>
<div>1950 den sonraki  yılların lüksünün bazıları bunlar. Eskiden beri her devrin lüksü olmuş, toplum sorumluluğunun bilincinde olduğunda lüksleri masum kalmış, nefisten ve kimilerinden ( biz onlara art niyetliler diyoruz.) gelen sorumluluğu unutturma çabası başarılı olduğunda usulün esasın sınırlarını aşılmıştır. 1970 li yıllardan itibaren keyiflerin zevklerin ön plana çıktığı görülmeye başlandı. Önce makul uygulamalar oldu,  mesela evlere şofben alınmaya başlandı isten pastan kurtulduk denildi, sonra mutfaklara tezgah dolap davlumbaz&#8230; Arkasından evler beğenilmedi; kerpiçten ahşaptan evler yerine beton tuğla konut, derken inşaat gelişti; beton asıl oldu. yeni standartlar oluştu apartman dairesi kat mülkiyeti yaygınlaştı,  müstakil ev villaya dönüştü,  sonraları villa da gülünecek hâle geldi; Bahçe dahil mini bir arsaya sığdırılmış iki buçuk kat bodrum balkon teras  sauna jakuzi ve güvenlik uygulamaları; hapishane gibi ve içinde bizde olmayan şeyler, fiyatı da güç yetmez hale geldi. Bildiğimiz müstakil evler tip dışı kaldı .</div>
<div>1970 lerde Kaloriferli evin hâli başka deniliyordu; kömür kaliteli fiyat uygun hava kirleniyor diyen yok ve daire başı hesaplı geliyor, kapıdan girince sıcak yüze vuruyor iyi de; kömür yasaklandı kazan değiştirildi fuel oil pahalı ve kat kaloriferi kombi şimdi de  Avrupa sistemi merkezi ısıtma&#8230; Konutta sürüb giden kaliteli malzeme işçilik estetik söylemleri uygulamaları ve artan fiyatlar , fiyatlara rağmen devam eden satış.  Parası olana bedavaya geliyor ve  alınıyor. Üstüne üslük mutfak banyo aksesuar barbekü balkon teras güvenlik peysaj daha başka şeyler, elektronik destekli akıllı evler sitesi diye takdim edilen yeni nesil konutlarla;  konut mihverinden çıkarılıyor. Artık inşaat firmaları daireleri için asansörlü kaloriferli demiyorlar; &#8221; Uydu TV sistemli güvenlik ile enteğre görüntülü interkom, maksimum ısı ve ses yalıtımı , beklentileri tümüyle karşılayacak teknik donanım, insan odaklı her türlü konfor kullanım rahatlığı&#8221; diye reklam ediyor, satıyorlar. Gelinen noktada güncelliğini yitiren konutlar artıyor, sahiplerinin gözü yeni konutlara çevriliyor. Ekonomiyi, kalabalıkları, işin aslını da düşünen yok.</div>
<div>Mobilya; koltuk kanape masa sandalye bir elin parmakları kadar iken arttıkça arttı, aslı esası da unutuldu, görkemli gösterişli takımlar tercih edildi, evler de daraldı. Beyaz eşya çeşitlendi elektronik gelişmelere paralel olarak yenisi öncekini demode etti;  yeniler hiper süper ultra olarak takdim edildi, reklamı yapıldı ekonomik ömrünü doldurmadan aygıttır cihazdır makinedir tesisattır değiştirilir oldu. Uluslararası firmaların astronomik miktarlara varan üretimine pazar arama çabaları, dayatmalarla, etkin reklamla, basında tanıtım,  piyasa da kampanya,  ödeme de taksit kredi kartı uygulamaları ile desteklendi;  bir şekilde kalabalıklar etkilendi ve ellerinde parası imkânı olanlar ihtiyaçları olmadığı halde  nedense  bu mamullerden edindiler.</div>
<div>Görünen bu,  söz de uzayıp gidiyor. Kanaat etmek yetinmek lazım. Keyfe nefse itibar edilirse netice almak mümkün olmaz,  zira nefis bir ilave şey daha ister, ulaşamadığını ister, daha da ister. İşi tadında bırakmak lazım,  mevcut imkanlar içinde dünya kurmak lazım.  Lükse maddeye düşkün olmak,  bunlara gönül kaptırmak yerine en iyisi fıtrata yakın olmalı, lüksün keyfi harcamaların kimseye bir faydası da olmaz, nefis hayrını şerrini bilmez  sadece  kibir ve azametle yüklü olduğu halde burun doğrusuna gider;  yolu da yol değildir.  Dolayısıyle kendinize  dikkat edin nefse uymayın, hayrınıza olacak şeyleri temine çalışın,  lüks olan ve modası geçeçek olan,   kalıcı faydası olmayan şeylere gözünüzü dikmeyin,  Bu yüzden imkanlarınız elinizden çıkmasın, dört gün sonra hesabı dahi size kalmasın .</div>
<div>Kaplıca diye başlamıştık ya bitirelim. Bizim kaplıca ilçeyi çok uğraştırdı, eski hâli güzeldi de; şimdi olimpik havuzu, bilmem kaç yıldızlı oteli, villaları, evleri, çepeçevre birbiri üstünde devremülkleri, pistleri parkları oyun alanları oldu;  yine de emsallerinin gerisinde kaldı.  Şimdi güç yetmez yatırım istiyor.</div>
<div>Bir de Çavuş&#8217;un evi vardı ya çeşmenin yanında sadece iki oda kapısı boyalı diye lüks kabul ediliyordu. Çavuş Rahmetli o günlerde avlu kapısını da sarıya boyayıverseydi bir güzellik bir kalkınma  daha olurdu ve farkedilirdi.</div>
<div>Fakat kaplıca mesafe katetti modern bir hâle geldi ya; onu emsallerinin seviyesine getirmek lazım da;  şimdi bu tür uygulamalar ancak dış finansman destekli güçlü bir konsorsiyum tarafından yapılabiliyor;   ve onların da noktayı nazarları başka&#8230;</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/luks/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kitap</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/kitap/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/kitap/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 May 2011 15:19:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[amentü şerhi]]></category>
		<category><![CDATA[Battalgazi]]></category>
		<category><![CDATA[delaili]]></category>
		<category><![CDATA[evrad]]></category>
		<category><![CDATA[ihya]]></category>
		<category><![CDATA[İlmihal]]></category>
		<category><![CDATA[KABP]]></category>
		<category><![CDATA[Karadavud]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kuranın anlamıyla buluşma platformu]]></category>
		<category><![CDATA[Mushaf]]></category>
		<category><![CDATA[Müzekkin Nufus]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz Hocası]]></category>
		<category><![CDATA[Şurutüsselat]]></category>
		<category><![CDATA[Tam Mevlit]]></category>
		<category><![CDATA[tommiks]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=1010</guid>
		<description><![CDATA[1950’li yıllar, Anadolu&#8217;da büyük bir ilçe, hareketli bir çarşı ve mütevazi bir iki katlı evler. Evlerin dış cephesi gösterişsiz, içerisi temiz ve bakımlı. Tabanda hasır üzerinde kilim, kenarlarda çepeçevre berde yastıkları ve birkaç minder, soba mangal dahil odada ihtiyaç herşeye yer var. Her taraf kireç sıvalı, köşe bucak düzenli yılda iki defa baharın ve güzün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/05/kitap.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1033" title="kitap" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/05/kitap.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/05/kitap.jpg"></a>1950’li yıllar, Anadolu&#8217;da büyük bir ilçe, hareketli bir çarşı ve mütevazi bir iki katlı evler. Evlerin dış cephesi gösterişsiz, içerisi temiz ve bakımlı. Tabanda hasır üzerinde kilim, kenarlarda çepeçevre berde yastıkları ve birkaç minder, soba mangal dahil odada ihtiyaç herşeye yer var. Her taraf kireç sıvalı, köşe bucak düzenli yılda iki defa baharın ve güzün ev kaldırılır, temizlik yapılır, heryer gözden geçirilir, badana edilir, her şey yeniden yerli yerine düzenlenir, ev tertemiz olur mis gibi kireç kokar. Evlerin her odasının bir duvarında ahşap bir uygulama, dolap yüklük gusulhane ve raflı kapı arkası, boya vernik yok. Evde kitap önemli, çünkü zaten bir iki kitap var, olmazsa olmaz cinsinden; kitabın yeri dolap, dolapta ekseriya iki bölme, alt tarafta kıymetli eşyalar alın altınlı fes içinde tülbendle sarılı takı, altın, yüzük, küpe, bilezik, fişekli gümüş kemer, daha hatıra nitelikli şeyler ve üstte kitap rafı, İlmihal Siyer Hadis ve varsa miras kalan eski türkçe baskılı yazma kitaplar. Dolap kilitli anahtarın yeri belli, üstteki perdeli bölümde . Mushaf Evrad Delâili hâyrat gibi el altında bulundurulan, sabah akşam okunan kitaplar çiçeklikte ve okumak için rahle &#8221;Peştahta.&#8221; kapının arkasında hazır.<span id="more-1010"></span></p>
<p>Kitap ilçede birkaç dükkânda satılıyor. Sahibi hoca olan veya meraklısı kârcısı olan manifaturacı tuhafiyeci attar dükkânlarında baş köşede küçük bir bölümde bir iki rafta Mushaf İlmihâl Cüz&#8217;ler ile istenen sorulan belli kitaplar satılıyor. bulundurulan kitaplar İrşâd, Dürrü Vâizin, Müzekkîn Nüfus, Karadavut, Âmentü Şerhi vb kitaplar. Tefsir, İhyâ, İslâm Tarihi gibi kitaplar ancak siparişle temin edilebiliyor. Meâl daha yok.</p>
<p>İlkokul ortaokul kitapları sahibi fötr şapkalı bir kırtasiyeci de satılıyor. Bunların çoğu Devlet Kitapları, fiyatı 50 kuruş bir lira, İlkokul birinci sınıfta temel kitap Alfabe, ders yılı üç sömestr, ikisinde Alfabe sonunda, Anneciğim diye bir kitap daha var, dergi yok. İkinci üçüncü sınıflarda Okuma Kitabı ve dergi; dergi öğretmene geliyor, almak mecburi gibi, sınıfın çoğunluğu alıyor, bedeli önce peşin. Her hafta renkli kağıt kapaklı yeni dergi. Dört ve beşinci sınıfta altı yedi kitap ve ilk atlas, bu sınıflarda dergi yok. Kitaplar siyah beyaz karton kapak ikinci hamur&#8230; Kimi öğrenciler kardeşinin kitabını kullanır, komşusunun çocuğundan bir başkasından alır. Dikkatli kullanmayanların kitapları yılı içinde yıpranır parçalanır, ocağa sobaya tuturuk olur, yenisi de alınmaz, o yıl öyle idare edilir.</p>
<p>İlkokul birinci ikinci sınıfında öğretmen okulun öğretmen evinde oturan iki yabancı iken üçüncü sınıftan itibaren yerli öğretmenimiz oldu. mahallemizden tanıdık genç, meslekte iddialı; okudu adam oldu diye parmakla gösteriliyor, kendiside anlatıyor; &#8221;İlçeden bir kaç kişiydik hepimiz başardık.&#8221; diyor dinliyoruz. Öğretmen okulla ilgileniyor, kooperatife bakıyor, sınıfta da gayretli; nereden bulmuş sa öğrenci boyunda bir dolapla sınıfa geldi, aramızdan kütüphane başkanı seçildi, dolabın kütüphane olduğunu anladık. Öğrencilerin hepsinden evlerinden birer kitap getirmesini istedi. Bir kaç gün içinde kitaplar geldi de gelen kitaplar; İlmihal, Namaz Hocası, Tam Mevlit, Battalgazi, Şurutüsselat vb kitablar. öğrencilerin evlerinde bu kitaplar var, onlarda olanı getirdiler; fakat öğretmen onları aldı ve biz o kitapları sınıftaki kütüphanede görmedik.</p>
<p>1950li yılların ikinci yarısı ortaokul lise kitapları ile tanışıyoruz. aynı minvâl üzere her iki okulda da kitap etkin, sahifeleri artıyor ilaveler oluyor, yeni dersler ve yabancı dil. Yabancı dil olarak fransızca yaygın, başka lisan ancak vilayet merkezinde . Yardımcı kitap yaygın değil, kurs dershane henüz yok, ilçelerde kütüphane ihtiyacı hissedilmemiş, okumak için kitap satın almak da adet değil, öğrenciler arasında Tom Miks, Teksas kitapları dolaşıyor, birbirinden alıyor okuyorlar iade ediyorlar.</p>
<p>Vilayet merkezinde kütüphane Lise&#8217;nin karşısında; küçük sakin sıcak, ilgi duyan öğrenci az ve ihtiyaç için yeterli olabiliyor. Kütüphanede öğrenciler temel eserlerden pardayanlara kadar kitaplarla haşir neşir oluyorlar; makul bir yönlendirme yok, özel bölümlerde okuyucunun istifadesine sunulan almanak ansiklopedi sözlük ve periyodiklerle tanışılıyor. Bol fotoğraflı tablolu ara ara renkli yayınlar çok karıştırılanlardan&#8230; Öğrenciler, öğretmen ve arkadaş tavsiyesi ile kitap alıp kütüphanede veya ariyet alınarak gecede gündüzde okuyabiliyorlar.</p>
<p>Sonra baktık çarşının seçkin kırtasiyecilerinin vitrinlerinde yeni yeni yabancı dil, direkt metod modern metod ekman metodu diye yardımcı kitaplar görülmeye başlayınca şaşırdık; kimi beş lira yedi lira verdi aldı okudu da netice alamadı, bizde almadık okumadık sınıf geçtik, anlayış devam etti; yardımcı kitap, özel hoca, kurs, dershane ikmale kalan, sınıf geçemiyen geri zekalılar için diye bildik. Esas olan okul kitapları, kitaplar belli ve soruları içinde&#8230; Vasat bir öğrenci ders kitaplarından faydalanarak sınavları başarabiliyor ya; Kitapsa okul kitabı bir başka kitaba ihtiyaç duyulmuyor, başka kitap da alınmıyor, ancak gazeteler ara sıra kuponla roman hikaye cinsinden birşeyler veriyorlar, memurun esnafın gazete alanın da bir iki ilave kitabı olabiliyor.</p>
<p>Eskiden beri kitaba aşina bir toplum olmamıza rağmen kitapla ilgimiz nedense sınırlı oldu, evlerimizde bulunan kitap sayısı önemsiz kaldı. Evlerde kitabın yeri dolab iken, 1970lerden itibaren bir gelişme oldu. Anadoluda mobilyanın yaygınlaşması ile birlikte vitrin ve kütüphanelerin evlere girmeye başlaması ile birlikte kitaba önem verildi. Kütüphaneler evlerin salonlarını odalarını süslemeye başlayınca meraklıları da tez elden cildi gösterişli kitaplarla rafları vitrinleri doldurmaya donatmaya başladılar.</p>
<p>Basım teknolojisi 1970 lerden sonra bir seviyeye ulaşmış iken baskı makinaları tekniğinde fevkâlede gelişmeler oldu. Modern sayılan kurşun dizgi ve tip baskı akreik eskimiş teknik haline geldi. Bilgisayarın hem dizgide hem baskıda devreye girmesiyle masa üstü yayıncılık ortaya çıktı. Artık her yerde köşede bucakta sevimli sevimsiz bir sürü basılmış malzeme üretildi. Kültürel edebi yayınlar, sanatla ilgili yayınlar, ders kitapları yardımcı kitaplar dershane kitapları ticari reklam tanıtım takdimleri özel kuruluşların resmi dairelerin belediyelerin kitap dergi ve periyodiklerinden sonra gazetelerin otuz sahife olarak yayınlanması ek ve cilt cilt kitap vermesi ile kitap dergi vb lerinden oluşan bir sürü yayın heryeri zaptetti, evleri işyerlerini çevreyi rahatsız eder hale geldi de belediyelerin geri kazanım konteynerleri işe yaradı, poşetlerle gazete kitap dergi broşür vs geri kazanıma gönderildi sadeleştirmeye gidildi, evlerin çevrenin yükü hafifledi.</p>
<p>İnternet ile birlikte sanal kitap yayın safhası başladı birçok temel kitaba internetle ulaşılabilir oldu, fazladan kitap bulundurma durumu ortadan kalktı. Bilgisayar ortamında kitap ve kitapla ilgili herşey kolaylaştı. Kitap kendisi ile sanalı ile yaygınlaştı, yurt içindeki ve yurt dışındaki kitap fuarları da ilgi odağı oldu, fuarlardan kitap dünyası müspet menfi etkilendi. Çeviri yoğunlaştı yabancı dilden türkçeye, türkçeden diğer dillere tercümeler yapıldı, kitaplar basıldı da; tercüme yayınların bir kısmı emek verilmiş özenle hazırlanmış olduğu halde, maalesef ekserisinin çevirisine özen gösterilmediği görüldü.</p>
<p>İstatistiklere göre 2000 yılında çeşit olarak yayınlanan kitap sayısı 9100 iken, 2004 te 19853 oldu, 2010 yılında ise 34363 çeşit kitap yayınlandı. Yine 2010 yılında bu defa adet olarak 214 milyon adet bandrollu kitap, 193 milyon adet ücretsiz ders kitabı olmak üzere 408 milyon adet kitap üretildi. Kütüphaneler kitap yayınlarıyla önem kazandılar işlevleri arttı, arşivleri katalogları, veri tabanları, kitap, süreli yayınlar, kaset, CD, video, sanal yayınlar ve bunlarla ilgili kolleksiyonlar. Birde fiziki alanlar okuma salonu ve arşiv temel alanları yanında müzik dinleme bölümü, video izleme bölümü, sanal yayınlara ulaşım bölümü tesis edilir oldu. Kitaplar yayınlar kütüphaneleri doldurdu, evlerimizin vitrinlerinde raflarında yerini aldı. Muhteviyatı değişik önemli önemsiz ve okunmağa hazır bekleyen kitaplar.</p>
<p>Bütün kitaplar tek bir kitabı daha iyi anlamak için okunduğuna göre gelin biz baştan başlayalım ve o tek kitabı okuyup anlamak için gayret edelim. O kitap Kur&#8217;ân. Ona pak olanlar dokunabilir. Kur&#8217;ân şanlı, şerefli, yüksek temiz sahifelerdedir. Kıymetli faziletli katipler eliyle yazılıdır. Mâsun ve mahfûzdur.</p>
<p>Bu hususta Ömer Nasuhi bilmen&#8217;in ilmihaline bakalım. &#8221;Kur&#8217;ânı kerim bir kitaptır ki, onun mânası da nazmı da Allah&#8217;tandır. O müslümanların ebedi kanunudur. Kur&#8217;ânı mübin hiç bir kitaba benzemez, onun mânasını kimse değiştiremez, nazmının yerine başka bir lafız konulamaz, hiçbir tercüme Kur&#8217;ân hükmünü alamaz. Kur&#8217;ânı âzim ebedi bir mucizedir.Fesahâtına belagâtına nihayet yoktur. Ruhlar üzerine tesirine gelince bir bahar mevsiminde yağan faydalı yağmurlar ve açılan parlak bir güneşin ziyası, ağaçlar çiçekler üzerinde ne gibi tesir yaparsa ; Kuranı kerim uyanık ruhlar üzerinde onlardan bin kat daha güzel tesir yapar. Gönüllere hayat inşirah verir, dünyasından ahiretinden haberdar eder. Saadete kavuşturur. &#8221; bu ilgili bölümün başından bir alıntı, bilgi devam ediyor.</p>
<p>Bir ilmihâl daha, M. Asım Köksal; ilgili bölümden: &#8221;Kur&#8217;ânı Kerim Şan ve Şeref Kaynağıdır. Bugün dünyanın bir ucundaki Kur&#8217;ân la öbür ucundaki kur&#8217;ân arasında hiçbir fark yoktur. Kur&#8217;ânı kerimde her mevzu en yüksek ve en belagatlı ifadesini bulmuştur. Kur&#8217;ânı kerim daha önceki semavi kitapların münderecatını daha açık daha parlak bir surette ihtiva etmektedir. Kur&#8217;ânı kerim nurdur, Allah dilediğine onunla doğru yolu buldurur. Kurânı kerim bütün insanlara öğüt, dertli gönüllere şifa, Allah&#8217;tan korkanlar için hidayet kaynağı, müslümanlar için rahmet, doğruyu eğriden hakkı bâtıldan ayıran âşikar, yüksek şerefli hikmetle dolu temiz pâk bir kitaptır. Allah&#8217;a kulları bağlamak ve gönülleri teshir etmek noktasından bu kitabın haiz olduğu hitabet kuvvetinin yüksekliği, manasını bilmeyenler tarafından bile sezilecek kadar canlı ve heyecanlıdır.&#8221; Kur&#8217;âna bakmak ibadettir.</p>
<p>Cennet yolları&#8217;ndan bir alıntı: &#8221; Kur&#8217;ânı Kerim mukaddes bir kitabı ilâhidir, onun noktası bile mukaddestir, bütün beşerin saadet ve selameti o kitabı ilâhiye uymakla olur. Kur&#8217;ânı güzelce okuyabilmek büyük devlettir; onun her bir harfinin sevabı fazileti kıymeti ve kerâmeti bitmez tükenmez birer hazinedir; Kur&#8217;ânın tamamını bilmek okumak her devletin her saadetin her nimetin üstündedir. Kur&#8217;ânı okumaktan murat ona uymaktır; emirlerine itaat yasaklarından kaçınmaktır; kendisine uyulmadan okunan Kur&#8217;ân makbulî ilâhi olamaz. Tekrar tekrar okumakta faydalar pek çoktur; her okunduğunda ayrı gelişmeler olur; mânaların derinliklerine vukuf hasıl olur; gönüllerde yer hasıl eder. Okudukça her zaman taze her zaman yepyeni mânalar keşfolunur; okuyan nura garkolur; fakat onu kendinize imam önder ve rehber ittihaz ediniz ki sizleri çekip cennete, Hak&#8217;kın rızasına, sevgisine götürsün. Kur&#8217;ânı Azimüşşânın mânalarına nihayet yoktur; çünkü Allah Azze ve Celle &#8216;nin kelâmıdır; O&#8217;nun sıfatıdır ; kendisi gibi sıfatlarıda nâmütenahidir, sonsuzdur. Kur&#8217;ânı Kerim beşeriyete yol gösterir ; dünyayı ve ahireti öğretir; kendisini beşeriyete Esmâi Hüsnâsı ile anlatır; bütün fenlerin îcadların anahtarı Kur&#8217;ân&#8217;dadır. Bu kitap Kelâmı Rabbil Âlemindir, beşer kelâmı değil Allah Kelâmı&#8217;dır; Kelâm Cenabı Hak&#8217;kın sıfatıdır, sonradan yazılmış îcad edilmiş değildir. Kur&#8217;ânı Kerim nimeti yanında ona denk olacak hiç bir şey yoktur, ne servet ne ve ne şeref; Kur&#8217;ânı Kerim her nimetin üstündedir; binaenaleyh o Kur&#8217;ânı okuma ezberleme nimetine nâil olduktan sonra başkalarına verilen dünya nimetlerini gözünde büyütmek pek büyük bir hatadır. İlk hükümdarlardan Osman Gazi&#8217;nin misafir bulunduğu evin yatak odasında Mushafı Şerifin asılı olduğunu görünce sabaha kadar yatmayıp ayakta durduğu rivayet olunmaktadır ki; kurdukları devlet bu hürmetin mükâfatıdır, derler.</p>
<p>İnternetten, Kur&#8217;ânın Anlamı ile Buluşmak Platformundan:</p>
<p>Kur&#8217;ânı Kerim ilâhi kitaplar arasında evrenselliği ve mükemmelliği ile en üst noktada olan bir kitaptır. O okunması ve okuyanlarının kalblerinde yer ederek hayata hâkim kılınması için indirilmiştir. Kur&#8217;ânı Kerimi okuyup anlamaya çalışmak ve onun ışığından yararlanmak samimi her müslümanın en büyük arzusudur. Bu yönüyle de Kur&#8217;ân dünyada en çok okunan kitap olmuş ve olacaktır da. Kur&#8217;ân insana maddi manevi, bireysel toplumsal tüm alanlarda rehberlik eder. Kur&#8217;ân dinin temel esası olan canın malın neslin aklın ve dinin korunması için temel esaslar ortaya koyar. Getirdiği birey ve toplum modelinin gerçekleşmesi için prensiplerinin hayata geçirilmesini, bunun içinde okunup anlaşılmasını ısrarla ister. Kur&#8217;ân okumaya teşvikin genel gayesi insanların ilâhi kelamla ilişkisini sürekli ve bilinçli hâle getirmektir. Kur&#8217;ân&#8217;ın muhatabı insandır. Bu yönüyle okunması düşünülmesi inanılması ve hükümlerinin hayata tatbik edilmesi için gönderilmiştir. Kendi ifadesi ile Kur&#8217;ân&#8217;ın yol göstericiliği vardır. Kur&#8217;ân&#8217;ın yol gösteriliciğini ise en doğru şekilde yine ondan öğrenebiliriz.</p>
<p>Kur&#8217;ân Allahın kullarına kelâmı ve hitabıdır. insanlara beyanıdır. Kur&#8217;ân ile buluşmak onunla konuşmaktır. Kur&#8217;ân Âlemlerin Rabbı, hüküm ve hikmet sahibi, herşeyi bilen, herşeyi gören ve herşeyi işiten, yeri göğü, bizi yaratan yaşatan ve yöneten, gerçek hükümdar olan, mutlak galip, herşeye kâdir ve ilmi herşeyi kuşatıcı Allahü Teâla tarafından indirilmiştir. Bütün eylemlerimizde kendisine yönelmemiz ve yaşantımızda onu uygulamamız gereken bir kitaptır. Çünkü katılaşmış kâlpler onunla yumuşar, çağlara açılan yol bu hakikat nûru ile aydınlanır. Kur&#8217;ân anlaşılsın, üzerinde düşünülsün, sindire sindire anlayarak okunsun, öğüt alınsın, doğru yol bilinsin, gerçekler öğrenilsin, yaratılış gayesine uygun yaşanılsın diye insanların mutluluğu ve faydası için yaradan tarafından yaratılanlara indirilmiştir. Kur&#8217;ân okumak anlamak ve yaşamak için inmiştir.</p>
<p>Çocuklara İslâm Ansiklopedisinin ilgili maddesinden bir alıntı: &#8221; Kur&#8217;ân Allah kelâmıdır. Peygamberimize vahyedilmiştir. Kur&#8217;ân okuma ve yazması olmayan ümmi olan olan peygamberimize indirildiği için Allahın kelâmı olduğu açıktır. Başlı başına mucizedir. Her âyetinde sayısız hikmet ve eşsiz bilgiler saklıdır. Geçmiş ve gelecek hadiseleri açıklamıştır. Âyetleri insan ruhuna hitap eden derin bir tesire sahiptir. Onun üzerine söz söylemek asla mümkün olmaz. Yeryüzünde en çok ezberlenen kitap odur. Dünyada yüzbinlerce insan kur&#8217;ân hâfızıdır.&#8221;</p>
<p>Senai Demirci&#8217;nin internet sitesindeki yazılarından, &#8221;Müslümanca Yaşamak Üzerine.&#8221; den;</p>
<p>Bir iki alıntı: &#8221; Kur&#8217;ân yaratıcının tüm insanlığa hitabıdır. İnsanlığın ortak paydasıdır. Vahiy müslümanların tarafını tutmaz., müslümanları daha çok sözlerine tâbi olmaya çağırır. Hitabı insanlık ailesine&#8217;dir. Ey insanlar, ey insan hitabı imân etme çabası olan herkese yöneliktir. Ey İmân edenler şeklindeki hitabları; kendilerini mü&#8217;min bilenleri onaylamak için değil, o onayı hak edecek imân etme eyleminin hakkını vermeye çağrıdır. Kur&#8217;ân &#8221; Bizim Kitabımız.&#8221; diye başkalarına kullanacağımız bir koz değildir. Başkalarından çok biz muhataplarını anlama kavrama yaşama sorumluluğu ile borçlandırmaktadır.&#8221;</p>
<p>&#8221;İnsan gibidir Kur&#8217;ân; kendisine ne kadar ilgi gösterilirse, ne kadar önem verilirse, o kadar derinden söyler sözlerini. &#8221;Bizim Kitabımız. &#8221; diyerek, kendilerini Kur&#8217;ân ın muhatabı sayan bizler; Kur&#8217;âna başkarından çok ilgi borçluyuz. Ku&#8217;rân üzerine ayrıcalıklar biçmeler üstünlük devşirmeler müslümanın işi değildir. Bize düşen kitabın hakkını vermektir.&#8221;</p>
<p>Ve Kitabımızın Kamer sûresinde mükerrer olarak dört defa yer alan âyet meâli :</p>
<p>&#8221; Andolsun biz Kur&#8217;ân ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık, Hâni düşünüp öğüt alan&#8230;&#8221;</p>
<p>Demek ki; dileyen herkese kolaylaştırılmış, öğrenebiliyor, istifade edebiliyor. Yeter ki istesin.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/kitap/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zafiyet</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/zafiyet/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/zafiyet/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 10 Apr 2011 12:53:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[adapazarı]]></category>
		<category><![CDATA[çingene]]></category>
		<category><![CDATA[dağdibi]]></category>
		<category><![CDATA[ekzama]]></category>
		<category><![CDATA[enstrüman]]></category>
		<category><![CDATA[halısaha]]></category>
		<category><![CDATA[koro]]></category>
		<category><![CDATA[kuyudibi]]></category>
		<category><![CDATA[servis]]></category>
		<category><![CDATA[spor]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=983</guid>
		<description><![CDATA[Adapazarı; Dağdibi Karaağaçdibi Kuyudibi tarafında akşama doğru bir orta öğretim kurumu dağılıyor. Öğrenciler evlerine gidiyorlar, ana caddenin yayalara ayrılan kısmını doldurmuş yolun ortasına taşmışlar, trafik kalabalığa saygılı. Cadde mahalleye giriyor, herkes guruplar halinde evlerine dönüyorlar. Kalabalığın ortasında bir boşluk. Ortada uzun boylu iki kız öğrenci ve hemen arkasında onlara laf atan üç beş delikanlı&#8230; Akıllarına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/04/koro.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1007" title="koro" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/04/koro.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/04/koro.jpg"></a>Adapazarı; Dağdibi Karaağaçdibi Kuyudibi tarafında akşama doğru bir orta öğretim kurumu dağılıyor. Öğrenciler evlerine gidiyorlar, ana caddenin yayalara ayrılan kısmını doldurmuş yolun ortasına taşmışlar, trafik kalabalığa saygılı. Cadde mahalleye giriyor, herkes guruplar halinde evlerine dönüyorlar. Kalabalığın ortasında bir boşluk. Ortada uzun boylu iki kız öğrenci ve hemen arkasında onlara laf atan üç beş delikanlı&#8230; Akıllarına ne gelirse bağırıyor sataşıyorlar. Kızlar gülüyor kendilerinden sayılmayacak kadar kalın sesleriyle karşılık veriyorlar, her cevaptan sonra gurup anlamsız kahkahalar atıyor. Arkadan gelen öğrenciler olanları izliyor, öndeki öğrencilerden dönüp bakan yok ilgilenmiyorlar; içlerinde doğru bulmuyanlar çok ta bu bizim müzmin hastalığımız zaafımız. Bunlar bu şartlarda tedavi kabul etmeyen olağan şeyler, ne yapsınlar üzülüyorlar.</p>
<p><span id="more-983"></span></p>
<p>Ananevi bir okul gezisi; her yıl dönem sonunda bir yerlere gezi düzenleyen okullar var. İstanbuldaki bir okul bu defa öğrencileriyle Yalova&#8217;ya gidecek. Bu ananevi bir gezi, öğrenciler isimlerini yazdırıyor, parasını ödüyör, günlerce sözünü ediyor, muhabbetini sürdürüyorlar, gezide sırtlarına ne alacaklar, ayaklarına ne giyecekler, çantalarına fotoğraf makinesidir güneş gözlüğüdür parfümdür kremdir kolonyadır ne koyacaklar, cep telefonlarına oyun klip ne yükleyecekler internetten ne indirecekler, babalarından ne harçlık isteyecekler hazırlık yapıyor, arkadaş gurubu oluşturuyorlar. Proğramın kendilerine ayrılan serbest kısmında ne yapacaklarını kararlaştırıyorlar ve geziyi iple çekiyorlar. Gezinin yapılacağı günün sabahı öğrenciler servislerle iskeleye geliyor, başlarında biri idareden birkaç öğretmenle vapura biniyorlar gezi başlıyor. Yalova&#8217;da iniyorlar program uygulanıyor gençler kararlaştırdıklarını yapıyorlar yapamıyorlar, fakat geziye ilaveten eğlence gırgır şamata taşkınlık dizboyu, boşalıyor memnun kalıyorlar da yetmiyor. Artık dönüyorlar Yalova&#8217;dan vapura biniliyor ahenk yine sürüyor. Gurub gurub olmuşlar birisi incir çekirdeğini doldurmayan birşey söylüyor diğerleri gülüyor katılıyorlar, her tarafta ha ha ha, hi hi hi devam ediyor. Başlarındaki öğretmenler toleranslı da çevreden ilgilenen oluyor bakıyorlar, rahat değiller yutkunup duruyorlar. Ne yapsınlar öğrencilere diyebildikler var diyemedikleri var. Yapabilecekleri sınırlı, bu öğrenci gezisi böyle şeyler olur da sınırı aştılar. Bir öğretmen sonunda dayanamıyor müdahele ediyor:</p>
<p>&#8211;Aman ha çocuklar yetti artık, ne yapıyorsunuz ayıptır, kendinize gelin utanın.</p>
<p>Diyebiliyor, öğrencilerden biri cevap veriyor:</p>
<p>-Hocam sen işine bak.</p>
<p>Diyor, çocuklar gülüşüyorlar, aldıran yok şamata devam ediyor. Öğretmen sesini yükseltiyor:</p>
<p>- Çocuklar bakın benim işim bu. Ben gezi sorumlusuyum. Hepiniz okulu temsil ediyorsunuz. Dikkat edin canınızı yakmayayım.</p>
<p>Deyince faydası oluyor; canınızı yakmayayım dedi ya; yakar mı? Yakar&#8230; Canları kıymetli ses ün bir seviyeye iniyor hızını kesemeyenler tetbir alıp seslerini alçaltıyorlar ve sesler kesiliyor.</p>
<p>Öğretmenler çocukları vapurla getiriyor, iskeleden servislerle evlerine gönderdikten sonra rahatlıyorlar, bu ananevi gezi ise gelecek senede aynı şeyler olacak, seneye kim götürürse götürsün bizden bu kadar diye düşünüyorlar, pes ediyorlar.</p>
<p>Ar damarı çatlamış gençler geveze çocuklar bulaşıcı hastalık mikrobu gibi heryeri fesada veriyorlar. Canları yanan da bunlar çünkü rahat durmuyorlar ya, arkadaş arasında benlik yanlış anlama oluyor mesele çıkıyor, neticede en fazla zarar kendilerine dokunuyor.</p>
<p>Bunlar genç herşeye ilgi duyuyorlar da neyin ne olduğunu bilmiyorlar önemini kavrayamıyorlar. Bir raslantı ile kendilerini bekleyen işin uğraşın arasında keyiflerinin yönlendirdiği şeylerle uğraşıyorlar. oyuna eğlenceye kapılıyorlar; kendilerinin yetişmesini isteyen aileden okuldan çevreden kimse varsa onlara güçlük çıkarıyorlar, fırsat yıllarını ihmal ediyor, luzumsuz yerlerde vakit öldürüyorlar. Terbiyeleri tahsilleri eksik kalıyor. Vaktin nakit olduğunu sonra farkediyorlar. Dikkatli olanlar çalışmak için vakit bulamaz iken bunların gözü başka taraflarda şurada burada&#8230; Mesela öğrenci Kantinine Üniversite Korosu ile ilgili ilân asılmış öğrenci aranıyor, delikanlı durur mu tam bana göre diye düşünüyor, ilânla ilgileniyor, hadi bakalım gidip kaydın yaptırıyor, eh deneme test vs derken buyur ediyorlar, koro için aday kaydediyorlar. Sonra çalışma solfejden başlıyor bir türlü sonunu getiremiyorlar bir kısmı bırakıyor; sonra itina gayret özveri ümit kestikleri sırada koroya kabul ediliyorlar, Programa çıkacaklar smokinleri geliyor, takım elbise beyaz gömlek papyon, kızlara da buna göre giyiniyorlar sahnede arkada  sıra halinde yerlerini alıyorlar. Önlerinde enstrümanları ile mutrıb heyet de  yerlerine kurumlanarak oturuyorlar; hani bunlar çalgıcı ise vaktiyle bizim bölükte bir asker akordiyonunu getirmişti de sık sık çalar söylerdi başına eratı toplar içtimalara gecikirdi, bölük komutanı yüzbaşı içtimaların çoğunda askere çatar &#8221;Zımbırtıcıları sevmem.&#8221; derdi. Bunlar üniversite korosu mensupları teoride uzman icrada usta sanatçılar, acaba bunları sever miydi? yine de sevmem mi derdi. Şimdi  bunlar uzun süredir hazırlandıkları programa çıkıyorlar, program başlayacak, koro elemanları karşısında bulunan sehpalardaki notaları gözden geçiriyorlar, klasik parçalar repertuara alınmış, koro şefi yerini alıyor, herkes müteyakkız bekliyor ve işaret veriliyor. Taksim başlıyor, kanun taksiminde öğrencininin parmakları enstrümanının üzerinde uçuşuyor, demek ki çalışmış meleke kazanmış . Salonun kulağı taksimde, sıra koroya gelmek üzere ve sazlar başladılar heyecan dorukta, işte şimdi sıra kendilerinde, hep beraber parçaya başlıyorlar.</p>
<p>-Sürüverin cezveler kaynasın.</p>
<p>Bunlar seçilmiş parçalar, haftada bir iki gün bu parçalara çalıştılar. Başlarındaki koro şefi titiz, çalışmalar zaman aldı gına geldi de, en sonunda şefe hak verdiler,  kendileri de beğendiler velakin ömürlerinden giden gitti.</p>
<p>Turizm Bakanlığı Halk Oyunları Folklor Ekibi çiçeği burnunda hareketli gençlerden kurulu, muhtelif yörelerin oyunlarını oynuyorlar, arandığında kolayca bulunabilmesi için Ankara&#8217;da çalışanlar tercih ediliyor. Bakanlık Ekibi cumartesi pazar turistik yerlere gönderiyor, turistlere program yapıyor dönüyorlar, geziyor hava alıyorlar ufukları açılıyor,  kendilerince ağırlanıyorlar  ve ücret alıyorlar, anlatacakları hatıraları oluyor ve anlatıyorlar:</p>
<p>-Hafta sonu Kuşadası&#8217;nda idik işte, turistlere bir kaç program yaptık; serbest kaldığımızda bu defa kendimiz için girdik denizde oynadık çok değişik oldu, herkesin de ilgisini çekti.</p>
<p>Gençler folklor ekibinde; serbest kaldıklarında bir de kendileri için oynuyorlar değişik oluyor. Yerli yabancı herkesin ilgisini çekiyor. bu yaptıkları oyun eğlence de badehû  huy tabiat oluyor, kendilerinden telafisi güç bir şeyler alıp götürüyor da farkında değiller.  Siz Halil Ustayı bilmezsiniz Becerikli bir marangozdu önünde deri önlük elinde keser kulağında kırmızı tahta kalemi ve başında eski bir kasket ve ustanın elleri  tamamen ekzama kaplı, kış yaz dışarıda içeride çalışıyor ya bu meslek hastalığı, tedavisine baksa da iş güç sahibi ihmal ediyor, ekzamalar bileklerinden yukarılara çıkıyordu. Emsalleri gibi aldırmıyor, ustanın sık sık elini ekzamasını kaşıdığını gören aklı erenler ona yaptığının doğru olmadığını söylüyorlardı da dinlemiyordu:</p>
<p>-Ekzamalarımı kaşıdığımda bal kaymak yer gibi tad alıyorum, öyle sıradan bal kaymakta değil ha; süzme bal ile belediye yarışmasında birinci olan para alan komşum falan adamın kaymağı gibi. kaşımak ellerime iyi gelmiyor biliyorum yine de kaşımak hoşuma gidiyor.</p>
<p>Diyordu, ellerini kaşımaya devam ediyordu, rahmetli oldu ekzamaları ile gitti. Bu gençlerin ki de o, fikirleri filleri oyun eğlence bunlarda oynuyor eğleniyorlar da bu ancak bir yere kadar.  Önce zevkle yaptıkları uğraşları  sonra çekilmez oluyor&#8230;</p>
<p>Bir Sanat Vakfı&#8217;nın Uluslararası festivallerle görevli Sanat Müziği Korosu, koro temel müzik bilgisi olan gençlerden kurulu başlarında ün yapmış sanatçılar, periyodik çalışma yapıyorlar. İlgilendikleri festivaller çağrıldıkları ülkeler var, hazırlıklı olmak durumundalar da koro çalışmaları yorucu oluyor, meşgul ediyor yeni bir şeyde yok sıkıcı da oluyor. Bir koşuşturmadır gidiyor ve kendilerinden olağanüstü çaba gayret isteniyor. Bir faaliyet oluyor da bu arada yıllar akıp gidiyor ömür geçiyor. Netice bir müddet sonra kendilerinin yerine bir başkasını tercih ettiklerinde yaşlandıklarını bir köşeye atıldıklarını anlıyorlar akılları başlarına geliyor. Artık ne yapacağını düşünürken zaten kendi vahdetinde değil birisi çıkıyor ileri sanat çalışmalarına yönlendiriveriyor, yine çalışacak  değil, niyeti yok da getirisi olacak, ister istemez kabulleniliyor. Bunlar kesif çalışma araştırma gerektiren işler, nazariyat usul icra eserler arşiv dolusu repertuar çalışmalar sürüp gidiyor, bir şey ortaya çıktığında arkadan tenkitler temenniler ve çalışma dallanıp budaklanıyor yükü de oluyor, yükü çeken iki tarafını da göremiyor iş uğraştan gözlerini açamıyor&#8230; Önemli mi değil mi baştan bir değerlendirme yapmadılar bir akla uydular ya hengamede sürüyor,  kendilerini de ömür boyu meşgul ediyor .</p>
<p>Gençlerin bir bölümünün da zaafı spor. Başta spor meslek edinilirse meşhur olunur, zengin olunur zannediliyor da hemen aslı esası anlaşılıveriyor. Bir spor okulu öğrencisi elinde kutu bira içip bitiremiyor, lıkır lıkır içmiyor konuşuyor &#8221;Birayı hiç sevmiyorum, içiyorum işte.&#8221; Diyor. Sevmediği halde içiyor. Bu birazda kapıldım gidiyorum&#8217;un göstergesi; birisi doğru değil dememiş, bulunduğu ortamda da olağan kabul ediliyor, bu da onu yapıyor. arkadaşlarına uyuyor. Daha sonra sevmediği istemediği halde ne yapacak o da belli değil.</p>
<p>Yaz spor okulları. Bir kısmı Belediyelerin düzenlediği programlar. Yazın en fazla iki ay bir spor çantası içinde forma şort spor ayakkabısı ve top; hepsi bedelsiz. İlaveten ücretsiz servis. Birisi bir spor branşına kayıt yaptırıyor. iki ay gidip geliyor . Neticesinde eline bir sertifika tutuşturuluyor, isterse çerçeve yaptırır evine asabilir. Başakşehir belediyesi 2010 yılı döneminde yedi binden fazla öğrencinini kayıt yaptırdığını çalışmalara devam ettiğini duyuruyor. Öğretmenleri sınıfta oyun alanlarında spor tesislerinde çalıştırıyorlar. Gençler top peşinde koşuyor, ders dinliyor, test sınav ile bilgiler pekiştiriliyor. Kimi ögrenciler de kendilerini kaptırmış tutmuş öğle arasını da değerlendiriyor. bir turnuva düzenlemişler ellerinde duyuru metni öğretmenlere geliyorlar:</p>
<p>-Hocam bu bir masa tenisi turnuvası ilânı, Resmi değil şamatasına bir iki duyuru hazırladık kantine salona uygun yerlere asmak istiyoruz.</p>
<p>Diyorlar izin istiyorlar.</p>
<p>Bunlar genç işte, spor branşı teorisi uygulaması pratiği özü esası derken bir iki yaz dönemini paralı parasız spor okuluna ayırıyorlar, çoğunluk şöhret yıldız olamıyorlar, bazılarına kabiliyetlisin çalışmaya devam etmelisin diyorlar, hasılı vel kelam maksat hasıl olmuyor, fırsatlar elden gidiyor.</p>
<p>Spor bugün tartışmasız herkesten kabul gören bir uğraş da, kalabalıkları ne hale getirmiş. Büyük kesim topa esir; özeniyorlar seyrediyorlar konuşuyorlar takip ediyorlar ve yalan yanlış spor yapıyorlar, emekte çekiyorlar hadi bakalım güzelim yıllar topla geçiyor. ölçüsü endazesi de yok; gazetelerin arka sayfaları, televizyon spor proğramında ne yazıldı ne söylendiyse o. Spordan çok şeyde umuluyor; sağlıklı kalalım zinde olalım deniliyor da bu nasıl olacak, kuralları gençlere zor geliyor, stadyum, halı saha ve spor alanlarına gençler yetişkinler ilgi duyuyor, özeniyor masraf ta ediyorlar. Belediyenin ücretsiz verdiği malzemeye spor mağazalarında hatırı sayılır bedeller ödüyorlar. bir çorap şu kadar lira, niye pahalı deyen yok beğeniyor alıyor, spor ayakkabısının fiyatı bir maaş, forma eşortman vb bunlar donatım masrafı bir de lokal masrafı var, aperatif çerez meşrubat, maç da öyle seyrederken girerken çıkarken serapa masraf gösteriş malayani hakaret husumet&#8230;</p>
<p>Spor yapıyoruz derken istenmeyen şeylerde olabiliyor, ne oldu top oynuyordu düştü çarptı sakatlandı. Ana baba yetişkin ise çocuk çoluk bir şey diyemiyor, rapor alıyor işveren hoş görüyor sakatlanmış, okul öyle. Halı saha beton zemine halı serilmiş aldatıyor. tarifeli program önceden gün saat alınıyor, maç periyodik hava muhalefeti olabiliyor de eh takımlar oynuyor ya yağmurda ayazda bunlarda oynuyorlar; üşüyor terliyor muhafaza edemiyorlar kendilerini hasta ediyorlar. Bir efendi market dolaşıyor soruyoruz greyfut bakıyorum diyor; oğlu halı sahada top oynamış üşütmüş öksürüyor kendine de bakmıyor biz uğraşıyoruz diye ilave ediyor. Bir başkasının oğlu halı sahada sakatlanmış nasıl oldu ise çay ocağında tanıştık benim hemşerim; hastane doktor minisküs demişler, damat istanbul da gelmiş araştırmış, milli takım doktoru basketbol takımı doktoru dolu yanaşılamıyor sıra var, en sonunda Medikal Park Sultangazi&#8217;de doktor hemşerimizi bulmuş &#8221;Ameliyat etti.&#8221; sağolsun diyor.</p>
<p>Spor gizemli görünüyor sağlık için vazgeçilmez kabul ediliyor, bir sürü problem çıkıyorsa görmezlikten geliniyor. &#8221;Bu bir karşılaşma maç yapılıyor güç ortaya konuluyor eh böyle şeyler olabilir.&#8221; diye düşünüyorlar ve kötü bir armağan bırakırsa ona da katlanıyorlar.</p>
<p>Aslında gençler kayıtsız, sağlığına da dikkat etmiyorlar. Erken yatıp erken kalkmıyorlar dinlenemiyorlar vakitlerini değerlendiremiyorlar giyinmesini korunmasını bilmiyorlar, kimisi burnundan kimisi karnından özür peydah etmiş, bunlar genç ya henüz problem çıkarmıyor diye aldırmıyorlar. Bir Yüksek Okulun sözleşmeli doktoru öğrenci hastalarından şikayetçi: &#8221; Öğrenciler muayene için geldiklerinde ciddi bir hastalıkları çıkar diye korkuyorum.&#8221; diyor ve &#8221; Kendilerine bakmıyorlar korunmasını bilmiyorlar.&#8221; diye ekliyor.</p>
<p>Bir diğer önemli zaaf konuşmada aşırılık. Hani &#8221;Söz gümüşse sükut altındır.&#8221; diye bir ata sözü vardı bilirdik, o hala var fakat oralı olan yok. Konuşuyoruz konuşmasını seviyoruz ve ne konuştuğumuz belli değil. Bir arkadaşım anlatıyor &#8221; Bana birisi birşey sordu, kendisine yarım saat konuyu anlattım. Sustu dinledi, fakat ben ona ne söyledim bilmiyorum.&#8221; diyor. Cep telefonu medya internet konuşmaları çığırından çıkarıyor. Eskiden büyüklerin yanında konuşulmazdı. Biz de iki kelimeyi bir araya getirip konuşamazdık da yine iletişim olurdu, birbirimize bakardık herşey anlaşılırdı. Şimdi başka bir muhabbbet; söz dönüp dolaşıyor uçuşuyor da nereye varıyor kimse farkında değil. Ne önemli de biz hangi önemli konuyu konuşuyoruz adı muhabbet, bir muhabbete giriliyor ki deme gitsin. Mesela:</p>
<p>-Bizim arkadaşımız falan, hani onu kahveden çıkaramazdık, hastaydı gezelim dolaşalım istemezdi. Şimdi ona suni böbrek takmışlar Kızılay&#8217;da fink atıyor.</p>
<p>Diye muhabbet başlıyor, bakalım nerelere gidecek. Mesela:</p>
<p>-Faizsiz peşin fiatına taksitle falan yerde biz aldık.</p>
<p>Diye başlayan avantaja yönelik muhabbet, uzun bir hesap ve edebiyat sonunda başka şeylere sıra gelecek; kredi kartı kart limiti indirim kampanya tebligat icra vb muhabbet sayılırsa eğer; veya:</p>
<p>-Ne yapıyorsun yahu ne gün seni görmesek aramasak olmuyor.</p>
<p>Diye başlayan bir başka tür; işte bu konuşmanın nasıl süreceği belli değil, ciddi tarafı yok istismar ve küçük hesaplar. Başka bir konuşma:</p>
<p>- Mesut artık sen bilgisayarcı oldun bize maden suyu ısmarlarsın.</p>
<p>Diye başlayan bir ikram gelesiye ısrarla sürdürülen konuşmalar.</p>
<p>Gençler genellikle mantık ile konuşuyorlar. Düşüncelerine aşkı heyecanı sonsuzluğu karıştırmıyorlar kendilerine göre emniyetli tarafta bulunuyorlar bir yere kadar gidebiliyorlar ve bir yerlerde takılıp kalıyorlar. Bir hatırlatan olursa hak veriyorlar bir şey yapmak istiyorlar da beceremiyorlar birisi bir şey söylüyor geri adım atıyorlar. düşünmeden konuşuyor seçmeden dinliyorlar meseleyi kavrıyamıyorlar bir şey de yapamıyorlar.</p>
<p>Bildikleri şey önce iş sahibi meslek sahibi olmak işe girmek çalışmak. Zaten kimileri gençliği fizyolojisi doğruluğu hayatın kendisine öğrettikleri ile farkında olmadan kendisini işin içinde buluyorlar şikayetleri de olmuyor. İşin aslını bilmiyenler abartıyorlar. eğitim beceri başarı kabiliyet olsa bile yaygın bir söylenti var; işsizler ordusuna katılıyoruz diyorlar ve kendileri için umutlu umutsuz iş arıyorlar&#8230; Sonra İşbulma kurumu, sınav, referans, etkin çevreler, takip kafalarını karıştırıyor. Sonunda iyi kötü bir iş bulduğunda kendisi için pek çok iş ummuştu birine girdi şimdi yine gözü dışarıda ve daha uygun bir işte. Ancak çalışıyorum diyebildiği için de mutlu. Hani vaktiyle askerde bir arkadaş gurubu aralarında şaka yaparlarmış, içlerinden birisi başı çeker ağır şaka yapar kendisine yapılan şakaları da edepsiz terbiyesizcede olsa hoş görürmüş. Birgün tayınını saklamışlar. çok kızmış:</p>
<p>-Tayınla şaka olmaz .</p>
<p>Demiş. Bunlara görede bu iş konusunun şakası yok. İş maaş edepten terbiyeden önemli oluyor ve çalışma hayatının alt yapısında edep terbiye olmayınca nevi şahsına münhasır bir ortamda buluyorlar kendilerini, pürüz sürüp gidiyor.</p>
<p>Günümüzde çalışanlar çoğunlukla sabah evden çıkıyor akşam yorgun dönüyorlarda yinede adam yerine konulmaktan memnunlar. İş yerinde muhakkak bir görevi var, adı çalışıyor üretiyor hizmet veriyor ekonomiye katkıda bulunuyor oluyor. Verim kalite vasıf aranan şeylerde ya ulaşılıyor veya ulaşılamıyor. Çalışma hayatı ile içiçe birde servis trafik var. Trafiğe takılmayalım diye sabahın köründe yollara çıkıyor durağa servisin kendilerini alacağı yerlere gidiyorlar, uyanamamış mahmur fakat süslenmişler, gayrimemnun ve telaşlı; kiminin geç kaldığı belli yetişmek için at gibi koşuyor. Atın bir asaleti var, bunlar perişan. Aslında çalışanı işyerine erken götürüyorlar trafiğe takılmamak veya bir başka servis daha yapmak için olabildiği kadar erken tercih ediliyor, dönüşte trafiğe takılırlarsa da eve dönüyorlar nihayet ve cep telefonları işe yarıyor. Erken geç trafik servis iş uğraş, neyse dönen çarkın içindeler. Kendilerine verilen maaştan hiç memnun değiller yinede aybaşında alıp cüzdanlarına koyduklarında veye hesaplarında gördüklerinde kısa bir mutlulukları oluyor. Taksitlere giderlere kafi gelmiyor da ilerde bakarsın maksat hasıl olur diye düşünüyorlar. Durum bu olunca işçinin memurun birde kendine acıması tutuyor. maaş eksik, hak verilmiyor, çok çalıştırılıyor, evden erken çıkıyor geç dönüyor.birde hafta sonu dinlenemiyorlar üzülüyorlar.</p>
<p>Çalışma hayatı böyle düzenlenmiş, dinlenmeye kendini yenilemeye dayalı. zaman ayırın giderlerine katlanın aman dinlenin deniliyor. dinlenmezseniz problem çıkar dikkat edin diye tavsiye ediliyor da dinlenme eğlenme istismar edilmiş, bedeli oluyor reklamı yapılıyor ağıra patlıyor. Derdi tasası çalışanı tutuyor &#8221;Ne yapsak nasıl eğlensek.&#8221; &#8221; pazartesi kritiği&#8221; yapılacak ta ne diyecekler. Müsait havalarda tercih piknik, her hafta piknikteler, yinede umuyorlar, kulakları hava raporunda, bir tarihte beş aydır yedi aydır yağmur yok çevre kurak, barajlarda su tükeniyor kıtlık yılı, hava raporu veriliyor, sunucu müjde ile başlıyor &#8221; Hafta sonu havanın açık olacağını güneşten yayarlanma imkanı bulunabileceğini.&#8221; bildiriyor seviniyorlar.</p>
<p>Evin sokağın okulun iş ortamının medyanın telkin ettiği değer yargıları birbirine karışmış, Asla itibar edilmediğinden dayatılan hayat düzeninde mesafe alınmış, pek çok muzır şey artık tabii geliyor. Kalabalıklar neyi nasıl kaybettiklerinden habersiz hayatımıza yabancı unsurlar girmiş, dosttan düşmandan armağan yeni adet ananelerimiz oldu da; hani edep, edep nerde, edep yok; samimiyet sevgi arka planda. şimdi kaştan gözden de anlamıyoruz, işaretten anlamıyoruz, sarahatten anlamıyoruz, bazan anlıyoruz da işimize gelmiyor ve bir yerde başımıza birşey geldiğinde ancak o zaman yanlış yaptığımızın farkına varıyoruz, haydi telafi edelim tamam iş işten geçmedi telafi edelim de işi çığırından çıkardık, yardım destek gerekli oluyor, yardım alabilecek miyiz destek bulabilecek miyiz?</p>
<p>Hani vaktiyle çingenenin kızına Bey&#8217;in oğlu aşık olmuş, sevdalanmış yemekten içmekten kesilmiş, Bey bakmış oğlu elden gidiyor, çingenenin çadırını bulmuş, babasından kızı oğluna istemiş vermemişler. Dönmüş gelmiş üzüntü içinde&#8230; Mahallenin bir bileni öğrenmiş gitmiş Bey&#8217;e &#8221;Eğer kızı hâla istiyorsanız varayım isteyeyim getireyim.&#8221; Demiş oğlu perişan ya; Bey ne yapsın &#8221;Olur.&#8221; demiş. Kızı isteyecek adam yanına iki kişi almış çingenenin çadırına varmış. Selam sabah yok, Çeribaşı kim çeribaşı. birisi benim demiş; yanındakilere &#8221;Tutun&#8221; demiş tutmuşlar, &#8221;Yıkın&#8221; demiş yıkmışlar, &#8221;Vurun&#8221; demiş vuruyorlar, konuşan yok. çeribaşının canı yanınca &#8221;Yahu beni neden dövüyorsunuz .&#8221; demek aklına gelmiş. &#8221;Bey kızını oğluna istemiş vermemişsin.&#8221; demişler. &#8221;Tamam verdim alın götürün&#8221; demiş, bırakmışlar. Sormuşlar &#8221;Bey geldi kızını istedi de niye vermedin&#8221; demişler; &#8221; O usulü ile istemedi ki.&#8221; demiş.</p>
<p>Bir kesimde kız istemenin usulü bu ise, ancak bunu bilen meseleyi halledebiliyorsa, bugün büyük küçük hepimizin meselesi var, fıtratımız üzere azimli kararlı olamadık, paklığımızı giderdik, akıntıya kürek çektik boş yere ömür tükettik; ancak henüz herşey bitmedi, ümidimiz ve yapacak çok şeyimiz hâla var. önce kendimizi vicdanımızı sağduyumuzu dinleyelim sonra çevremizden meselemizi bilen çözümünü bilen usulünü bilen hâlleden yolgösteren birini arayalım.</p>
<p>Eğer samimi olursak kararlı olursak bilen de buluruz, çözüm de buluruz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/zafiyet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gençler</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/gencler/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/gencler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Feb 2011 21:02:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[1930]]></category>
		<category><![CDATA[1970]]></category>
		<category><![CDATA[bakanlık]]></category>
		<category><![CDATA[düğün]]></category>
		<category><![CDATA[Gençler]]></category>
		<category><![CDATA[halkevi]]></category>
		<category><![CDATA[ikili dana]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[muavin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=960</guid>
		<description><![CDATA[Harb yıllarında Anadolu&#8217;da büyük bir kaza merkezi; yeni yetme bir civan seferberlik yıllarında kurası gelmeden çiçeği burnunda askere alınır, beş altı yıl askerlik yaptıktan sonra muhtemelen 1923 yılında terhis olunur. memleketine dönmek kısmet olur. Bir müddet evde mahalle odasında, gelenle gidenle hısımla akraba ile oturur anlatır dinler. Sonra yardımlaşmadan olmaz, evin idaresine katkıda bulunacak ya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/02/geencler.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-976" title="geencler" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/02/geencler.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p><!-- p.p1 {margin: 0.0px 0.0px 13.0px 0.0px; line-height: 19.0px; font: 13.0px Georgia} p.p2 {margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; line-height: 19.0px; font: 13.0px Georgia; min-height: 15.0px} span.s1 {font: 13.0px Times} -->Harb yıllarında Anadolu&#8217;da büyük bir kaza merkezi; yeni yetme bir civan seferberlik yıllarında kurası gelmeden çiçeği burnunda askere alınır, beş altı yıl askerlik yaptıktan sonra muhtemelen 1923 yılında terhis olunur. memleketine dönmek kısmet olur. Bir müddet evde mahalle odasında, gelenle gidenle hısımla akraba ile oturur anlatır dinler. Sonra yardımlaşmadan olmaz, evin idaresine katkıda bulunacak ya devreye girer, avluda ahır arkada samanlık yakınlarda bahçe harım, varsa ovada kırda tarla çalışıyor. Bu arada hizmete hacete, evden çarşıya, çarşıdan eve gidip geliyor. uzun süre memleketinden ayrı kalmıştı, tanıdığı tanımadığı var. şurada burada aşina simalara da raslıyor konuşuyorlar, selam alıyor selam veriyor. Soran olursa cevaplandırıyor kısa kesiyor, bir uğraş telaş içerisinde.<span id="more-960"></span></p>
<p>Siz çarşıdaki Kabayelin tuz kil sabun okka malı satılan dükkânını nereden bileceksiniz. çarşı camiinin karşısındaki Belediye&#8217;nin istimlâk ettiği adanın kıble tarafında üçünçü dükkân . Cadde Cumhuriyet caddesi Hükümetin önüne çıkıyor. Ana cadde, yoğunluk var caddenin iki tarafı hanlar kahveler işlek dükkanlar, ileride belediye yanında Hükümet Konağı. O zaman öyle, iş sabahın herkes sabahleyin güneşten önce kalkar ve iş başlar. Süt sütçüye, kaymak helvacıya gider; mal sığıra hergele yerine sürülür. Evden çıkanlar işte şöyle bir çarşıyı dolaşır, kahveye pazara uğrar işi varsa görür. Yolcu olan, yolcusu olan vasıta bakar, esnaf dükkanı açmıştır, müşterisi ile ilgilenir. Çarşı hareketli&#8230; Bizim seferberlik gazisi de dertli hüzünlü olgun haceti var çarşıya gelmiş dolaşıyor, tam da Kabayelin Dükkânının önünde; âşina bir sima ile karşılaşıyor, yaşlı babacan emmi deyiverdikleri tanıdığı ile, göz göze geliyorlar selamlaşıyorlar, adam soruyor:</p>
<p>- Yahu neredesin bir hafta on gündür görünmüyordun, Hayrola.</p>
<p>Diyor. Genç gülümser de ne desin ne anlatsın&#8230; Cevap mı versin, işte gittik geldik mi desin. Askerliği, şehitleri, sakat arkadaşlarını düşmanı mı anlatsın. Hani anlatsa emminin dinleyecek anlayacak durumu da yok. Ağırına gider alınır sükut eder. Bir iki yerde de sözünü eder anlatır. Hatıralara girer meşhur olur. Bundan sonra ağlayan çocuğa Kabayelin Dükkânı sorulsa, sesini keser gösteriverir.</p>
<p>-</p>
<p>1930&#8242;lu yıllar. Kazada bir mektep hocası. Medrese tahsilli. Her medrese Hocası gibi dindar tarafı ağır basıyor da; bu efendi şehir kulübüne çıkıyor, pırafa oynuyor, namazı seyrekleştirmiş kılıyor kılmıyor, orucu tutuyor yiyor, düzeni yok, fötr şapka giyiyor. Daha ne yapıyorsa; gençlerde bu efendiyi nümune ediniyorlar. Hoca seyrekleştirdi diye namaza gidiyorlar gitmiyorlar, orucu tutmadığı oluyor diye orucu tutuyor tutmuyorlar, hoca pırafayı iyi biliyor diye oyuna iskambile dalıyorlar. Derken büyükler işin farkına varıyorlar, gidip Hoca&#8217;yı buluyor anlatıyorlar:</p>
<p>-Bak Hocam gençler sizi örnek alıyorlar, şimdi kimisi namazı bıraktı kimisi oruç tutmuyor, hadi bakalım söyle biz şimdi ne yapalım. Hem siz neden acaba Hocam onlara iyi örnek olmuyorsunuz.</p>
<p>Diyorlar etkilenir. Onlara uzun uzun anlatır sonunda:</p>
<p>-Bakın ben ilim adamıyım . ilim tahsil ettim. Dünyayı ahireti bilirim. Başıma bir şey gelse ilim deryasına dalarım yüzerim batarım çıkarım kendimi kurtarırım. Siz çocuklarınıza söyleyin aman onlar namazını kılsınlar, orucunu tutsunlar. Aklı erenlerini de bana gönderin ben onlara anlatayım.</p>
<p>Der. Aklı eren gençler gelsin diyor onlara anlatacak. Bir de aklı ermeyenler var. Hoca onları istemiyor. Kimi gençlerin aklı ermiyor; başına buyruk, kolayı tercih etmiş senin kapı benim kapı aylak dolaşıyor. Hoca onlara neyi anlatsın. Yalnız bunlar bir iki şeyin de farkındalar. Memur tahsildar veznedar seçilip alınıyor ya, Bunlar bir işe girmek için, göze girmek için; Halk Evi&#8217;ni ihmal etmiyorlar. Halk oyunları, kılıç kalkan takılıyorlar onların yanında bulunuyorlar. Belediye bunları her bayram topluyor, gösteri yapıyorlar oynuyorlar bunlarda onlarla beraber . Belediye ile senli benli, orada tanıdıklar ediniyorlar arada uğruyorlar arayı soğutmuyorlar, sonra tek parti dönemi parti çarşı da bedestenin üstünde geceleri açık, akşamları partiye çıkıyor şenlendiriyorlar, başkanla azalarla senli benliler . Bir de falanın bir yere filanın başka bir yere tayinini duyarlarsa eğer; şurada burada mütegallibeyi bulup sıkıştırıyorlar. Şahadetname ise şahadetname, herkes beşten çıktı o da beşten çıktı . Okudu. Hizmetse hizmet, gayretse gayret. işte beraberler, yâni neleri eksik. artık sıranın kendilerine gelmesini istiyorlar.</p>
<p>Bunlardan birisine; &#8220;Ha evet senin işin yapılıyor, hadi bakalım.&#8221; denir. Ankaraya Bakanlığa yollanır. işi olmaz çok da ağırına gider. İşi olmadı dönecek gelecek, şöyle dönüp bakar çevresindekilerden buranın amirini sorar birisi &#8221; Burada Bakan var.&#8221; der. Bir görevlide kapıda temizlik yapıyor, en aşağıdakinin de odacı olduğunu biliyor. . Kızgınlıkla:</p>
<p>- Bakanından süpürgecisine kadar..</p>
<p>der. hezeyana başlar, ağzına geleni sayar döker, sarhoşun ayyaşın söyleyeceğini söyler. Ayarını gıratını ispat eder. Kendisini de zor kurtarır. Hoca böyle gençleri istemiyor.</p>
<p>Bir diğer aklı ermeyende epey uğraştığı ve uğraştırdığı halde bir türlü maksat hasıl olmayınca, bir işe girip maaşa erişemeyince kötümserlik başlar. Çevresini üzer incitir suçlar. Büyükleri ona &#8220;Hayatın kafasındaki şeyle sınırlı olmadığını çalışma ile istikametle her engelin aşılabileceğini sebatla gayretle sabırla sonunda netice ye ulaşılabileceğini yakınlarına çevreye ülkeye yararlı olacağını&#8221; anlatırlar hatırlatırlar. Dinlemez aklı ermiyor ya; cevabı nettir:</p>
<p>-Memleket yanıyor deseler. Bir teneke gazyağı kaç lira. Onbeş lira. Al benden yirmi lira. Bir teneke gazyağı alın döküverin.</p>
<p>Der. Kimseyi gözü görmüyor . Alınmış incinmiş kırılmış, Arkadaşlarının ilgisizliğinden, amirin memurun kayıtsızlığından, mütegallibenin el uzatmadığından yakınıyor. kendisini haklı görüyor. Hoca bunları da istemiyor. Aklı eren genç istiyor. Hoca istiyor da, bunlar ne olacak, bunlara kim ne anlatacak.</p>
<p>1950li yıllar, Menderes devri, kapalı ekonomiden çıkılıyor, bir bolluk bereket, çocuklar da aile içinde büyüyüp gidiyorlar. Evler kalabalık, mahalle müsait, arabalar henüz sokaklara girmiyor. Çocuklar da dışarıda oynayabiliyorlar, hepsi bir aradalar, dertleri sokak, onbir oniki yaşına gelen çocuğun sesi çatallanıyor, artık buluğa eriyor, kendilerinin farkına varıyorlar. Boyları bacadan çıktı, semirdiler anasının babasının karşısına tabir böyle &#8221;İkili dana&#8221; gibi dikiliveriyorlar. Artık takipleri gerekli de, bu takip nasıl olacak.</p>
<p>İkili dana baharı gençliği umudu çağrıştırıyor. Bizim yerli cins karasığır danası besleniverse iki yaşında canlı iki yüz kilo gelir. Çocuklarda buluğla beraber durumlarına durmaya başlıyorlar, fakat kendilerinin genç olduğunu çocukluktan çıktıktan nice sonra anlıyorlar. Mesela düğün ve cemiyet yemeklerinde farkına varıyor. Sofra standart gibi ondört kişi oturur, ortaya konan tabakdan yenilir, yemek yedi sekiz çeşit&#8230; Davet yemeğinin son sıralarında manda sütünden yapılan sofraya mahsus büyük kâsesiyle gelen sütlaç var. Onun örfe göre sünnetlenmesi lazım. Mesele değil zaten sünnetlenir de yaşlılardan sünnetlemeyi gözüne kestiren biri, sütlaç sofranın ortasına geldiğinde uyarıda bulunur:</p>
<p>-Haydi bakalım geşler bu sütlaç sünnetlenecek ha.</p>
<p>Deyip onların gözlerine tek tek hızlıca baktığında kendilerinin genç olduğunun farkına varırlar, anlarlar bakar kalırlar&#8230; Ne var ki adam sütlaçı yarı etmiştir. Gençleri falan beklemez.</p>
<p>Gençler kendilerinin farkına vardıklarında olmuş ermişlerdir. Bundan böyle karşılarında alttan alınacak, onlara değer verilecek; aslan oğlum, yiğidim, koçum, sarı yeğenim, bey kardeşim denilecek. Damarı bulunacak. Ah bir damarı bulunsa gerisi kolay, damarına gidilecek te; bu damar nasıl bulunacak. Delikanlı oldular artık adam yerine konulacaklar. İstersen adam yerine koyma.</p>
<p>Kaza büyük memleket beldetül emin, gençlerden dışarıyı düşünen yok, ancak zaruret olursa gözleri arkada gidiyorlar&#8230; Çiftcilik ağır iş tercih edilen çarşı, çarşıda dükkan açmak kepenk kaldırmak. Gençlerin öne çıkanları kalfalar ile rüştünü ispat etmiş çıraklar. İlkokulu bitiren esnaf çocukları ile çarşıyı tercih eden çiftçi çocukları başlarına üç dört numara bir kasket giydirilir, bir ustaya bir dükkâna çırak verilirler. işte çarşının ciğerpâreleri bunlar. İşi onlar görürler kısa zamanda işin ehli olmak için gayret ederler. Terzi ayakkabıcı zanaatkâr çırakları sabah erkenden ellerinde anahtarları dükkânı açarlar, tenbih edilmiştir tertip düzen dip köşe temizlik sonra sıra suya gelir, su çeşmeden doldurulur, sabah işi ikmal edildiğinde oturur ellerine iş alırlar, ustaya iş çıkarırlar. Gelen müşterileri karşılar muhatap olurlar gerekirse ustanın evine koşar haber verirler, ellerinden iş çıkmıyanları çarşının barındırmağını bilirler işe sahip çıkar işi öğrenirler, işe hizmete koşarlar.</p>
<p>Bir süre sonra artık yetişmiş çıraktırlar, kalfa askere gidince veya çarşıya dükkan açarsa kalfa olacaklar. Kendiside askerden gelince imkân bulursa dükkân açacak veya yetişmiş eleman işte kalfa haftalığı ile bir ustanın yanında çalışacaklar.</p>
<p>Bir diğer genç grubu yollarda. O yılların arabaları; makine tenezzüh kaptıkaçtı derken kamyon otobüs çoğaldığında, Kalfalık çıraklıktan sonra gençlerden gücü kuvveti yerinde olanlar şöför muavini&#8230; Resmi özel vasıta sayısı artıyor. Kaymakamlığın Belediyenin vasıtası varsa çalışanından şöför çıkarıyor. vatandaş otobüs kamyon alırsa zaten kendi oğlu veya yakını bir yolunu bulup ehliyet alıyor kullanıyor. Muavin gençlerden, gençler çilekeş, önce arabalar kollu, çalıştırmak için kolla çevrilecek ilk hareket verilecek, şöför çıkar yerine oturur muavin kolu alır, öne geçer kolu çevirecek te, kol kolaylıkla çevrilmez, bir çevirme ile de araba çalışmaz. Haydi bakalım, haydi bakalım&#8230;</p>
<p>Arabalar için servis bakım yok. Tenekeci radyotörcü, Tüfekçi tamirci. Şöför sefere çıkarken kaportayı açar uzun uzun bakar başka ne yapsın, yağını suyunu kontrol eder. Yolda bir şey olursa sıkıntı veriyor. Çalıştırır motoru eksozu dinler, yüklü ise lastik dirlik vermez iner patlar. Standardı yok değiştirsin, idare tarafına gider. Akis grank arıza çıkarır, fren tutar tutumaz, rektefe diye bir şey var. Arada Akşehire Eskişehire piston gömlek için gider, motor sıfırlanır. Yolda kalırlarsa biraz uğraşırlar sonra muavin bekler, şöför parça tamirci aramağa gider.</p>
<p>Yollarda niye yararsa her kilometrede bir taş üzerinde rakam ve trafik işaretleri kasis viraj vs. kışın dağda ovada karda siste yolu seçmek güçleştiğinde muavin aşağı indirilir, arabanın önünde koşar görevi yol göstermektir.</p>
<p>Kamyonlar beş veya yedi tonluk, on tonluk kamyonu herkes birbirine gösterir, navlun ucuz idare etmiyor diye yükü fazla alırlar yükte arıza çıkarır, birde belli yerlerde rampa yokuş takviye gerektirir, ağır çıkarlar gel velâkin oralarda hırsızlar mekan tutmuşlardır, gecede gündüzde pusuya yatar fırsat bulduğunda kamyon kasasına tırmanır urganı bırandayı keser balya çuval atar hırsızlık yaparlar. Böyle yerlerde ihtiyaten muavinler indirilir, bu defa arabanın arkasında koşturulur şöför aynadan bakar, tepede araba bekler muavini alır. Ehliyet trafik zabıtasının etkin olduğu komisyondan, dar muhit muavinleri de tanırlar beğenir beğenmezler netice de gençler ancak bir çileden sonra ehliyet alabilirler.</p>
<p>İşte gençler kalfa muavin çırak kendilerine haftada ne verilirse elleri para görüyor demektir. Birde varlıklı ailelerin çocuklarında para. Gençlerin diğer kesiminde para bulunur bulunmaz, ailenin hasadı harmanı, sakızı pancarı, avansı ofisi, hayvan yetiştiricilerin güzü kurbanı, sütü yapağısı varsa hep beraber çalışacak uğraşacak yetiştirecek elde edecek mâledecek satacak ellerine para geçecek onlar geri dururlar, Gündemi diğer paralı gençler oluşturur. Çarşıda kahvede odada dükkânda tezgahta buluştuklarında oturup konuşur muhabbet ederler. Gündemleri de büyüklerden ayrı.</p>
<p>Çarşıda yeni yetme kahveleri gençler çıkar orada harman olurlar, emsallerini görür bir araya gelirler, yüz göz olurlar şımarırlar. Büyüklerden ne gördülerse onlar gibi oturup kalkmaya konuşmaya başlarlar, yakışık ta almaz. Genç kahvelerin de çay kahve kakao vs ve oyun&#8230; Önce çay sonra kakao daha sonra kahve içmeye başlarlar, şekerli az şekerli derken kahvelerini sade isterler. Artık takip ediliyorlarsa takibin neticesine göre oyuna sigaraya bulaşırlar. Kahve standardı Ankara Radyosu, Yurttan Sesler, istek şarkılar varsa pikap ve kahvenin pilâkları derken dinlediği beğendiği şuur altına yerleşir, kulakları dolar, türkü şarkı mırıldanmaya başlarlar. Bu minval üzere o kahveden o kahveye bir süre sonra kendilerini büyüklerin kahvesinde bulurlar. kahveci bu buraya niye geldi demez, müdavimler de sesini çıkarmaz.</p>
<p>Gençler düğünlere ilgi duyarlar. Düğünlerde çoğu zaman çalgı yoktur, ancak bazı düğünler çalgılı olur, düğün yakının komşunun ise çalgıcı tutulmuşsa gençler heyecanla koşarlar. Kemane çalınacak canlı müzik ahenk diye giderler aradıklarını bulamazlar. bir müddet çalınanı söyleneni dinlerler, dinledikleri çevresindekiler de kafa beyin bırakmaz, birer ikişer kaçarlar. Dışarıda oh hayat varmış derler. Düğün evi var düğün salonu yok. Odalar geniş bile olsa çalgıcılar kaç kişi ise gelip oturduklarında odalar daralıyor, çağrılılar gelecek yemek ikram edilecek diye çalgıcılar sofaya araya veya bir odanın yüklüğüne oturtulur. Onlar rahatını aramaz bahşişe bakarlar. Bahşiş varsa farketmez. Sanatlarını icra ederler cevresindekileri çoştururlar oynatırlar bahşiş alırlar.</p>
<p>1970 yılında bir düğün, düğün evi iki katlı, akşama doğru evden sesler geliyor, yukarıda odanın birinde çalgıcılar yüklüğe yatak yorganın üst üstüste yığıldığı yere, yük kaldırılmış onlar oturmuşlar, sakin sakin çalıyorlar. pek ilgilenen de yok. Sonra ses birden kesilir çalgıcılar bahşiş isterler, düğün sahibi çalgı taraftarı değil, şimdi de vakti oldu eve büyük küçük gelecek gece çalsınlar çalacaklar sa diye &#8220;Bahşiş vereyim yalnız biraz ara versinler&#8221; demiş, yanlış anlamışlar kızmışlar: &#8220;Senin bahşisini almayız.&#8221; diye, inadına canlı haraketli parçalara geçerler dozunu da yükseltirler. Düğün evini çoştururlar, coşkunluk dışarı taşar konu komşu çocuklar gelirler, evin yukarısına aşağısına merdivenine dolar; içlerinde oynayacaklar var, çalgı durdurmuyor da kalabalıktan yer yok oynayamıyorlar sokak da müsait değil.</p>
<p>Siz Hüseyin ustayı bilmezsiniz Ayakkabıcı dükkânı kıyıda, dükkân küçük ortada tezgah başta usta cevresinde kalfa ve çıraklar kısa hasır sandalyelerine oturup imalat yapıyorlar, ustanın tepesinde radyo, sesini açmışlar. Ankara Radyosu oyun havaları proğramı son parça çalınıyor oynak bir hava&#8230; Usta düğünde oynamadan duramayanlardan, gençliğinden tevarüs etmiş takıntısı var. etkileniyor kendini tutamıyor yerinde de duramıyor . Kıpırdanıp dururken son parça da oturduğu yerde sandalye üzerine doğrulup dikiliyor kollarını açıyor döne döne oynamağa başlıyor, caddeden gelip geçenler seyir için dükkanın önüne toplanıyorlar; komşulardan birisi müdahele ediyor: &#8220;Usta burası dükkân ekmek teknesi ayıp oluyor yapma.&#8221; dese de usta oynamaya devam ediyor. Ne zaman radyoda parçanın çalınması bitip proğram sona erince yerine oturuyor. Kalfaya &#8220;Bak Falan efendi doğru söyledi bende biliyorum bunun ayıp olduğunu da görüyorsunuz kendimde değilim böyle zamanlarda biriniz radyoyu kapatıverin.&#8221; diyor.</p>
<p>Demek ki tetbir almak gerekiyor, tetbir alınacak da gençler ne bilsin nasıl tetbir alsın; bir de takip edenleri olmazsa, nefisleri keyifleri hevaları kendilerini perişan edecek. Gençler yolun başındalar, mesele kendilerinin meselesi, vakit geçirmeden nefis nedir, keyif nedir, heva nedir; onları nereye kadar götürür, yollarını nereye çıkartır öğrensinler. İş işten geçmeden kendileri için öteleri kapsayan güvenli bir geleceği hedef edinsinler. Gayretleri o cihete olsun.</p>
<p>Gönülden isterlerse güvenli geleceğe ulaşırlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/gencler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çocuklar</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/cocuklar/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/cocuklar/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 06 Jan 2011 20:21:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[1940]]></category>
		<category><![CDATA[1950]]></category>
		<category><![CDATA[1970]]></category>
		<category><![CDATA[adapazarı]]></category>
		<category><![CDATA[Balkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[çarşı]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuklar]]></category>
		<category><![CDATA[hac]]></category>
		<category><![CDATA[kuru]]></category>
		<category><![CDATA[muhacir]]></category>
		<category><![CDATA[sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[taskebab]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=912</guid>
		<description><![CDATA[1950 li yıllar,  köklü bir aile, üç kalabalık ev, birkaç dükkân, çucuğun dedesi ailenin büyüğü, babası dedesinin tek oğlu, halası çok hepsi  çocuk çoluk sahibi.  Babasının ikinci çocuğu  bir  de ablası var, doğumu ile  &#8221;Oğlumuz oldu.&#8221; diye bayram edilmiş, Anası tarafından da ilk erkek torun, ilgi alaka yoğun,  seviliyor. Henüz  üç  yaşında kelime hazinesini zenginleştirmeye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/01/cocuklar.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-941" title="cocuklar" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/01/cocuklar.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<div id="_mcePaste">1950 li yıllar,  köklü bir aile, üç kalabalık ev, birkaç dükkân, çucuğun dedesi ailenin büyüğü, babası dedesinin tek oğlu, halası çok hepsi  çocuk çoluk sahibi.  Babasının ikinci çocuğu  bir  de ablası var, doğumu ile  &#8221;Oğlumuz oldu.&#8221; diye bayram edilmiş, Anası tarafından da ilk erkek torun, ilgi alaka yoğun,  seviliyor. Henüz  üç  yaşında kelime hazinesini zenginleştirmeye çalışıyor. &#8220;Mantı&#8221; ya mannı  diyor, çocuk mannı dedi diye ailede mantının adı mannı oluyor. Çocuk &#8221;Fıstık&#8221; a  fıssak dedi diye  yine  ailede fıstığın adı fıssak oluyor.</div>
<div><span id="more-912"></span></div>
<div id="_mcePaste">Hâl bu minval üzere sürüp giderken çok geçmeden  kardeşi dünyaya geliyor,  bir erkek kardeşi oluyor. Evde bir ferahlama canlılık , gelenler kalanlar  hediyeler takılar, onun  hatırını soran oluyor da alaka kendisine değil bebeğe, bebekte hiç istemediği şey&#8230;  Hemen gitse kendine gelecek, inşallah gider, şimdi gider, birazdan gider;  fakat gideceği yok. Bakıyor el üstünde tutuluyor, baş köşede yer verilmiş,  gözleniyor. Kendi  işte burada aralarında olduğu halde  tuhaf bir şey herkes bebekle ilgileniyor.  Böyle şey olmazdı  şaşırıyor bir şey anlayamıyor.</div>
<div id="_mcePaste">Birkaç gün sineye çekiyor, değişme yok.  Artık dayanamıyor  anasına  bebeği gösterip: &#8220;Bu ne.&#8221;diye soruyor.  Anası ne desin :  &#8221;Bu bebek, Ebe Hanım getirdi.&#8221;diyebiliyor. Çocuk cevaba bir anlam veremiyor, fakat belliyor.  Kendisine kardeşini soranlara  da  &#8221;Akanım getirdi.&#8221;diyor, bakıyor ki iş başka,  Akanım getirdi götürmedi burada kaldı, bebekten vazgeçen de yok, ne yapsın yavru kabülleniyor.</div>
<div id="_mcePaste">&#8230;</div>
<div id="_mcePaste">1950 li yıllar  ilçe merkezi kalabalık, şehrin sebzesi meyvesi Antalyadan Bursadan geliyor.  Yine de yerli ürün , köylü ürünü, çevre ürünü prim yapar  tercih edilir. Nüfusun çoğunluğu tarım hayvancılıkla meşgul,  Sultandağının Emirdağının etekleri münbit; suyu da bol, çevreden  köyden  çarşı pazar için ürün yetiştirenler  duruma göre her yıl martta nisanda  olabildiği kadar erken yerini  hazırlar dikim yaparlar, önce  yeşilsoğan  çıkar  sonra arkası gelir. Köy ve uzak yerlerin mahsülü hafta pazarı perşembeyi bekler. Merkezde  yetiştirenler ise  bahçeden hergün satışa elverişli demetler yapar  getirirler.  Satış ikindi vakti Merkez Camii önünde  başlar. Bu işin tiryakileri  de  vardır,  onlar bekler önce alır evlerine gönderirler.  Kalan olursa akşam  evine dönenlere satılır.</div>
<div id="_mcePaste">Bir mayıs akşamı  adam evine dönecek , bakar yeşil soğan satılıyor, turfanda taze de, demetler küçük,  büyüğü de yok. Ne yapsın  bir adet alır eve gelir. Zaten baba bekleniyor ,  hemen sofra kurulur, baba anne en küçüğü dört yaşında  üç oğul  otururlar. Ekmek ev ekmeği dilimlenir, çorba ortaya konulur, arkada bir yemek daha var, Allah ne verdi ise besmele ile yemeğe başlayacaklar; Soğanlarda gelir  soyulmuş yıkanmış körpe, fakat dört adet herkese  soğan verilse eksik var. Babası anası ağabeyleri küçüğün gözüne bakıyorlar, yemese de birer soğan isabet eder  gibisinden;  bir şey de diyen yok. Küçükleri bakışlardan endişelenmiş olacak ki konuşmak mecburiyetinde  kalır:</div>
<div id="_mcePaste">- Baba soğanları bölüştür, herkes hissesini yesin.</div>
<div id="_mcePaste">Der, hakkını ister, yapacak bir şey de yok, çocuklara birer soğan verirler, yemeğe başlarlar, ana baba da kalanı beraber yerler.</div>
<div id="_mcePaste">&#8230;</div>
<div id="_mcePaste">1950 li yıllar, çocuk ağabeyleri ile  sünnet olacak, sünnet cemiyeti düzenlenmiş, bir ev dolusu çağrılı, yemekler tam takım; çorbası eti dolması bamyası vs&#8230; Yemek yenilmiş, sünnetçi hazır. Büyüklerden işi bilen birisi  sünnet olacaklara biraz dil döker; &#8221;İşte siz Maşaallah kocaman oldunuz, bak minik kardeşiniz de sizinle sünnet olacak, bu sünnet tabii bir şey ağlanacak bir şeyi yok,  ha evet aşağı mahallede bir çoçuk sünnet olurken ağlamış, fakat bakın sizin amcanızın oğlu sünnet oldu hiç ağlamadı,  siz orada idiniz, komşunun oğluda ağlamadı gördünüz.&#8221; der, gönlünü ederler, sünnet başlar.  sünnetçi pratik büyük dişini sıkınca  ortancadan da ses çıkmaz  anarşi yok;  sünnetçi de memnun.  büyüklerin işi bitti,  bir nefes alırlar.</div>
<div id="_mcePaste">Sırada küçükleri var,  nerede ortalarda yok, ararlar aşağı inmiş sokağa çıkmış oynuyor; çağırırlar hadi bakalım:  &#8221;işte  yani şimdi ağabeyler yukarı da, herkes  seni bekliyorlar, sünnet..&#8221; Falan derler;  işin farkın da hemen itiraz eder;  &#8221;Ben daha dolma yemedim ki.&#8221; der ,  dolma istiyor ya memnun kalırlar ,  burası cemiyet yeri dolmadan kolay ne var, aşçıya şöyle bir tabak yiyeceği kadar yaprak sarması koydururlar, üzerine yoğurt  &#8221;Dolmayı getirdik.&#8221;Derler,  sokaktan oyundan geldi,  karnı aç,  iştahla yer, beklerler sarmaları  bitirdiğinde;  &#8221;Dolmayı yedin hadi bakalım.&#8221;derler,yukarı çıkarırlar.  Bozulur da ; dediğini yaptılar artık ne desin, birşey diyemez .</div>
<div id="_mcePaste">Yukarıda sünnet var, ağabeyleri sünnet olmuş stresi atmış, çevresinde çağrılılar,  herâlem memnun, sünnet takkelerinde paralar ile görünce , rahatlar gibi olur, ancak sıkıntılı&#8230;  Çevresindekilerin birisi , sünnetçiye:  &#8221;Emmisi  bir ölçü al yalnız , hiçbir şey etme .&#8221;Der , çocuğu  tutar  vaziyet eder. Bir diğeri:</div>
<div id="_mcePaste">- Tavana bak  tavana bak; tavanda farenin ne işi var,  sizin kediniz yok mu?</div>
<div id="_mcePaste">Diye yukarı baktırınca işi bitirirler. Başlar ağlamaya ; eh biraz ağlayabilir ağlasın,  hemen ağabeylerinin yanına alınır,  çağrılılar karşısında sıraya girerler, armağanlar geliyor, en önemlisi sünnet  bitti, korkutuyorlardı, korkacak birşey de değilmiş&#8230; Niye ağladı ki , o kadar olacak, çocuk  ferahlar&#8230;</div>
<div id="_mcePaste">&#8230;</div>
<div id="_mcePaste">1950 li yıllar,  evleri çarşıda,  çarşı sakin değil  çarşıdan ana cadde geçiyor,  eskiden öyle idi  şehirlerde  ana yollar çarşılardan geçerdi, çevre yolu yok, çocuklar bir yere çıkamıyor, canları dışarı çıkmak isterse işte pencere;  aşağısını bir güzel seyredebilirler hepsi o kadar, dahası yok.  Cadde işlek gelen giden arabalar , şehirlerarası otobüsler kamyonlar, Müsait değil&#8230;</div>
<div id="_mcePaste">Ana baba çocuklarına düşkün, özenle yetiştiriyorlar, mama bal süt meyve vitamin;  ana becerikli işleri görüyor, çocuklarını besliyor büyütüyor,  baba gece evde çocukları ile meşgul,  abla üç yaş büyük,  çocuk ondan çok şey öğreniyor, daha küçük canı da sıkılmıyor, evi  fildişi saray  edinmiş, kendisi için bir dünya kurmuş, evde  sudaki balık kadar rahat.</div>
<div id="_mcePaste">Tâbii anasının onu sağa sola ziyarete götürdüğü oluyor veya anneannesine babaannesine bırakıyor da bir yere gitse evi arıyor, bahçe avlu sokak bulsa, arkadaş olsa oynasa evdeki tadı bulamıyor.Bir oraya bir buraya akrabalara gidiyorlar yine de kaynaşma imkânı olmuyor. Akraba evleri  çoğunlukla mahalle de birbirine yakın,  evler  kalabalık, herkesin ne kadar torunu yeğeni kuzeni varsa sabah akşam evin birinde beraberler biraradalar. Bunlar ne zaman uğrasalar çocuklar oyunlarına çağırıyorlar, büyükler de ilgileniyorlar konuşuyorlar,  hatırını soruyorlar&#8230; Çocuklarla oynuyor, büyüklere cevap veriyor da arkası gelmiyor, orada kalıyor alışmamış arkasını getiremiyor,  rahat değil çekiniyor.</div>
<div id="_mcePaste">Yine bir gün bir vesile ile akrabalarına gidiyorlar, kalabalığa karışıyorlar; büyüklerden birisi ilgileniyor  hep bir şey soruluyor ya;  çocuğa soruyor:</div>
<div id="_mcePaste">-Büyük Dayını mı  Ortanca  Dayını mı Küçük Dayını mı  seversin?</div>
<div id="_mcePaste">Diye  Çocuk cevap veriyor:</div>
<div id="_mcePaste">- Anamı severim.</div>
<div id="_mcePaste">Diyor. çevresindekileri güldürüyor.  Ne desin doğrusunu söylüyor, başka kimi sevsin.</div>
<div id="_mcePaste">&#8230;</div>
<div id="_mcePaste">Çocuklar her zaman babasının anasının ev halkının yanında olmasını isterler. Yakınlarına düşkündürler. Hep bir aradalar ya  ev halkını ararlar eksikliğini hissederler,  babası anası kardeşi bir yere gitmeyegörsün,  gün sayarlar özlerler.</div>
<div id="_mcePaste">1950 yılından önce hacca gidilemiyordu, ancak hac için  Hicaza gidecek olanlar kaçak gidebiliyorlar.  Mevsiminden önce çocuğu çoluğu ile  helallaşıp  vakitlice Antep&#8217;e Malatya&#8217;ya gidiliyor, oralarda toplanıyorlar. Fırsatını bulanlar Suriye&#8217;ye Irak&#8217;a geçip  Hicaza gitmeye çalışıyorlar. Bazan çıkılamıyor  mesela gidenlerin  biri ikisi kurban bayramına onbeş gün kala bitkin yorgun meteliksiz geri geliyorlar. Sınırdan geçemediler hırpalandılar geri gönderildiler.  Soranlara ne desinler kem küm ediyorlar. Kimisi durumu kavrar; &#8220;Yazık  sınırdan geçememiş geri döndürülmüş.&#8221;Der,  kendini onun yerine koyar, durumuna acır.  Kimisi  alaya alır; &#8220;Adam hacıya gidiyor  düşündüğü şeye bak, yaprak sarmasının suyunu özlemiş geri dönmüş gelmiş.&#8221; der. Çocukları da şaşkın;  babaları gelmesine geldi geldi de işte sevinsinler mi, üzülsünler mi.</div>
<div id="_mcePaste">Niyet edenlerin çoğu zorlukları da olsa gider gelirler, Hacı olurlar da uzun bir süre de geçer. Allah çocuklarına sabır verir, hediye olarak getirdikleri simli hacı takkesi bir iki tahta oyuncak  çocuklara  kâfi gelir makbule geçer,  sevinirler.</div>
<div id="_mcePaste">1950 den sonra hac serbest, kara deniz hava yolu ile hac yapılabiliyor.  Hacılara bir miktar 200 dolar kadar döviz tahsis ediliyor. bir miktar Türk Lirası da  bir şekilde götürülüyor, gerisi erzak torbasında tarhana</div>
<div id="_mcePaste">kavurma peynir ve birde gazocağı. yemek yapmak çay pişirmek için lazım  olur diye.  Hac organizasyonu Hac ile ilgisi olmayan  Turizm Şirketlerinden;  taşaronların iyisi var,  esnafı var,  usulü ile reklam yapıyorlar aracı koyuyorlar Hacı topluyorlar  komisyon alıyorlar.</div>
<div id="_mcePaste">Hac yolunun  tercih edileni  meşhuru karayolu;  kalabalık eş dost hısım akraba ile hacılar evlerinden alınırlar, dualarla gözyaşları ile uğurlanırlardı. Görürdük çok heyecanlı olurdu.  Otobüsler alır götürür  önce Mevlana Halilülrahman vs. gezdirir sonra işlemler tamamlandığında sınırdan çıkarır giderlerdi. Hacıya hizmet bir seviyede;  her ilin  ilçenin hicaz da Delili var, götürüp Deliline teslim edilir.  Delilin vekâle diye isimlendirilen evlerinde  kalırlar,  Mekke Medine derken bir ay içinde dönülürdü. Firmalar acele ederler,  otobüslerin bagajları dolu,  koltuk araları dolu,  yolda ne kadar hudut  gümrük varsa konuşup anlaşarak gelirler. Hacı&#8217;dan hurma, zemzem, misvak ,koku, öd ağacı,  çay, kadife,  radyo, teyp birde 1960lı yılların modası Şam&#8217;dan Halep&#8217;ten  balya ile  fiatı on adeti kırk lira olan ceket ve paltodan  getirilir, eşe dosta giydirilirdi.  Çocuklara pilli bebek, tabanca, incik, boncuk  getirilir sevindirilirdi.  Uçakla vapurla hac yaygın değildi.</div>
<div id="_mcePaste">1990 lı yıllara kadar Hac gözde büyütülürdü, Türkiye  Dış Ticaret  Hacmi gündeme gelir,  İhracat ne kadarsa  İthalat daha fazla  ve dış ticaret açık veriyor  Üstüne üstlük hac açığı artırıyor diye her yıl  basın ağız birliği eder,  Kolera haberleri yayınlanırdı . Hac tehlikeye girer, sonra  rica minnet açtırılır serbest bırakılır veya o yıl için yasaklanır. daha sonra  sadece hava yolu  ile  hacca izin  verildi,  zaten kontenjan sınırlı,  organizasyon  Diyanet İşleri Başkanlığından,  hacı bir ay içinde gider gelir,  hediyeler artar;  hurma ,zemzem, misvak ağırlığını kaybetmiştir. çeşitlenmiştir, gösterişli hesaplı battaniye getirme  moda;  bir beş değil çuval ile battaniye ,  yatak  örtüsü,  hatırlılara  ezan okuyan saat, gençlere seyko 5  saat,  telefon,  pilli tabancalar,  kalem süs püs,  herkes memnun edilecek te havaalanlarında tartışmalar,  kargo yaygın değil,  servis otobüsü kasab otobüsleri götürelim diyorlar  garanti yok muhatap yok&#8230;</div>
<div id="_mcePaste">2000 yılı ile birlikte  hac disiplin altında  , her yıl adaylar artıyor  kontenjan sınırlı,  umre serbest,  memuru mes&#8217;ulu Diyanet,  süre kırk günü geçebiliyor. İş adamları çalışanlar  kısa süreli olanını  tercih ediyor,  umreye gidenlerde artış var.  Beş yıldızlı Otel  açık büfe standardı hacca umreye  yerleşiyor;  kargo vs ile hediye meselesi hallediliyor,  herkes ne bulursa alıp  getiriyor, meseleler bu ise işte birer birer çözülüyor.  babası hacıdan gelmiş çocuğa sorarlar :</div>
<div id="_mcePaste">- Baban Hac&#8217;tan sana ne getirdi, söyle bakalım?</div>
<div id="_mcePaste">Diye, cevap verir:</div>
<div id="_mcePaste">-Ne  getirmedi ki, çok hediye getirdi, saymakla bitmez .</div>
<div id="_mcePaste">Der ve saymaya başlar;</div>
<div id="_mcePaste">- Kompütür, Atari, Cep telefonu, Fotoğraf makinesi  , Org, Kalem, Dürbün, Termus, Şemsiye, Şu oyuncak,  Bu oyuncak .</div>
<div id="_mcePaste">Diye başlar  uzatır, bir başka sefer saydırdıklarında belli başlılardan sonra  saymadıklarını sayar, bu defa önce saydıklarını unutur. Beklediler hakkettiler, babası meraklıydı aldı,  giderken yazdırdılar siparişleri alındı, cepten aradılar  bir iki ilave ettiler aldı, gördüğünü aldı,  ucuz buldu aldı,  hediye den artan oldu çocuklarına verdi . Ne desin çocuk:</div>
<div id="_mcePaste">- Ne getirmedi ki, saymakla bitmez.</div>
<div id="_mcePaste">Diyor,  sayamıyor işte&#8230;</div>
<div id="_mcePaste">&#8230;</div>
<div id="_mcePaste">1940 lı yıllar ilçede nüfus onbinin üzerinde üç ilkokul var, birisi üçüncü sınıfa kadar, güzün okul açıldığında  öğretmenler mahallelere  kayıda çıkıyor. Okulun nâmı var gelip çocuğunun kaydını yaptıran nadir. Halk &#8220;çocuklara  telkinat yok ,  ehem mühim yok, benim cici köpeğim hav havı öğretiyorlar.&#8221;diyor, okuldan bir şey beklemiyorlar.  Okulun öğretmenlerinin dünyası ayrı , çocukları da yokluyorlar. Bayram yılbaşı birşey vesile ediliyor, eğlence davul trampet  vuruluyor,  yavrukurt  müsamere yerli malı etkinlikleri sürüp gidiyor.</div>
<div id="_mcePaste">Sınıflar kalabalık, sınıflarda ellibeş atmış kişi, kız öğrenci sayısı sınırlı, ancak öğretmenin  ehli maaşın bir de  hatırlı bir kaç ailenin kızı okula devam ediyor. Her sınıfta ön sırada  üç beş öğrenciyi geçmiyor. Okula kızı giden aileler de müteyakkız dikkatli,  her şey duyuluyor ya  anne dertte  aklı çocuğunda.  Hafta da altı gün ders  cumartesi  yarımgün öğleye kadar. Haftanın diğer günleri üç ders öğleden önce ikiders öğleden sonra,  öğrenci sabah öğle iki defa okula gidiyor. öğleyin evde karnını doyurup geri okula dönüyor.  Evden tembihliyorlar  &#8221;Doğru gidin, vaktinde gelin.&#8221;diye, öğrencilerin dönüş zamanında kulakları kapıda,  bir bekleyiş geldi gelecek can kopukluğu&#8230;  Gelen çocuğun da şöyle o değilden ağzı aranıyor. &#8220;Ne oldu, nasıl oldu bugün mektepte&#8230;&#8221;diye ,  kayda değer birşey olursa akşam yemekte konu oluyor baba da ilgileniyor.</div>
<div id="_mcePaste">Hatırlı ailenin birinin kızı okulda&#8230;  Günlerden bir cumartesi günü öğleyin kız okuldan dönecek, anne dikkatli bekliyor, kızı bir an önce gelse, kız gecikiyor,  saati belli,  ortalarda yok.  Tam yoklamaya gideyim diye  yürürken kapı önünde karşılaşıyorlar.  Şimdi geldi de , niye gecikti anlaması lazım. sıkıştırıyor:</div>
<div id="_mcePaste">-Kız kör olmayasıca  niye geç kaldın;  sana söylemiyor muyuz vaktinde eve gel, eğlenme oyalanma  diye tembih etmiyor muyuz  ha.</div>
<div id="_mcePaste">Deyince, kız bakıyor bunun arkasından küçük büyük bir şey gelecek , itip kakacaklar, hırpalanacak,  kendini savunur:</div>
<div id="_mcePaste">-Ey bugün cumartesi ya bayrak münasibi vardı, herkes benimle çıktı, hem onlar  daha yolda ben koştum geldim.</div>
<div id="_mcePaste">Der.  Evden  münasib ne oluyor, nasıl oluyor,  anası büyük çocuklardan sorup anlıyor; bayrak töreni yapıldığı, sınıfların  bayrağın karşısında sıralandığı,  istiklal marşı söylendiği, başöğretmenin konuşma yaptığını öğreniyor.  Mesele  kapanıyor.</div>
<div id="_mcePaste">&#8230;</div>
<div id="_mcePaste">Balkanlardan gelen göçmenler  Anadoluda Bursa ve Adapazarı&#8217;nı tercih ediyorlar.  Hasbelkader bir başka  tarafa yerleşenler, bir yolunu bulup buralara geliyorlar. Bu iki vilayette  göçmenlerden oluşan semtler beldeler köyler kurulmuş, bir arada örf ve âdetlerini sürdürüyorlar, yardımlaşıyorlar.</div>
<div id="_mcePaste">Salı cumartesi Adapazarı&#8217;nın pazarı. Alışveriş bu günlerde yoğunluk kazanıyor . Ulaşım müsait , çevreden ihtiyaçları için geliyorlar, işlerini alışverişlerini yapıp dönüyorlar. Böyle bir alışveriş günü muhacirin biri  Beldesinden  üç oğlu ile şehre geliyor.  İşlerini görüyorlar, gidecekler;  Çocukların karnı aç, kendisi de alışkın geldiğinde yemek yiyor bir değişiklik oluyor. O  gün dört kişiler  şimdi çarşı da  herhangi  bir yere nasıl girsinler, Bildikleri arada sırada uğradıkları mütevazi  bir yer var. Köşe bucakta , merdiven altında, lakin adam işi biliyor, eti biliyor. kasapları dolaşıyor bakıyor beğeniyor alıyor. Meraklı malzemeyi seçiyor  , usta  ocak başında  emek çekiyor; tamam bu yemek pişti demeden  servisi açmıyor. Kavurması taskebabı ile meşhur.  Sonra  nohut fasulye mevsim yemeği  pilav çorba vs. de var. Müşterisi belli, fiatları mâkul,  becerikli  sanatı geçiyor, yemekleri de bitiyor.</div>
<div id="_mcePaste">Muhacir daha nereye gitsin  kesesine de uygun, çoçukları oraya götürüyor. Selâm verip ocağa yöneliyor, ustanın hatırını soruyor , yemeklere bakıyor, taskebab ta mis gibi kokuyor. Geçiyor dört kişi bir masaya oturuyorlar , garson ikram olsun diye suyu  tazeliyor, ekmeği takviye ediyor, yemek sayacak;  babaları inisiyatifi ele alıyor  , garsona çocukları gösteriyor, çocuklar karınları aç yutkunuyorlar, büyüğünün boğazını eli ile  tutuyor;</div>
<div id="_mcePaste">- Buraa bir kuru.</div>
<div id="_mcePaste">diyor, ortancasının boğazını tutuyor;</div>
<div id="_mcePaste">-Buraa bir kuru.</div>
<div id="_mcePaste">Diyor,küçüğünün boğazını tutuyor;</div>
<div id="_mcePaste">-Buraa bir kuru.</div>
<div id="_mcePaste">Diyor , sıra kendisine geldi; bu defa  boğazını eliyle tutuyor ;</div>
<div id="_mcePaste">- Buraa taskebab.</div>
<div id="_mcePaste">Diyor,  yemekleri bol kepçe , kurulara salça istiyor.  Çorba yok, pilav yok, salata yok. onların  hepsi  evde var,  zaten eve gidiyorlar.  evin kıymetini bilsinler, evde yiyecek içeçek bol. ev bereketli,  burada bir değişiklik olsun,  öğrensinler, karınlarını doyursunlar.</div>
<div id="_mcePaste">Hesap dört porsiyon yemek ve ekmek , hepsi üçbuçuk kuruş ödeyiveriyor hep beraber neşe içinde memnun dönüyorlar.</div>
<div id="_mcePaste">&#8230;</div>
<div id="_mcePaste">1970 li yıllar İzmir, İzmirli kalender bir adam, oğlunu evlendirecek. Ne yapsın ihtiyaç var, düğün olacak,  alınacaklar var,  elbise çeyiz &#8230; Ev de liste yapar  hesabını bilmek istiyor. Gücünün yettiğini  alacak.  Düğün eşyası satan yerleri dolaşır,  şöyle bir iskandil eder anlar. Fiyatlarını uygun gördüğü yerlerle konuşur, biri ikisi  bekleriz tenzilat  da yaparız derler. Eh  hesap kitap netice tamam gibi; kız evine anlatırlar, onlarda uygun görürler.  Gün kararlaştırılmış kız evinden üç beş kişi,  kendi taraflarından iki üç kişi bir de çoçuklar. Çocuklar çok, çocuklar hüküm sahibi , anaları ile geliyorlar, bir şey de denilmiyor. Sabahleyin  erkence konuştukları anlaştıkları Konak&#8217;taki mağazaya giderler, düğün eşyasını alırlar, bir iki kalem mağazada bulamadıkları komşu dükkanlardan temin ederler.  Paketler poşetler koltuklarının altında eve dönecekler, durak yakın beldelerinin  arabalarının güzergahına  çıkacaklar, binip gelecekler.</div>
<div id="_mcePaste">Denizi geçtiler,  Mağazadan hesablı aldılar, cebinde biraz parası da kaldı. Bir vasıtaya binecekler gideceklerde;  çocuklarda bir huzursuzluk var. simit çörek istiyorlar, acıktık diyorlar.  Kız evi ne desin  annesi babaannesi çocuklarına simit almak için bakınıyorlar&#8230;  Bu  kaynananın ağırına gidiyor,  kız evi bunlar bu gün bize güvendi geldiler ,  ikram etmek lazım.  Bey&#8217;ine &#8220;Efendi bunlar  bugün bizim misafirimiz çocuğa çoluğa  bir çorba mı içirsek.&#8221; Diyor.  Adam ne  yapsın;  hane halkının  dünürlerin hepsi sırtında , karısı da çorba mı içirsek diyor.  Yapacak başka bir şey yok. &#8220;Eh bir yere girelim bâri.&#8221;diye geveliyor.  Biraz bir şey arttı cebinde para var da  neticesi olur. Ondan emin değil. Yakınlarında  bir lokanta  var da  nasıldır baksak filan derken  birisi &#8220;Şuraya girelim .&#8221;demesin mi;  giriyorlar, çocuklar hurra koşup görkemli bir masaya yerleşiyorlar.</div>
<div id="_mcePaste">Dışarıdan pek bir şey anlaşılmıyor da içerisi debdebe saltanat , tarihi bir kebabçı, İstanbul&#8217;un  &#8221;Konyalı Lokantası &#8221; gibi anlı şanlı bir yer galiba .  Pişman oluyorlar fakat girmiş bulundular, adam artık kendi vahdetinde değil  çıkamıyor. Garsonlar koşuyorlar karşılıyorlar  koltuk sandalye getirip masaları birleştiriyorlar kadınları çocukları oturtuyorlar, masayı  da donatıyorlar.  Adam sıkıntılı garsona gidiyor, &#8220;biz bu  getirip  masaya koyduklarınızı  istemedik ki. Biz çorba içeçeğiz .&#8221;diyorsa da: garson; &#8221;Beyefendi onlar Müessemizin ikramıdır.&#8221;Diye cevap  veriyor. Adam  bu  &#8221;Müessesemizin ikramıdır&#8217; &#8216; sözünü duyunca pireleniyor,  bizden bunu fazlası ile çıkarırlar  diye endişesi artıyor .</div>
<div id="_mcePaste">Garson  karşılarında çorba sorar; &#8220;Size çorba olarak  ne getireyim.&#8221; herkes birbirinin yüzüne bakar.  Cevab yok;  &#8221;Size  en iyisi  sipesiyal çorba alayım.&#8221; der.  oturanları sayar şu kadar çorba sipariş eder.  Çorbalar gelir herkesin önüne konulur,  Çocuklar bir iki kaşık alır  karınları doyar  bu sefer başka şey isterler.  Kız tarafından çorbasını bitirenlere ; yarım ağız  Buyurun bir şey yiyin  çekinmeyin demek  zorunda kalınır.  Onlarda anlıyorlar da yine de bir şey daha istemek zorunda kalırlar.  Garson da onlara günün yemeğini tavsiye eder.  Dünürlerden bir iki kişiye  kaynanaya da  sipariş edilir.  Yemek gelir önlerine konur günün yemeği kenarına garnütür patates pilav sivri biber domates dilimleri  konmuş,  çok süslü,  görünümü şahane&#8230; Eh bir kaç kişiye daha isterler. çocuklarda ister. Neyse dünürlerden birisi  &#8221;Siz annenizin yemeğinden yiyin bakayım.&#8221;Der  sert çıkar, bu sefer tatlı  isterler, ipin ucu kaçtı  çocuklara bir iki tatlı gelir.  Kadınlara size  de tatlı alalım falan denir, bir iki tatlı daha gelir . Hesap yükünü tuttu, Efendi kayınvalide dertte  neden sonra kendilerine  gelip  hesabı istiyebiliyorlar.</div>
<div id="_mcePaste">Çorba sipesiyal  şu kadar adet dışarıdaki kebabtan pahalı,  günün yemeği şu kadar adet  çorbadan pahalı,  tatlı şu kadar,  sonra servis  KDV ilave  hesap  ortaya çıkar;  &#8221;Şu  kadar.&#8221;derler. Hesap kabarık  Adamın cebindeki paranın iki üç misli,  Kız evi çevresinde adam ne desin ,  karısına  işaret eder,  beraber  hesap için kasaya giderler, Kadına çaktırmadan :</div>
<div id="_mcePaste">-  Hanım  hesap şu kadar dediler biliyorsun, cebimde şu kadar var, sen farkettirme kolundaki bilezikleri sıyır şimdi bana ver, bakalım sonra ne ederiz.</div>
<div id="_mcePaste">Der, kadın kolundaki bilezikleri çıkarıp verir. Kasada anlatırlar, kasadaki adam &#8220;Tabii hay hay. &#8220;der; garsonun biri ile adamı  yakın bir sarrafa gönderirler  bilezikleri satar gelirler,  hesabı öderler.</div>
<div id="_mcePaste">Rahatlarda bu sefer aklında dünürler. İnşallah anlamamışlardır, karısına fısıldar:</div>
<div id="_mcePaste">- Bilezikler gitti de inşallah dünürler farketmemiştir.</div>
<div id="_mcePaste">Der. Evdeki hesap  çarşıya uyacaktı, bir adım ileri gidemediler, çocuklar acıktıklarını hissettiler simit istediler  bir arıza  çıktı, pahalıya mal oldu hepsi bu. Eve gelirler, kız tarafını evlerine uğurlarlar,  oturur bu sefer daha dikkatli hesap yaparlar,  tedbir alırlar  neticede düğünde gününde zamanında kazasız yapılır.</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/cocuklar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Alışveriş</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/alisveris/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/alisveris/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Dec 2010 22:50:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[aerobik]]></category>
		<category><![CDATA[Alışveriş]]></category>
		<category><![CDATA[alışveriş merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[bowling]]></category>
		<category><![CDATA[dükan]]></category>
		<category><![CDATA[hesap]]></category>
		<category><![CDATA[indirim]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kasa]]></category>
		<category><![CDATA[kuaför]]></category>
		<category><![CDATA[kuyruk]]></category>
		<category><![CDATA[mağaza]]></category>
		<category><![CDATA[market]]></category>
		<category><![CDATA[para]]></category>
		<category><![CDATA[proje]]></category>
		<category><![CDATA[sinema]]></category>
		<category><![CDATA[strike bowling]]></category>
		<category><![CDATA[ticaret]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=905</guid>
		<description><![CDATA[Alışverişe çarşıya çıkıp, birkaç dükkan dolaşıp ihtiyaçları temin ediverme devri geçti. Belki ekmek yanında şu bu birkaç kalem yakındaki bir yerden alınabiliyor da, fakat bilhassa şehirlerde aylık haftalık alışveriş indirim kampanya endeksli. Kadın erkek kalabalık bir alışveriş tiryakisi kalabalığı çevrede ulaşılabilecekleri işyerlerinin mevsimlik aylık haftalık indirim günlerini takip ediyor. Sonra gününde zamanında uğrayıp almak kalıyor. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/12/alisveris.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-906" title="alisveris" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/12/alisveris.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p>Alışverişe çarşıya çıkıp, birkaç dükkan dolaşıp ihtiyaçları temin ediverme devri geçti. Belki ekmek yanında şu bu birkaç kalem yakındaki bir yerden alınabiliyor da, fakat bilhassa şehirlerde aylık haftalık alışveriş indirim kampanya endeksli. Kadın erkek kalabalık bir alışveriş tiryakisi kalabalığı çevrede ulaşılabilecekleri işyerlerinin mevsimlik aylık haftalık indirim günlerini takip ediyor. Sonra gününde zamanında uğrayıp almak kalıyor. Araba var, bedava otopark var, müşteri servisi var, bir de bir sürü problem var… Hesap hesap bir istifade de yok; astarı yüzünden pahalıya geliyor.<span id="more-905"></span></p>
<p>Bir Pazar günü ikindi vakti alışveriş merkezine gidilecek, arabası belli, ücretsiz müşteri servisi karşıdan da geliyor… İşaret veriliyor, sürücü görmüyor, fakat zaruret var illaki gidilmesi lazım, servisin güzergâhı belli dönüp gelecek az aşağıdaki köşeden tekrar geçecek. Gidip bekleniyor, döndü geliyor bu defa yola iki adım öne inip işaret ediliyor, araba duruyor… İçinde de kimse yok, radyo açık sürücü yüksek perdeden müzik dinliyor. Müzik bitiyor maç neticeleri veriliyor. Hayret bu Türkiye liglerinin neticeleri değil; İngiltere, Almanya, İtalya liglerinde oynanmakta olan maçların bilmem kaçıncı dakikadaki sonuçları veriliyor. Hangi radyo ise şaşıyorum, üzülüyorum. Demek ki talibi var, dinleniyor ki yayınlanıyor. Neye lazımsa dertleniyorum. Şu yaşın sahibi olduğum halde bir yaşıma daha giriyorum.</p>
<p>Daha başka müşteriler de biniyorlar, servis alışveriş merkezine geliyor, herkes iniyor; sürücü maç meraklısı radyoyu kapatıp inecek mi takip ediyoruz ya… Sürücü inmiyor. Koltuğa yerleşiyor. Torpido gözünden bir spor gazetesi çıkarıyor, içinden bir sahife çekiyor. Radyo açık, bir başka servis sürücüsü de geliyor yanındaki koltuğa oturuyor, kafa kafaya veriyorlar. Sıkıntılı halleri de var, kulakları neticelerde, çalışmalarını sürdürüyorlar. Bunlar servis sürücüleri…</p>
<p>Alışveriş merkezleri kendi tabirleri ile ile yaşam alanı, halkın alışveriş ve eğlence ihtiyaçları için tesis edilmiş; alışveriş eğlence ile eşleştirilmiş, hafife alınmış; yine söyledikleri gibi zengin seçenekler sunan yer. Çevre halkının rahat bir ortamda güvenle kolayca alışveriş yapabileceği yer, iş yeri, mağaza, market, yanında kafeterya restoranları, sineması, çocuk oyun salonları, fitness ünitesi ve diğer soysal aktiviteleri olan yer. Danışma, güvenlik klima, seyir asansörleri, yürüyenleri merdivenleri, kamera ve dahili yayın sistemleri olan kombine.</p>
<p>Yeni alışveriş merkezlerinin hepsinde modern görkemli yapılar tercih edilmiş. Çoğunlukla hazır giyimden aksesuara, ev dekorasyonundan elektroniğe aranan her şeye yer verilmiş. Bir kısım alışveriş merkezlerinde yılın 365 gününde indirimli fiyatlarla alışveriş imkânı olduğu duyurulmakta. Hepsinde yeme içme, tadına varılacak özel konseptli kafe ve restoranlar ile çalışanların günün yorgunluğunu ve stresini üzerlerinden atabilecekleri sağlık spor üniteleri ve çeşitli “club”ler ile bütünleşmiş alışveriş ortamı esas alınmış. Ücretli ücretsiz birkaç sinema ve müzikle birlikte düşünülmüş; alışveriş de zarfından çıkarılmış, saptırılmış.. Avrupada nasıl alışveriş ediliyorsa kopya edilmiş, bize uygun bir ıslahat da yapılmamış.</p>
<p>İnşaat sektörünün güçlü kuruluşları özellikle dünyanın önemli merkezlerindeki faaliyetleri takip ediyorlar. Medyada basında yer verilen tanıtımı yapılan New York, Londra, Tokyo gibi şehirlerdeki devasa iş ticaret ve kültür merkezleri ile ilgileniyorlar. Her biri kendi imkânlarıyla hemen veya finansmanı sağlandığında başlayabilecekleri karlı benzer projeler üzerinde çalışıyorlar.</p>
<p>İstanbul’daki alışveriş merkezleri de işte bu firmaların organize ettiği, inşaatını yaptığı, işlettiği merkezler. Beyoğlu, Şişli, Beşiktaş gibi yerlerde elverişli uygun nispeten büyük yer bulunamadığından; şimdi buldukları her yer için proje hazırlıyorlar. Başta bir kabul, espri, üslup belirlenip çevre için, arabalı müşteri için, indirimli fiyatlarla satış yapacak firmalar için uygun işyeri hüviyetinde mağaza hizmet üniteleri ve açık kapalı alanlar tasarlıyorlar. Aşağıda otopark sonra bir taraftan çıkış verilerek kotun altında market, zeminde mağazalar, ikinci katta hizmet üniteleri,üçüncü katta restoran vs, sonra  küçük büyük üç beş sinema, sanat merkezi, galeriler, salonlar… Proje bu.</p>
<p>Sonra finansman temin edildiğinde inşaat başlatılıyor. Arkasından reklam tanıtımı ‘karlı yatırım”. Gelin bakın konuşalım.Kiralar dolar bazında..’Siz alın.Biz kiraya verelim.Şu kadar sabit kazanç.’ Para kazanın acele edin… Bu arada inşaat yükselir, sağlam görünüşlü güzel bir yapılanma ortaya çıkar, kaliteli malzeme kullanılmıştır, süs, ziynet, yaldız, cila, ışıklandırma… Gelecek beş yedi yılın ihtiyacı da nazara alındı proje büyük tutuldu ya; çoğu zaman satıştan istenilen netice alınmaz. Satılmayan yerler, kiraya verilemeyen yerler var. alışveriş merkezleri açılır. Bir ümitle gelen tezgahını kurar faaliyet başlar. Firmalar aradıklarını bulmuş olsalar da bulamasalar da boş yerlerin kalmamasını arzu ederler.Hem boş kalmasın hem de rakip olmasın isterler.</p>
<p>Bir İstoç, bir Perpa alışveriş merkezi ise ancak yıllar sonra bir seviyeye gelebildiler. Esnaf her şeyden şikayetçi bir de çevre halkının kendilerinden alışveriş etmediğinden yakınıyorlar, herkesin bildiği tanıdığı yer var. İstanbullu pul biber almak için Eminönü’ne gidiyor. Gözlemciler esnafın daha farklı ürünlere yönelmesi gerektiğini ifade ediyorlar.’ Kıyafette müşteri tarafından tercih edilen markaları esnaf tespit edip çeşidine ilave etmeli.’ diyorlar. Bir kısım müşteri meraklı gidiyor dolaşıyor gözünün tuttuğunu bulduğu yerden alıyor.</p>
<p>Burası alışveriş merkezi aşağıda yukarıda işyerlerinde faal oranı çok, arada müşterisi nispeten az yerler de var. Projede belli kısım için hazırlanmış yerlerin bir kısmı boş. Emlakçı, dernekler, hesapta olmayan dersane, sürücü kursu, muhtarlık oralarda yer tutmuş, ahenk te kalmamış. Yalnız aşağıda market canlı bir faaliyet içinde ürün iniyor. Müşteriler giriyorlar poşetlerle çıkıyorlar. ‘Al gülüm, ver gülüm’ marketler çalışıyor.</p>
<p>Alışveriş merkezlerinin olmazsa olmazı marketler, bu marketler gıda ihtiyaç maddeleri marketi olabildiği gibi, yapı malzemeleri marketi, elektronik eşya marketi de olabiliyor. 1950li yıllarda İstanbul’da Laleli’de Migros’u görürdük, yıllarca kaldı bir arpa boyu yol alamadı. Ankara’da GİMA iddia ile ortaya çıktı, üç beş yere açıldı öylece kaldı. Türk işçisi yurt dışına gittikten sonra bir market edebiyatı başlattı, tanıttı. Marketler 1980li yıllarda mübalağalı gelişmeler kaydettiler. Önce büyük şehirlerde çoğaldı, il merkezlerinde açıldı, ilçelerde bile açılmaya başladı. Yine bu yıllarda hatırlıyorum Adapazarı Dörtyol’da market açıldı. İlk gün Adapazarılı marketi boşalttı. Ucuzluktan faydalanalım diye… İstanbul’da bir yer açılacak olsa trene binip ucuz ne varsa bir şeyler almaya gidiyorlardı. Şimdi ayaklarında market açıldı ne varsa bedava diye eve taşıdılar. Bir daha açıldı, beş daha açıldı çoğaldı yaygınlaştı; market kaldı başka bir şey kalmadı.</p>
<p>1950li yıllarda mesleklerden koşumcu, semerci, mutaf, nalbant, sobacı, bakırcı, tenekeci, demirci, tüfekçi, yemenici, tuzcu, kilci de vardı görürdük. Çarşıda önlerinden geçerdik, kendi kendilerine kayboldu gittiler. Marketle birlikte 1980lerden sonra bakkal manav kasap sarsıntı geçirdi, kendilerine de gelemediler. Terzi manifaturacı eridi, semt pazarları daraldı, satışları düştü etkilendiler. Market onlara rakip oldu, büyük kitleyi ele geçirdi.</p>
<p>Kayıt tutuyor, fiş kesiyor ya ülke ekonomisinin ve Maliye Teşkilatı’nın el üstü tuttuğu market sabahtan gece 22lere kadar düzenli hizmeti getirdi. Sözde de olsa müşteri memnuniyeti ön planda, ödeme kolaylıkları, kredi kartı hacminin artışı, ürün çeşitliliği, indirim kampanya uygulamaları, iade garantisi, ürün tadım tanıtım ve ücretsiz müşteri servisi vs ile oldukça sağlam bir yer edindi.</p>
<p>Marketlerin fiziki alanı, iş hacmi büyümeye başladı, kasa adedi çoğaldı, kuyruklara çare bulunmaya çalışıldı. Kasiyerler kapıda sıralı; kapılar otomatik hava cereyanında etkileniyorlar, ilgilenen de yok. Bunlar genç delikanlılar, farkına da varmıyorlar. Bir orta yaşlı kasiyer de aralarında görülmüyor. Demek ki kopan gidiyor. Market arabaları, sepetler, ürünler, raflar, reyonlar, bölmeler, depo, içerisi dışarısı bir hengame… Burasının tertibi düzeni hamallığı kalabalık çalışan gurubuna ait, iki ekip olarak devamlı hizmeti yürütüyorlar şefleri başlarında. Küçük büyük arabalarla kamyonla tırla ürün geliyor, arka kapıdan depoya iniyor, yerleştiriliyor, istif ediliyor. Market reyonları say sayabildiğin kadar. Gıda maddeleri, et, tavuk, balık, sebze, meyve, meşrubat, çikolata, şekerleme, kuruyemiş, ihtiyaç maddeleri, temizlik maddeleri, zücaciye, ev eşyası vs. daha neler… ürün kodlama, etiketleme, yerleştirme, rafta takip, depoda takip… İndirim, kampanya ilanı… Karlı ürünler başköşede, göz önünde… Almayacak olan alıyor. Çocuklar ağlıyor, gördüğü bir şeyi istiyorlar. Akşama doğru müşteri artıyor.</p>
<p>Kasalarda kuyruklar başlıyor. Ekspres kasa birkaç ürün alanlar, parasını nakit ödeyecek olanlar için – beklemesinler diye… ekspres kasa kuyruğunda ilköğretim okulu öğrencileri ellerinde iri çerez paketleri öteki kasa kuyruğundaki arkadaşlarına sesleniyorlar. “biz de bowlinge geldik.” diyorlar. Zaten bu marketin servis araçlarında, köşe başındaki panolarda ilanatlar var. Falan marketten şu miktar üzerindeki alışverişlerde bir oyun bedava bowling… çocuklar anasında babasından bowling kartını almış veya cebine bir miktar para koymuş şimdi çerezi de aldı. Bowling salonu marketin üstünde çıkacak, oynayacak…</p>
<p>Burasını eğlence merkezi diye isimlendirmişler. Bu bowling ailece keyif alınacak bir oyun diyorlar. Spor dalı “strike bowling” eğlenceye dahil edilmiş. Özenle düzenlenmiş bir salon, taban özel malzeme ile kaplı, akustik ışıklandırma kusursuz görünüyor, uzay üniteleri gibi dekor ve değişik gizemli oturma guruplarının ortasında yan yana üç ayrı bowling bandı. Saha salonda yer aldığı şekliyle tam otomatik, top usulüne göre orta parmakla yuvarlanıyor, her top atışta sesler, ışıklar, inen kalkan ekipmanlar ve hedefte sıralı lobutlardan devrilenler; oyun bu… Üç bandın birinde belki de erkete iki üç çocuk devamlı oynuyorlar, bir nevi gösteri yapıyorlar. Bir bakıma tanıtım oluyor. İlk defa gelenlere hizmet içi eğitim veriyorlar.</p>
<p>Ayrıca yukarıda restoran, aynı katta cafe, bilardo salonu, perde ekranda maç izleme bölümü, oyun makineleri, çocuk oyun salonu ve langırt bulunuyor. Duvarlarda afişler; sporcu kıyafetiyle bağıran bir genç kızın resmi, bowlingde şampiyon olmuş, resmin altında adı soyadı ve imza için geleceği tarih yazılı… Sürpriz hediyelerin verileceği ilan ediliyor.</p>
<p>Bir oyun hafta içi 6 lira, hafta sonu 8 lira; iki oyun alana bir oyun bedava veriliyor. Şirketlere özel fiyatlarla turnuva düzenlenebiliyor. Çocuk salonunda çok özel animasyonlarla doğum günü partileri verilebiliyor. Spor ticarileştirilmiş, bowling cafe tesisi için uğraşmaya lüzum yok. Piyasası var. Firmalar bir araya gelmişler, mimarisi, projesi repertuara alınmış, gösterilen yerin durumuna göre bir iki rötuş yapıp birisine karar veriliyor. Eğlence yerleri “Donatıları İmalatçıları” oluşmuş, lisans, patent almışlar. Biri birisini, birisi diğerini yapıyorlar. Yapamayacakları yok. Ses, ışık, görüntü sistemleri profesyonel bir müzik firmasından; grafik, sinyalizasyon ve  ekipmanları uluslararası bir firmadan… Bunlar birleşmişler kendilerini çözüm ortakları olarak takdim ediyorlar. Para varsa para; her yere nasıl bir tesis kurmak gerekiyorsa” Biz biliyoruz. Kuralım” diyorlar. Projelendirmeye, uygulamaya, hizmete hazırlar.</p>
<p>Bowling eğlence olmuş, buraya kadar da gelmiş. Eskiden çadırlarda sigaralara kasnak attırmaktan, lunaparkın atış poligonlarından, tilt langırt salonlarından, cafeli halı sahalardan farklı değil. Şimdi burada, alışveriş alanları yanında üstünde aynı işlevi görüyorlar. İlköğretim öğrencileri bile rağbet ediyorlar. Para varsa gelsin oynasın; yoksa yine gelsin seyretsin serbest…</p>
<p>Alışveriş merkezlerinin vazgeçilemeyenleri, aerobik üniteleri, fitness salonları solaryum, çiçekçi ve kuaförler. Kuaförlerin işi gücü yenilik, yurt içindeki yurt dışındaki yeniliklerle ilgileniyorlar. Yeni üslup, yeni dekor, yeni tezgah ve malzemeler, yeni yeni hizmetler. Vaktiyle 1980li yılları hatırlıyorum. Adapazarı Şerefiye Camii civarında caddenin birinde, işyerinin birinci katında kuaför salonundan koca bir duvar ilanı sallandırılmıştı. Şaşırmış not almıştık. İlanla duyuru  yapılıyordu:</p>
<p>“Metin Güzellik Salonu; saç kesme, gelin saçı, bukle, perma, röfle, boya, saç bakım, ağda, plastik kaynak… Mutaassıb hanımlara özel salonumuz vardır.”</p>
<p>Erbabı anlar da biz hayret etmiştik. Yani bu kuaför saç kesecekse bunlar  ne diye…? Bu defa 2010 yılında sektörde gelişmeler olmuş ki; İstanbul’da bir mahalli gazetedeki kuaför açılışı haberinden “Müşterilerin ruh hallerine bağlı olarak değişiklik istemekte oldukları, mesleğe olan ilginin hiç eksilmediği, gün geçtikçe kuaförlere olan ilginin artış gösterdiği” ifade edilmekte; gazete ile birlikte verilen el ilanına göre hizmetlere ilaveler yapıldığı görülmektedir. İlanda alt alta yaızlan: “Fön, Brezilya fönü, kesim, röfle, Balyaj, boya, çıtçıt, gelin başı, türban bağlama, saç kaynak, kaş, bıyık, topuz, masaj, perma, okyanus dalgası, manikür, pedikür, gölge, kaş kirpik ekleme, saç bakım” hizmetleri verilmekte olduğunu ayrıca nitelikli ürünlerin satıldığını okuyoruz.</p>
<p>Yine ifadeye göre yakın geçmişte yıllara göre talep artışında değişen şartlar ile çalışma hayatında bayanların aktif olarak yer almalalarının payının büyük olduğu ifade dilmektedir. Kuaför firmalarının her b,iri diğerlerinden farklı olarak bir yeniliği öne çıkarmaktadır. Mesela bir firma ipek kirpik yaptıklarını, bu işlemi yapan birkaç firmadan biri olduklarını duyurmakta; uygulamanın detaylı bir işlem olduğunu, görünüm olarak da bayanlarda çok ilgi çekici durduğunu, özellikle son zamanlarda hayli rağbet edildiğini, üç aylık periyodik bakımla işleme süreklilik kazandırıldığı… anlatılmaktadır.  Belgeli usta öğretici alışveriş merkezindeki kendisine ait salonda şu kadar yıllık tecrübesiyle ve tüm bayan ekibiyle talep üzerine hizmete devam etmekte olduğunu duyurmakta; randevu için telefon numarası vermektedir.</p>
<p>Alışveriş merkezinde katlarda aralarda yukarıda pastane cafe restoran yeme içme üniteleri ve aralarında simit sarayı. Simit sarayı zinciri faaliyetlerini sürdürüyor. Birisi bir yer açıveriyor. Simit sektörü oluştu fakat simit de simitçilikten çıktı. Siz Kazım Usta’yı nereden bileceksiniz, rahmetlik oldu da iyi ki bu olanları görmedi. Simitleri kapışılırdı. “Simit gevrek, Eskişehir unundan – yeni çıktı fırından, simit 5 kuruş.” Namlı usta, namlı simit; satanlar kazandı, kendisine ancak bir idare çıkarabildi. Şimdi mühendisler bir takım gerekçelerle simidi yeniden dizayn ettiler. Her firma kendilerine ait simit ünitelerinin hamurunu merkezi bir yerde hazırlıyor, oradan servis yapılıyor. Önce toleranslar hesaplanıyor hamur hemen tüketilirse veya ertesi güne kalırsa kabulleri nazara alınıyor; bildiğimiz susamlı simit yerine çeşitli simitler yapılıyor. Kaşar, sucuk, salam, vs. konuluyor, simitte simitlikten bir şey kalmıyor. Zaten fırınları elektrikli, doğalgazlı, fırınlara hamur giriyor, şipşak çıkıyor. Vitrine yerleştiriliyor, kasa fişi getirene tezgâhtar simidini veriyor, içecek soğuk sıcak hazır. İşyeri  ve çalışanlar eğitimli ve rengarenk üniformalı…</p>
<p>Alışveriş merkezleri sinema, sağlık, spor üniteleri ile bütünleşmişler.Sinema üç beş yedi, ayrıca ücretsiz yazlık sinema ve canlı müzik…Bir erkek bir kadın ellerinde birer aygıt katlarda icraat yapıyorlar. Pek farkında olan da yok. Herkes yoğunlaştığının, aradığının peşinde oraya oraya koşuşturuyor. İşini görüp dönüyor. Zamanı yok acele etmezse masrafa girecek ve gecikecek.</p>
<p>Antepli kiminin biraz ehli dünya tarafı vardır. Karlı alışveriş etmeyi, para kazanmayı, harcamayı severler. Meraklıdırlar. Çevreyi araştırırlar, sorup öğrenmezlerse rahat edemezler, öğrenir tatmin olurlar. Kalıpları vardır, ona uydurur, hüküm çıkarırlar, yorum yapar, tavsiyelerde bulunurlar.Merak bu ya yine Anteplinin biri birisine kazancını sormuş; Adam iftihar ederek ‘ Emekli maaşı ile’ geçindiğini söylemez mi. Beğenmemiş; bir soru daha ‘Başka gelirin var mı?’ Adam yok deyince ne desin ‘Nasıl geçiniyorsan geçinir gidersin de hısıma akrabaya yardım edemezsin, diyebilmiş. İşte Antepli Alışveriş merkezli düşünüyor. Yani şimdi bu adam alışverişe çıkmayacak mı? Hesaplı bir şey gördü almayacak mı? Kampanya var indirim varsa evine ekstradan bir iki şey götürmeyecek mi? Alacaksa maaşı yetmez. Emekli maaşı yetiyor diyorsa bu adam çarşıda pazarda nasıl geziyor.</p>
<p>Anteplinin bol kazancı, ek geliri olsa sanki kendisi yakınına yardım mı edecek…Göz ardı ettiği bir şey var. ‘kazancı çok olanın kendine göre masraf yerleri, projeleri olacak onlara öncelik verecek. Yine de yardım için imkanı kalsa bile çocuğu çoluğu, eşi dostu, nefsi şeytanı yardıma müsaade edecekler mi, sonra günümüz ekonomisinin hedefi sıcak para…Yatırımcılar mali kurumlar borsa, sıcak paranın peşinde…Onlar parasını elinden çekip almayacaklar mı?  Onlardan parasını nasıl kurtarabilecek. &#8221;‘Parayı nereye götürüyorsunuz buraya getiriniz.&#8221;’ Diyorlar.Sanki onlar kazanmış. &#8221;‘Çok yatırın çok kazanın.&#8221; diyorlar. Bu çok kavramı işi çığırından çıkarıyor. Buraya götürüp versin de çok mu kazansın; elbette yakınlarından desteğe ihtiyacı olan vardır. Oraya mı yardım etsin. Ne etsin mesele bu…</p>
<p>Gönüller zengin değil ya, rakamlar da insanı tatmin etmiyor. Hayal kuruyor, gerçekleşmesini istiyorlar; zemin kaypak, risk var…İş adamı alnının akı ile başarmak ister de ortalarda dolaşan kötü niyetliler var.Kim neyi nasıl gerçekleştirecek. Bakarsın ummadığın yerden arıza, ihmal, ihanet çıkar. İşler zaten birbirine bağlı netice alınamaz. Diyelim şartlar oluştu gerçekleşti. Bir büyük imkanın sahibi oldular. İşte burada da paralı ekonominin kendilerini bir yere kadar götürebildiğini anlarlar. Daha başka şeylerin de farkına varırlar. Karın kazancında fazla bir değeri olmadığını görürler.Bir şeyler de yapmakta isterler de artık bağımlıdırlar. İmza attılar, mukavele yaptılar, taahhüt ettiler. Şimdi yapabilecekleri bir şey kalmadı. Her şeyin farkında oldukları halde, güçleri yetmedi çare de bulamadılar, bile bile devam edecekler.</p>
<p>Özetle alışveriş zarfından çıktı. Alışveriş merkezleri işi hafife aldılar. Eğlence ile bir tuttu sulandırdılar. Alışverişin içinde ortasında bulunanlar kazanç sağladılar bir seviyeye geldiler. Bir şeylerin farkına herhalde varmışlardır. Islahı için düzeltmek için de gayretleri olmadıysa kolayı tercih ettilerse;   ekonomi sırtlarında bostan beygiri gibi dönsün kazansın dursunlar ve beklesinler.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/alisveris/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Edeb</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/edeb/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/edeb/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 10 Oct 2010 14:16:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb ya hu]]></category>
		<category><![CDATA[edebsiz]]></category>
		<category><![CDATA[Edep]]></category>
		<category><![CDATA[güzel ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=876</guid>
		<description><![CDATA[Mahallede feryat figan , bir kadın öfkeli  bağırıyor  yırtınıyor : -Hakkımı yediler,  Benim hakkım , hakkımı isterim. Herkes bir köşeden seyrediyor, kadına nedir ne istiyorsun soran yok. Birisi yabancı etkilenmiş, yardım edecek, seyredenlere sorar: -Kadının hakkı niye verilmiyor . Der.  Anlatırlar az ilerde bekçi ile polisin arasında kuzu kuzu giden adamı gösterirler: - Kadının istediği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/10/edebyahu.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-887" title="edebyahu" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/10/edebyahu.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/10/edebyahu.jpg"></a>Mahallede feryat figan , bir kadın öfkeli  bağırıyor  yırtınıyor :</p>
<p>-Hakkımı yediler,  Benim hakkım , hakkımı isterim.</p>
<p>Herkes bir köşeden seyrediyor, kadına nedir ne istiyorsun soran yok. Birisi yabancı etkilenmiş, yardım edecek, seyredenlere sorar:</p>
<p>-Kadının hakkı niye verilmiyor .</p>
<p>Der.  Anlatırlar az ilerde bekçi ile polisin arasında kuzu kuzu giden adamı gösterirler:</p>
<p>- Kadının istediği Hakkı bu, arsız hırsız mahalleli de bıktı, yine kimbilir ne yaptı, şikayet var galiba, götürüyorlar işte&#8230;</p>
<p>Derler. Bu defa :</p>
<p>- Peki bu kadın kim ?</p>
<p>Diye sorunca:</p>
<p>- Hakkı&#8217;nın edepsiz.</p>
<p>Diye cevap verirler.  İşte  hayat bu  her yerde edeb aranır  istenir de nerede edebli ile  karşılaşacaksın.  Velakin kim bir edebsizlik yaparsa  çevresinde de kimse kalmaz, herkes bir kenara çekiliverir.</p>
<p><span id="more-876"></span>Hayat, hayatın gayesi, nereden geldik nereye gidiyoruz, dünya ne  ahiret ne, güvenilir bilgiler, bilgide öncelikler, ortamın zamanın dinamikleri pratikleri ile ilgili  kökü önceki kuşaklardan devralınan süzülmüş arınmış nitelikli bilgiler vardır. Bu kaideler doğal olarak toplumlara göre farklılıklar göstermektedir. Her toplumun farklı değer yargıları kendilerinin önem verdiği kuralları ile şekillenmektedir.</p>
<p>Toplumun çekirdeği insan harika bir yaratık. Aslında insanın cevheri sade olarak yaratılmıştır. Hayatının başlangıcındaki bir bebeğin âlemlerden haberi yoktur.  Âlemler çevresinde , âlemler sayısız ancak onlar  beşduyu ile  farkedilip öğrenilebiliyor,  idrak ve algılama ile haberdar olunuyor.</p>
<p>İşte çocuk doğar;  sadece ağlamasını bilir, hemen bebeğe meme verilir süt emmesini  öğrenir, hayat başlar.  Önce dokunma duyusu eli ayağı ile,  soğukluk nem kuruluk sertlik yumuşaklık âlemini hisseder. Sonra görme duyusu ile renkler ve şekiller âlemini görür seyreder. Daha sonra işitme duyusu ile sesler nağmeler âlemini duyar işitir. Tatma duyusu ile  lezzet dünyasını tanır.  Koklama duyusu ile kokulardan haberi olur.</p>
<p>Yedi yaşında çocukta temyiz  ayırdetme hassası yaratılır, bu safhada beşduyuya ilaveten bir takım oluşumların da farkına varır.  Sonra akıl ile gereklileri,  izin verilenleri,  imkânsızları bilir. bu safhada duyularıyle farkedemediği şeyleri akıl ile idrak eder. Anlar.  Aklın ötesinde birde basiret vardır., kalb gözü açılır,  onunla gaybı geleceği tahmin etmeye keşfetmeye başlar.</p>
<p>Çocuk buluğa erdiği erginlik yaşında artık  akıllanmıştır, birikimi olmuştur. Âlemleri tanımaktadır, temyiz kabiliyeti kazanmıştır. İyiyi kötüyü ayırt edebilmektedir ve basiret sahibidir. İnsan olarak   kendisine rehberlik edecek,  davranışlarına yol gösterecek  düşünce ve inançları teşekkül etmiştir. Özellikle toplum hayatı içinde riayet etme gereği duyacağı kuralları oluşmuştur. Buluğ çağına geldi ya, en önemlisi  sorumluluğu başlamıştır.</p>
<p>Sorumluluk başladı . Göz kulak gönül sorumlu,  Şimdi hâl ve hareketlerine, diline eline ayağına her zamandan daha fazla dikkat etmesi  lazım.  Başına hesapta olmayan kötü bir şeyin gelmemesi için edebli ahlaklı olması  kanuna nizama uyması gerekmektedir.  Uyacak uymasına da ancak insan yaradılışı icabı  nefisle şeytanla beraber&#8230;  Nefis kendisinin benliği işte;  emretmesini bilen  gerisine karışmayan nefis.  Rahatı kolayı tercih eden keyfınden eğlencesinden başka şey düşünmeyen nefis. Onun vasfı şeytanidir. Nefis  kişiyi azdırabilir. Nefsin ıslahı için çalışmalı,  herkes nefsinin emrettiği kötü arzularını yenmeye gayret etmelidir.  Nefse karşı çıkmak lazımdır. Ona uymak doğru değildir.  Nefsi baskı altında tutmalı,   sıkı bağlamalı  aman ha bağını çözmemelidir. Nefis tecrit edilmeli,  yalnız hakkı kadar verilmelidir.  Onunla baş etmek için hakkından fazla vermemeli, ihtiyacı giderilmeli,  azdırılmamalıdır.   Gözetim altında tutulmalı, her zaman onunla mücadele edilmelidir.</p>
<p>Nefsin aklı yoktur, onun noktayı nazarı değişiktir.  İtimat edilmez,  arzuları dinlenmez, çocuğa benzer  ondan bir şey öğrenmek mümkün değildir&#8230;  Kendi bildiklerinden belki ona öğretebilirsin . Yine de öğrenmek istemez, fakat hissen iyiye yanaşabilir. mesafe alır.  Kendini kınayan nefis olabilir.</p>
<p>Bir de şeytan var. İnsan için apaçık düşman. Doğru yoldakini yoldan çıkarmak, edebliye edebsizlik yaptırmak ister.  Mesleğinde ustadır, tecrübelidir, dahası kötü niyetlidir. Şeytanın  işi gücü herkesin zayıf tarafını tesbit etmek,   fırsat kollamak  doğru yoldan uzaklaştırmaktır.   Bunun için vesvese  verir,   şıkıştırır,  korkutur.  O  insanı görür insanlar onu göremezler,  insanın damarlarında dolaşır,  o kabiliyet ona verilmiştir.  İyiyi kötü kötüyü iyi  gösterir,  fesat çıkarır, süsler  ziynetlendirir,  dolduruşa getirir. hile ile ikna etmeye çalışır,   örnek verir.    Kendine karşı çıkıldığında ısrar etmez  hemen  başka alternatife gecer, arka arkaya kötülük oyunları sunar.   işini takip eder, inad eder, direnir peşine düşdüklerini ne edip edip saptırmaya çalışır. Ancak şeytanın hilesi zayıftır;  insanda akıl var,  idrak var,  iz&#8217;an var şeytandan olanı  anlar.  Zaten gücü yetkisi sınırlıdır. Abdestli namazlı tetbirli,  işi ciddi tutan kişi ile başedemez. Takat yetiremez.</p>
<p>Şeytanın gücü edebsize yeter.  Şeytan çağırır  o hemen koşar.  Halbuki şeytana aldanmamak, toplumda kolayı tercih  edenlere aldanmamak lazım. Kalabalıklar içinde gözünü kulağını gönlünü koruyamıyanlar  çoktur. Ayıplarını saklamayan, zamanı alıp götüren kendilerine bir şey bırakmayan  meşguliyet ve kötü itiyatlarından şikayetçi olmayanlar bulunur. Kimi insanlar soluk almadan konuşurlar, ağızlarından çıkana da dikkat etmezler. yerli yersiz gülerler kahkaha atarlar. Bunlar hesabı  verilecek şeylerdir. Bunlar bilmiyorlar âdet  edinmişler  yapıyorlar ,  hayatlarında özden esastan bir temel  de yok.   Edebi olmayan,  sınırlara tecavüz eden,  sapan saptıran  bu kişilerin  kendilerinden  de haberi yoktur.  Çünkü  bunları  bağlayan  şeytan  kıl ip ile bağlamış. Nasıl çözecekler. Nefsin kötü arzularından korunmak, Şeytanın tasallutundan emin olmak edebli olmakla mümkündür.</p>
<p>Edeb  asıldır esastır, sorumluluğu idraktir. Şemsiyedir kalkandır, tehlike musibet ve hoş olmayan şeyler için siperdir. Edeb usül olduğu için önceliği vardır. İlim edebten sonra gelir.  Rezilliği terk hüsnü itikat  ihlas ve faziletlerle ziynetlendikten sonra  sıra ilim tahsiline gelir. Faydasız ilim yerine zaruri geçerli bilgiler edinilir. Kargaşa tereddüt olmaz, ayak yere sağlam basar, göz aydın olur. Edeb güzel ahlak ve haya  sahibinin yolunu açar, dört nala mesafe aldırır. Nereye gittiklerini de bilirler, önden gidenlerden olurlar.</p>
<p>Büyüklerimiz;   &#8220;Edeblerden bir edebi muhafaza etmenin, yasaklanmadığı halde yapılmaması isteneni terketmenin zikirden tefekkürden efdal olduğunu.&#8221; bildirmektedirler. Edebin bir bakıma temeli vakti değerlendirmektir, vakit nakittir, hayır söylemek günah konuşmamak tavsiye edilmiştir.  Sükut edebdendir.   Yerinde zamanında konuşmak tabii ki gereklidir, söz kişiyi karakterize ettiğinden konuşurken dikkat edilmelidir. Çevreyi iyi izlemek değerlendirmek iyiyi kötüyü teşhis etmek,  hayrı  istemek  şerden kaçınmak; icabında tavır almak  gerekmektedir.   &#8220;Hayır iste komşuna hayır gelsin başına.&#8221;  Duaların bile en kârlısı umuma yapılan duadır.</p>
<p>Edebin pratiği örnek almaktır. Örnek alınacak olan iyi seçildikten sonra kendi hayatına  heyecanla uygulanmalıdır. İnsanlarla sık sık beraber olmak icab ederse sebeb meşru olmalıdır. Marufu münkeri bilmeli,  iyi işler yapmaya  edeb haya tevazu gibi gökçek huylar  edinmeye gayret edilmelidir. Edebli kimselerin yolda kalmayacakları hatırdan çıkarılmamalıdır.</p>
<p>Dikkatli olmak geniş zamanlı düşünmek lazımdır.  Tefekkür etmeli  kendine yeni yeni ufuklar  açmalıdır. Hak&#8217;tan gelen bir musibet olursa üzülmek olmaz. Bir sebebi vardır, imtihandır. Yeise düşülmez, yenilmişlik kabul edilmez. Hata ve kusurlar için tevbe kapısı daima açıktır. Yeter ki samimi olalım. pişman olalım.</p>
<p>Hepimizin edeble ilgili bir gayretimiz olmalı; bakarsınız göğsümüz hakka açılıverir. Rahat ederiz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/edeb/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

