<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Babamın Hikayeleri</title>
	<atom:link href="http://www.babaminhikayeleri.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.babaminhikayeleri.com</link>
	<description>İhsan Kelekçi</description>
	<lastBuildDate>Sat, 19 May 2012 15:44:31 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Usul</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/usul/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/usul/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 May 2012 05:44:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=1180</guid>
		<description><![CDATA[1950 li yıllarda bizim  o taraflarda büyüğün küçüğün adeti idi her yaz kaplıcaya gidilirdi. Önce günü birlik varılır gelinir,  mevsimi hazirandan ağustos sonuna kadar, bu arada  yatıya gidilir birkaç gün kalınır haftayı da geçmezdi. Yaz boyu kaplıca safası sürer, tadını da çocuklar çıkarırdı. İşte Heybeli Kaplıcası o zaman bir kaç hamam , hamamlar havuzdan ibaret [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1950 li yıllarda bizim  o taraflarda büyüğün küçüğün adeti idi her yaz kaplıcaya gidilirdi. Önce günü birlik varılır gelinir,  mevsimi hazirandan ağustos sonuna kadar, bu arada  yatıya gidilir birkaç gün kalınır haftayı da geçmezdi. Yaz boyu kaplıca safası sürer, tadını da çocuklar çıkarırdı.</p>
<p>İşte Heybeli Kaplıcası o zaman bir kaç hamam , hamamlar havuzdan ibaret . Girişte beş altı  umumi soyunma odası, duvarlar beyaz kireç badana,  soyunma yerleri  duvar çevresinde  oturma  yüksekliğinde  ve tahta,   boy hizasında  duvarda ise sıralı  askılar;  pencereler küçük ve tavana bitişik,  kapı pencere ve soyunma  yerleri  üçüncü sınıf kereste, boyası cilası  da yok.  Usulünü bilenler hamama  içinde havlu ve havuzda giyecekleri kilot ile oturma yerine serecekleri bir küçük seccade bulunan bohca ile gelirler.   Kaplıca sakinleri hamama günde üç beş  kere gireceklerse her defasında   müsait bir soyunma yerine  sergisini serer, bohcasını koyar, soyunur elbisesini askıya asar hazırlanır;  birkaç kişi gelmişlerse birbirini beklerler,  havuza beraber gidilir. çocuklar hemen hazırlanır, oyalanırken  kapıda  duvarlarda askı tahtasında yazılar vardır onlara bakarlar,   sabit kalemle tükenmez  kalemle yazılmış yazılar,  bir kısmında yazanın ismi ve tarih var, çoğunun  metni aynı &#8221; İnsan bir gemi, akıl yelkeni, fikir dümeni, yürüt gemini göreyim seni.&#8221; okurduk  çağrışım yapardı:  &#8221; Yani bakın durum bu siz kaptansınız, geminiz var yürütmeniz lazım, usul edinin, bir usulünüz olsun, büyüyorsunuz  size iş düştü düşecek,  hadi bakalım hazırlanın&#8221; denir gibi olurdu sanki.</p>
<p>Lokman Hekimin de oğluna böyle bir tavsiyesi  var &#8221; Oğlum dünya derin bir denizdir. İnsanların çoğu orada boğuldular. Denizde bir gemin olsun,  gemin ise takva olsun.&#8221; diye.  Takvayı öneriyor, takva bir usuller manzumesi.  İnsan çıplaktır,  elbisesi takvadır, süsü  utanmadır,  meyvesi ise bilgidir.  diye bir nakilde var. Usul işte tavır metod tarz yöntem ne ise bunlar hayatın içinde olan şeyler.  kişi bunları iyi kötü  bir şekilde ediniyor.  Okul bunun müessesesi  de bu işin pratiği ise aile sokak çevre;  usulün kazanılması  geliştirilmesi etkenlere bağlı,  etkin grupların değer yargıları farklı olabiliyor, mesela okul etkin mecburi ve iddialı;  eğitim öğretimse  benim işim diyor. Öğrenci okula gidiyor da aile çok şey umuyor, bekliyor öğretirler diye. Eh tabi öğretilen şeyler de var muhakkkak ancak  esasa ilişkin ne telkin ediliyor;  Öğrenciye verilenler ona ne kazandırıyor;  Öğrenimle kendisine verilenlerle olumlu geçerli metodu yöntemi olabiliyor mu?  Gençler okuldan mezun olduktan sonra hayatın gerçekleri, fırsatları, olağanüstü durumları ile karşılaştıklarında sağlam durabilecekler mi, doğru yöntem kullanabilecekler  mi?</p>
<p>Güvenilir  usulleri bilmek, kararlılıkla uygulamak,  herhalde ihmal etmemek lazım.  Çevrede iyi niyetliler çoğunlukta olsa bile kötü niyetliler de var ve  bunlar kurt  yaratılışında,  istismarda uzmanlaşmışlar, düzenlerini kurmuşlar, bir şeylerin de peşine düşmüşler. İşte burada usul esas onları tanımak, onlara değer vermemek, tuzaklarına düşmemektir;  bu ise bilgi usul ve kararlılık ile olur. Bunlar sayesinde onların şerlerinden kurtulmak mümkündür.  Usulü bilinmezse o zaman tehlike büyük: &#8221;Ürmesini bilmeyen köpek sürüye kurt davet eder.&#8221;  Hani ürdü beceremedi  ve davetiye çıkardı ya;  kurtlar toplanıp geldiklerinde onların hakkından gelemeyeceği belli,  bu arada sürü de zarar görür.</p>
<p>Usul bilmek, akıl merkezli inisiyatif kullanmaktır. Akıl; ziynettir  güzelliktir  şifadır sadık bir dosttur,  bir üstünlüktür.  Ancak akılla bilinir ve ibret alınır.  Aklın  şanı itimad edilmesi gereken yere dayanmak ve itaat etmektir.  Aklı kamil olanın sözü az olur; kalabalıkların rağbet ettiği süfli şeylere de tenezzül etmez. Usul bilmek ilgi ve gayrete bağlıdır,  gevşeklikle netice alınmaz,  ayık olmak;   &#8221; Hayatın,  zamanın,  sağlığın,  gençliğin,  zenginliğin kıymetini bilmek:&#8221; lazımdır.  Tabii  kınayanın kınamasına da bakılmaz. Önemli olan nefis muhasebesi yapıp kendimizle biraz ilgilenmemiz.  Hani burası dünya alemi ise,  nereden geldiğimizin  nereye gideceğimizin  de hesaba katılması lazım. Başarı isteniyorsa bunun usulü kuralı budur.  Öğrenmek için utanmak  olmaz,  bilmediğimizi de öğrenmemiz gerekir,  bilmediğimiz bir şey için ise bilmiyorum diyebilmeliyiz.  Günah varsa, orada durmak,  günahtan korkmak lazım. Ümidimiz varsa ümidimiz Rabbımızdan olmalı.</p>
<p>Güvenilir bilgilere göre;  biz burada geçiçi olarak kalıyoruz, dünya bizim için yaratıldı, bizde ahiret için yaratıldık.  Bu gün hayattayız ve elimiz ayağımız tutuyor, geçinip gidiyoruz da bir ilerisini düşünmemiz lazım,  İhtiyatlı olmak ilerisini düşünmek;  &#8221;Kendimiz için öz benliğimizden,  ihtiyarlığımız için gençliğimizden, ahiretimiz için dünyamızdan,  geçerli şeyler tedarik etmeliyiz.&#8221;    Yâni  dünyanın sonu varsa, burası  fâni ise,  bir gün bizden vazgeçecek bizi sırtından atacaksa,  bu dünyaya  fazla önem vermek gerekmez.  Ancak ihtiyaç geçim maişet hususunda zahmet veren zorluklara katlanmak icabeder, bunlar yalnız dünya için yapılan şeyler değildir,  ahirette de bunların karşılığı vardır.  Burası dünya ve ahiretin ekim tarlası; işte burayı böylece değerlendirmek,  günlerin ayların hakkını vermek  lazımdır.  Adet başka, iş ibadet eylem başkadır,  fiiliyata birde iyi niyet katmak gerekir.  Eh ömür geçiyor zaman için dönüş yok,  bu bakımdan bundan böyle vakit geçirmeden dikkatli olmak, emirleri tutmak, yasaklardan sakınmak,  sevabın günahın ise  hükmünü fıkhını bilmek lazımdır.</p>
<p>Dünya teferruatla dolu için burada usul öncelik kazanıyor;  meşguliyetler hatıralar hayaller itiyatlar vesveseler kişiyi etkiliyor.  Olumlu birşey yapalım derken  netice alınamıyor,  bunca gayret boşa gidiyorsa;  mesela sabah akşam &#8221;Fatiha&#8221;  okuyor:  &#8221; Yalnız sana yalvarıyor, yalnız senden yardım dileriz.&#8221; denildiği halde maksat hasıl olmuyorsa önemli bir takviye gerekmektedir.    Ölümle gidenleri görüyoruz , doğal bir şey, bizde gideceğiz sırası da yok aklımızda olsun unutmayalım,  ayağımızı denk atalım, yalnız dünya için çalışmayalım,  gidilecek yer ahiret ise, oraya geçersiz şeylerle  gitmek olmaz oraya boş gitmeyelim,   kadere inanıyoruz bu imanın şartı, öyleyse bize dokunan bir musibete, kaçırdığınız bir fırsata üzülmeyelim,  adam sen de  İnşallah böylesi hayırlı olur veya nasibimizde kısmetimizde yokmuş deyip geçebilelim,  ahiret gününe hesaba mizana inanıyoruz  da şimdi burada  çalışırken uğraşırken bir şeyler kazanırken  meşru olmasına dikkat edelim,  cehennemden korkuyoruz  korktuğumuzda samimi olalım günahtan çekinelim,  cenneti umuyoruz  istiyoruz cennetin dünyada kazanılacağının  idrakinde olalım.  Sağduyu menşeli  kazanımlar  edinelim.  Bunlar mesela edep ahlak sabır sebat  tevazu tokgözlülük  tatlıdil güleryüz iyihuyluluk ve hadi bakalım sükut;  ve neticesi itminan huzur&#8230;</p>
<p>Usul hakkında unutulmaması gereken bir husus  bir konuda kesin hüküm bulunduğunda artık inananın onu eleştirmesi olacak şey değil,  işittiği duyduğu doğru kaynaktan ise itaat etmesi gerekir.    İçki içemez, kumar oynayamaz, zinaya yaklaşamaz, fala baktıramaz, ağzından çirkin bir şey çıkamaz.  Yolsuza , inananlara açıkça sataşanlara saygı gösteremez, onlara efendim diyemez,  onları savunamaz.  İtaat etmezse günahkar olur. Eskiden kıyıya köşeye eve dükkana gözün görebileceği yerlere  hikmet dolu levhalar koyarlardı,  karton kağıt teneke çerçeve;  ne yazıyor diye bakar defalarca  okurduk.  Nasihat diye bir levha hatırlıyorum, otobüslerde şöförün ve yolcunun görebileceği yere yapıştırırlardı;  yinede metnini arama ile buldum.   &#8221; Dünyada dost istersen Hazreti Allah yeter, Mürşidi kâmil istersen Hazreti Muhammed  yeter, Delil istersen Kur&#8217;an yeter, Meşgul olmak istersen ibadet yeter,  Zengin olmak istersen kanaat yeter, İbret almak istersen ölüm yeter, Bunlarda yetmez dersen nâr-ı cehennem yeter. &#8221; Köşede bucakta  herkes bu tür yazılar görürdü.  İnsan zaten aciz, azgın  günahkar bile olsa cevresinden ve aklının izac ve tacizinden etkilenir bir yerde pişmanda olur  durumunu anlarda  ancak  kötü çevresi kendisine sahip çıkar, kolayca bırakmaz. Bu defa arada kalır özbenliğinin verdiği rahatsızlıktan kurtulmak için  şarhoşluğu eğlenceyi tercih eder  de eğlenmenin oyalanmanın tesellisi bir yere kadardır. Esası göremedi usulünü bilemedi  ayrıntıya takıldı,  dönemece geldi hayatta olduğu süre her zaman bir çıkış var. bakalım  üzerine düşeni yapabilecek mi, doğru yolu bulabilecek mi? Ne yapacak.</p>
<p>Usul, bilgi görgü kaynaklı. Hayatın içinde değişik  usullerle  de karşılaşılıyor. bunlar kendi içinde  geçerli  farklı şeyler, esasla ilgili değil. Mesela Ankara da bir karate salonu hatırlıyorum;  Haftada birkaç gece spor yapılıyordu önce ısınma sonra spor  üç saat kadar, karate ağır spor tabii sporcular terliyor, çalışma sonunda ıhlamur ve duş proğramı var. Sıcak su kabinler  yeterli,  fakat ıhlamuru Karate hocasının  yardımcısı üstlenmiş kendisi usta karateci,  zaten sporun bitmesi ile ıhlamur servis için hazır oluyor.  Servis açılışı önemli herkes terlemiş,   tiryakileri de var,  ıhlamuru acele istediklerinden değil, bunlar karateci ahengi seviyorlar. tekmeyi seviyorlar, tekmelenmekten korkmuyorlar.  Şimdi önce kime verilecek, bu bir yarış ve tekmelerine güvenen bir gurup ustaya tekme atıyorlar,  usta karateci memnun ve hangisinin  tekmesini beğenirse  ıhlamuru ona veriyor. Bu karateciler  için gurur veren ödül, tekmesi beğenildi ıhlamuru önce verildi ve ıhlamur onun çevresinde içildi.</p>
<p>Dört başı mamur usul; esas âdap  yöntem metodlar hazinesi aranıyorsa, işte onların başında namaz gelir. Namaz doğru yolu tutmaktır, hayatta ahirette çıkabilecek engellerin bertarafı için vesiledir,  iman nimeti için bir şükürdür. Namaz imanın alametidir, müminin miracıdır. Ruhun kalbin gıdası kuvvetidir,  insan namazla huzura yükselir yakınlığa erişir.  Namaz ruhu temizleyen, kalbi aydınlatan, insanı ulvi duygulardan haberdar eden, kötülüklerden alıkoyan,  hayra tefekküre tevazuya intizama eriştiren bir disiplindir. Hastaların biçarelerin şifasıdır. Kanayan yüreklerin devası, kırgın ve yorgun gönüllerin şifalı bir el ile okşanmasıdır. Namaz fani ve aciz beşerin nazik gönlünü mevlasına bağlayan ibadettir.  Moraldir, vicdan huzurudur, vuslat anıdır.  İmanın nemalanıp büyümesi gelişmesi feyzinin bereketinin fışkırmasıdır. Dünya hayatının ahirette yararlı sevabı onunla elde edilir.  Namaz diriliş vesilesidir, bir buluşma ve yenilenmedir. Körü körüne taklit edilen bir eylem değildir,  abdest hazırlığından duasına kadar her ayrıntısında nice derin manalar menfaatle tohumlar vardır.  Namaz hayatın ta kendisidir.</p>
<p>Sovyetler Birliği ile ilgili bir kitapta anlatılır; emekli bir militana dinsiz olduğu halde neden cuma namazına iştirak ettiği sorulduğunda &#8220;Ruhum sıkılıyordu onun için namaz kılmayı öğrendim,  bekleyin zamanı gelince onu sizde öğreneceksiniz ve namazın size de katkısı olacak.&#8221;  diye cevap verir.  Namaz bir ziyafet;  Rus militanı  bile bunu öğrenmiş, namaz alemşumul ve  üstelik namaz için davet  yapılıyor ezan okunuyor. Çağrılıyorsunuz koşun, usulü  budur;  eğer namazı  evinizde kılarsanız sünneti terk etmiş olursunuz.  Tabi olunacak yere tabi olunur,  emirler yasaklar nazara alınır tutulursa,  dünya  ahiret için  tılsımlı bir anahtara sahip olunur. Hani namazlarını başından itibaren düzenli kılan  sahib- i tertip denilen bahtiyarlar duaları makbul kişilerdir.  Şeçkin olan onlardır, Rab&#8217;leri katında üstün makamları vardır, yüzleri nurludur.</p>
<p>Her şeyin usulü ayrıdır.Usul bu demekle usul olmaz, aslı esası aranır hükmü de yerine getirilir,  laf ile gemi yürümez,  pilav pişmez. Nimet tevazu ile izzet sakınmakla hürriyet kanaatle elde edilir usulü budur. Biz bunları bilemiyoruz. Nimetse izzetse hürriyetse başka şeylerde arıyoruz;   görmek gözün, müşahede kalbin,  keşif sırrın görevidir.  Görmek şahit olmak keşfetmek için bakmak  incelemek gerekir. Şİmdi biz çok şeye yabancıyız  da bari kendimize el olmayalım;  kendimize bakalım tanımaya çalışalım.</p>
<p>Eğer biz usul edep bilmeyiz, ne güzel şey yaşamak denilecek olursa;  bırakmazlar ki az ötede tökezledikleri görülür. Bunlar kendilerine yazık edenlerdir nefsine keyfine düşenler,  gözleri doymayanlardır.  Ömürlerini safahat eğlence içinde geçirirler  imkanları kafi gelmediğinden gayri meşru iş menfaat peşinde koşarlar,  burası menfaat dünyası düşman da kazanırlar, içki kumar ise sağlıkları da olumsuz etkilenir ve  gözlerini yumduklarında korktukları akıbetleri ile burun buruna gelirler. onların beldelerde şurada burada kasılarak böbürlenerek  dolaşması bizi aldatmasın. Diğer taraftan mesela Anadolu&#8217;da yakın geçmişte büyük bir  kitle;  kanaat ve sabırla, idare ve iktisatla, zahire ile bulgurla bulamaçla, arpa ekmeğiyle sabırla şükürle bereketle geçinmiş gitmişler dünyasını ve ahiretini kazanmışlardır.</p>
<p>Usulün fıkhı ve hükmü vardır. Neticeye usulle metodla   bir hazırlıkla erişilir,  izlenen tutulan yolda usulün önceliği vardır.  Hata yapmak ihtimaline karşı usulle ilgili pürüzler itirazlar öncelikle neticelendirilir, bir sapma olsun istenmez.  Usülde en ufak bir inhiraf ileride telafisi güç durumlara sebebiyet verebilir. Usulü ile gidilmezse akıntıya kürek çekiliyor demektir ve  netice almanın da imkanı yoktur.</p>
<p>Usül yeni birşey değil insanlık tarihi kadar eski.  Eskiden kaplıca duvarlarında  da görüyorduk şimdi herkes heryerde  &#8221;İnsan bir gemi akıl yelkeni fikir dümeni yürüt gemini&#8230;&#8221;  uyarısı ile karşılaşabiliyor.  Eh herkesin doğru istikamettte güvenle yol almak mecburiyeti var.  Herkesin  akılla fikirle usulü ile gemisini yürütmesi kendisini selamet bir sahile ulaştırması gerekir.</p>
<p>İnsan bir gemi,  gemisini kurtaran kaptan.  Hepimiz  kaptanız  ve sorumluluğumuz var.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/usul/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cazibe</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/cazibe/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/cazibe/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Feb 2012 20:35:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=1177</guid>
		<description><![CDATA[Şu içinde bulunduğumuz dünya üzerinde ne varsa hepsini kendine bir cazibe ile  bağlamış, bir çekim kuvvetiyle havayı suyu insanları hayvanları üzerinde tutuyor,   bütün cisimler bu  çekim kanununun etkisindeler. Tabii her şey bizim gördüğümüz  anladığımız gibi değil , insanın fıtratında  da bir başka cazibe &#8221; Çevresine ilgi alaka. &#8221;  şeklinde ortaya çıkıyor. Bu ilgi olumlu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/cazibe/cekim/" rel="attachment wp-att-1202"><img class="alignnone size-full wp-image-1202" title="cekim" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2012/02/cekim.png" alt="" width="505" height="161" /></a><br />
Şu içinde bulunduğumuz dünya üzerinde ne varsa hepsini kendine bir cazibe ile  bağlamış, bir çekim kuvvetiyle havayı suyu insanları hayvanları üzerinde tutuyor,   bütün cisimler bu  çekim kanununun etkisindeler.</p>
<p>Tabii her şey bizim gördüğümüz  anladığımız gibi değil , insanın fıtratında  da bir başka cazibe &#8221; Çevresine ilgi alaka. &#8221;  şeklinde ortaya çıkıyor. Bu ilgi olumlu olumsuz olabiliyor,   olumsuz olanlarına  nefis sahip çıkıyor.  İşin içine nefis girince onun özelliği belli;  o isteğinin doğru mu yanlış mı olduğuna bakmadan emretmesi ile bilinir.  Burun doğrusuna gider.  Nefsin arzuları da sınırsızdır. İstekleri  yerine getirilse bile tatmin olmaz,  yediği içtiği  keyif çattığı ile yetinmez.  İşte öyle bir yaratılışa sahip;  engüzel yerlerde yaşamak, köşklerde oturmak , yemek içmek gezmek eğlenmek ister.  Başkalarını düşünmez, onlar ne olursa olsun.<span id="more-1177"></span>Bu bakımdan nefse karşı çıkmak ve fıtratımızdaki ilgi alakayı belli kaidelere riayet ederek  olumlu tarafa yönlendirmek gerekmektedir.  Su  akar  göz bakar  kulak dinler tabiatlarında bu var.  Kişi olanla bitenle ilgilenir,  neticesinde etkilenme olur da  uyanık olmak lazım.  Nefis katıdır,  hep kolayı tercih eder, oyun eğlence tarafını ister, meseleleri   sulandırır&#8230;</p>
<p>Bir diğer olumsuz etken ise  davetsiz misafir şeytandır;    o  süsler  allar   pullar;  &#8221; Hayatını yaşa, eğlen. &#8221; der,  ilgilendirir, telkin eder, şirin gösterir,  neticede mesela &#8221;Bakılması doğru olmayan yere baktırabilirse.&#8221;   işte bu onun zehirli oklarındandır.  Okunu isabet ettirdi, hata yaptırdı ise artık onun peşine düşmesi tabiidir.  Eh ne kadar hain olduğu da belli,  lanetlenmiş birini peşimize düşürmek akıl kârı değil, üstelik biz onu görmediğimiz halde o bizi görmekte;  olacakları tahmin etmek zor değil,  sonunu facia ile bitirebilirse  ne kadar sevinir;   o sevinecek te  şimdi ne olacak &#8230;  Bir besmele ile şerrinden emin olmak mümkün iken,  işte  ihmali  nasıl görüyor,  fırsatı kullanıyor başımıza büyük bir bela  açılabiliyor.</p>
<p>Toplum hayatında fertler  sağlıklı düşünmek zorundadırlar,  konuları kuralları ile ele  almak gerekmektedir, nefsin isteklerine  de karşı çıkılmalıdırlar.  Kesin bir hükmü bir kaideyi kalabalıklar gözardı ediyor,  çoğunluk uymuyor  diye  nazara almamak, önemsiz saymak, yeri zamanı gelince  ihmal etmek  mahzurludur.  En basitinden  mesela dünyadan ahiretten  az çok haberdar olan birisi;    kalabalık bir  caddede  oturup seyran etmez de,  ancak  çoğu zaman mecburen  caddede sokakta ya;  yolun hakkını vermesi gerekir.  Yolun hakkını vermek yerine göre başını çevirmek,  gözünü yummak,  geçip gitmektir.  Çünkü bu gün  sokak meydan ekran ihanet içinde olanlar tarafından kötüye kullanılmaktadır.  Vatandaşa cazib hale getirmeye çalıştıkları ne matahları varsa buralarda süs yaldız boya cila ile reklam edip  sergilemektedirler.  Kalabalık yerlerde  ilgi odakları teşkil edilmekte,  cadde sokak ve ortak alanlar fesada verilmektedir. Buralarda çağdaşlık  ve moda adına aşırılıklar yapılmakta olduğundan,   dikkat etmek onlara iltifat etmemek  bilinen doğru yolda emin bir şekilde ilerlemek  gerekmektedir.</p>
<p>İşte burada tesettürün örtünme kaidelerinin luzumu ortaya çıkmaktadır. Tesettür tabiidir, ibadetlerin esaslarındandır.  Erkek  ve kadın için  hükümleri ayrıdır.    Bununla  evvela kaidelere uyanlar  incinmezler, eziyet görmezler;  sonra  çevrenin hoş olmayan ilgisi  nazarı bertaraf edilir,  zararından korunulur,  insanın fıtratındaki alaka nazara alınarak  iffetin muhafazası temin edilir.  Hâni  gayesiz çevre ile ilgilenen  kötü niyetle bakanın  ayıp araştıranın bir şey görüp  ümide kapılması,  ileri gitmesi   laf atıp sataşması  ve telafisi mümkün olmayacak bir duruma vardırması  önlenir.   Esaslarına uygun bir  örtünme  sağlıktır,  güven  rahatlık ferahlıktır.  Örtünme  esasları ile ilgili temel bilgiler  ilmihalden öğrenilmeli  meseleleri  bilinmelidir.</p>
<p>Zaten tesettür yeni bir şey  de değil,   sağduyulu toplumlarda örfün adetin erkeğe kadına takdim ettiği elbise hem ihtiyacı karşılamakta,  hem ilmihaldeki bilgilere uygun düşmektedir;  örtünme için  de kafi gelmektedir. Biz 1950 ler Türkiyesini gördük, İstanbulun nüfusu henüz bir milyon bile değil, diğer sekiz on büyük şehrin nufusu da ona göre.  Hâni  öteki  şehirlerde Anadolu havası hakim. Çoğunluk yerli ve memleketinde yaşıyor.  Bir derli topluluk var,  İstanbul Ankara da;  Paris Londra gibi değil. O yıllarda ilçemizin nüfusu  onbeş bin  civarında ve  baskıya dayatmaya rağmen her yerden ziyade tesettüre riayet ediliyor.  Ulema  saygın ve etkin.  Yerli var yabancı var, yabancılar yerli nüfusa göre yüzde bir seviyesinde,  yerli yabancı kadın erkek  seçilebiliyor.  Yerli kadınlar çok farklı, onlar şalvar entari giyiyorlar başlarına büyük bir örtü alıyorlar,  uymayan kimse  yok.. . Elbiselerini evde kendileri dikiyorlar veya mahalledeki kadın terziler dikiveriyor.  Elbiselerini  çarşıda satılan kadife basma vs den  astarlı  yaptırıyorlar,  başlarında örtü var, vücut hatları  belli olmuyor.  sonra  ilave tedbirler;   zaruret olmadan çarşıya çıkılmıyor,  çarşıdan geçilmiyor, mahalle arası geçişleri ise  çarşının arka sokakları&#8230; Kızlar için çarşıdan çıkma yaşı var,  evlenme yaşı 17 &#8211; 18,  evlerin sokağa bakan zemin kat odalarının pencereleri yüksekten  konuluyor.  Evler avlulu, evlerde her geline bir oda , büyük evlerde birkaç gelin, misafir kadın erkek ayrı oturuyor.   Aile büyük, sofralar kalabalık,  çocuk çok,  şenlik var.  Herkes birbirinden çok şey öğreniyor,  gece  gündüz  bereketli,  evde çarşıda tarlada çalışıyorlar ya erken yatılıyor erken kalkılıyor.   tetbirler  iç içe kaidelerle tahkim edilmiş,  kendilerine göre ilçe bir bakıma  beldet-ül  emin.  Yerlilerden kimse gurbeti düşünmüyor.  İlçedeki yabancılar  ise kendi aleminde,   onların dünyaları ayrı, yerli ile aralarında mesafe var,   onlara itibar eden  de yok&#8230;</p>
<p>2010 lu yıllar Türkiye nüfusu 79 milyon, İstanbul  12 milyon, nüfus artık şehirlerde,  şehirler  ise avrupa şehirlerine özeniyor,  heryerde AB  birliği esasları geçerli.  Hedef avrupa seviyesinde  sosyal güvenceli, kültürlü, yemeli içmeli,  eğlenmeli tatilli eğlenceli,  renkli cazib bir ortam;   planın proğramın yatırımın  özü bu&#8230;  Kalabalıklar lüksün keyfin rahatın cazibesine kapılmış;    diğer bir kesim  inanç ibadet tesettürden haberdar da,   yinede bu avrupa  cazibesi onları etkiliyor.   Bu güzel ülke, medya internet ulusarası ilişkiler ile bütünleşen dünyanın bir üyesi  olarak  onlarla birlikteliği  ilerletme çabasında;  olur olmaz yerde  vatandaşın karşısına  yeni  olmazsa olmazlar çıkarılıyor;   çalışarak  kazanmak,   yakınları çevreyi  gözeterek  bir sade hayat  sürmek  düşünülmüyor.   Artık kaydî paranın  kredi kartının geçerli olduğu;  ev araba konfor  odaklı yeni bir hayat düzeni gün geçtikçe  yaygınlaşıyor.   &#8221; Efendim  aylık faiz sıfır noktaya iniyor.&#8221; diye  kredi ucuz görülüyor,  hadi bakalım  ev  araba  yazlık,  mobilya  ve lüks eşyalar için  hesaplar yapılıyor.  Vade uzun ya  fiat önemli değil,  fakat yine de hesap tutmuyor.   Neticede  kendilerini zora sokuyorlar  bir fasit daire içine giriyorlar.</p>
<p>Kalabalıklara  bir yaptırımı olmasa bile  nefisler hoşlandığından bütünleşme temel  kuralları  cazip geliyor,   bu kurallar mevcut   statükonun  içinde yerini alıyor, bir önceliği  de oluyor.   Böylece toplum  hayatına  suni standartlar geliyor,   yeni hayatın markaları  dış kaynaklı esasları var.   Herşeye rağmen  kişi inançlı,  örtünmenin gerekli olduğunu biliyor da;  çevresindeki  bu olumsuz etkenleri nazara alarak kısmen  birşeyler yapabiliyor.  Kafalar dolmuş  kendisine göre şıklığından cazibesinden  vazgeçemiyor;  ortaya  bir şey çıkıyor da;  kişiyi yüceltemiyor,  yabancı  unsurlardan  arındırıp  öze esasa ulaştıramıyor.</p>
<p>Günümüzün  gençleri bir adım daha ileri gidip İnancını  yaşayamıyor, yükümlülüklerini  gereği gibi yerine getiremiyorlar. Genci yaşlısı  yeni bütünleşme kurallarına önem veriyor ,   avrupa da herkes sokakta caddede diye erkek kadın caddede sokaktalar. Durmadan koşturuyorlar, işlerinin hizmetlerinin  çıkarlarının çocuklarının peşindeler de,  gayelerinin özü maddiyat;   herşey ihtiyaç oldu ya;  bunlar evin ihtiyacı ne ise  istediğimizi alamıyoruz,  çocuklar okulda para harcayanları  pizza yiyenleri  kola içenleri görüyor,  biz yeterli harçlık veremiyoruz  diye ek gelir hesabındalar,  bir atılım yapsalar  bir  imkan bulsalar yetmiyor,   bu defa   konu komşu çevrede çocuklarını   derse kursa  gönderiyorlarsa,  kendi çocuklarına da  kurs özel ders almak istiyorlar.</p>
<p>Çoğu kimselerin artık bir tatil alışkanlığı da olmuş; bize yakışmaz diye tatile deniz kenarına gitmiyorlardı,  şimdi ayrı girilen yerlerin reklamı hikayesi,   görkemli tesislerin tanıtımı,  kampanyası  bir kesimi yeni bir tatille tanıştırmış;  önce üç gün dört gece mevsim başında sonunda kampanya diye başlamışlar, sonra mevsiminde bir hafta iki hafta tatil yapsak istiyorlar.  Bu ilave yükler de aile bütçelerine ağır geliyor, kredi kartı da kafi gelmiyor da  yeni uygulamalar yetişiyor, bu arada çocuklar büyüyor masrafları büyüyor, neticede artık  aile kendi vahdetinde değil,   alışkanlıkları zaafları  zayıf noktaları oldu ve  bunlar  onları yönlendiriyor.   Ancak ekonomik düzenlemeler kanun tüzük yönetmelik  geçerli ve  uygulama bir  kurt kanunu görünümü veriyor;   hiç kimsede acıma merhamet  yok,  bir  sürece girdiler ya, düşeni  kopanı  katı  kurallar ezip geçiyor.</p>
<p>Günümüzde değer yargıları da altüst edilmiş,  temel konularda erozyon yaşanıyor,  gençler çocuklar yoğun bir kültür dayatması karşısındalar.   kafalar  da karışık,  şaşırtıcı olanı bunlardan asla esasa itibar eden,   bakalım öğrenelim diye dertleri yok,   söze uyarıya telkine iltifat edilmiyor,   duydukları okudukları işe yaramıyor, çektikleri bunca sıkıntılar da kâr etmiyor.  Bir kargaşa ortamı, hayat standartı toplumun gücünün üstünde yükseliyor,  herkes zorlanıyor, bir hengamedir gidiyor, oyun eğlence aldatmaca , suni ortam,   bir kompleks  bir cazibe  ve yön  eğilim  lükse gösterişe rahata refaha.. .</p>
<p>Bu arada zaman hükmünü icra ediyor , ömürler tükeniyor,  sorumluluklarını  sırtlarına  yüklenmiş olduğu halde  herkes menzile koşuyor.  Önemli olan maneviyata sahip olmak, olumsuz etkenlerden korunmak.   Gönülü   gözü kulağı sağlıklı tutmak.  Sorumluluk var,  duygu düşüncenin  tasfiyesi  arındırılması esas, düşünceye de boyut eklemek  gerek,  Biz sadece gördüğümüzü biliyoruz, bilmediklerimizi hesaba katmıyoruz.  Eğer bilgide eksiklik, tetbirde bir  zaaf olursa, doğal olarak bir sıkıntı  da başlar  sonra uğraştırır  baş edilmez, neticesi  ötelere uzanır,   son pişmanlık  da fayda vermez.</p>
<p>İnanç itikat ibadet alemşumul,  Avrupada  da kendilerine göre tesettür vardı, 20. asrın başlarında avrupada plaj da yoktu. 1960 lı yıllarda İstanbulda öğrenci  gençler  gözlük  için Karaköydeki Sainte Georges Hastanesine giderlerdi,  gözlük oranın doktorlarından alınırdı.   Hastanenin hizmet veren tepeden tırnağa örtülü hemşireleri görürdük,  bunlar hristiyan oldukları halde örtünüyorlardı. Bugünün  Amerikasında kimi yahudilerin sünnet olduklarını, kadınlarının örtündüğünü , kadın erkek ihtilatına dikkat ettiklerini de biliyoruz.  Dünya başından beri esaslardan  haberdar da,  insanların zaafından güç alan  bir fesat mikro kliması da faaliyetini sürdürmeye devam ediyor.</p>
<p>Hülasa kesin emir var kadınsanız erkekseniz  örtülmesi gerekli yerleri örtün,  tesettüre uyun deniliyor;   gözlerinizi de koruyun, bir yerde  bir şeyin farkına varırsanız  &#8221; Aman gözünüzü çevirin.&#8221;  yumuverin isteniyor.  Harama bakmamak esas.  Tabi bunun hikmeti var.  Dikkat edilmesi lazım,  kim dikkat eder özen gösterirse,  işte o bir açılıma bir ikrama kavuşur,   imanının  tadını alır;  diye ekleniyor.  Bu takvada &#8221; Nazar ber kadem.&#8221;  yürürken gözünüz ayağınızın ucunda olsun, sağa sola bakmayın  diye de  özetlenmiş.</p>
<p>Bilgi kitap risale çok ve yenisi eskisi tozlu raflarda bekliyor,  bu hususta yeni yayınlar eksik değil, selef  de  herşeyi  araştırmış  eserler yazmış, bize miras bırakıp gitmişler.  Bileni de var.  Sakarya&#8217;da memuriyetimiz sırasında arkadaşın birinin hemşehrisi hakim olarak Adapazarına gelmiş;  tanışmışlar ailecek gider gelir görüşürlermiş.   Hakim bizim ilçede de görevde yapmış, &#8221;Gidelim.&#8221; dedi,  ziyaretine  de gittik  tanıştık.   İşte o hemşerisi, arkadaşın evine misafir gittiğinde   kadın erkek ayrı odaya alınınca  aslını sormuş, Bizimkisi de anlatmış:  &#8221; Uzun uzun anlattım bilgi verdim  de ne anlattığımı da bilmiyorum,  baktım misafir sadece dinliyor,  anlatacaklarım da  bitmedi,  uzamasın diye kısa kestim  tadında bıraktım.&#8221;  dedi ,  bilgi mâlûmat çok ta,  müşterisi lazım.</p>
<p>Birde başka cazibe ilgilenme,  bu defa olumlu bir alaka: Babam rahmetli  son günlerinde  1974 baharında Ankarada fizik tedavi gördü.  &#8221; Ankara Hastanesi&#8221; nde bir müddet yattı.  O yıllarda Ulusta Sümerbankta görev yapıyordum sabah akşam uğrar ziyaret ederdim.  Bizim o taraflı Sultandağlı yeni mezun bir hemşire ile tanışmış,   o  hastanedeki diğer iki sultandağlı hemşireyi de çağırmış  tanıştırmış dört kişi olmuşlar,  sık sık bir araya geliyor konuşuyorlarmış.  Babamın sekiz kızı vardı üçte biz onbir çocuğu,  kızlarını  da pek  severdi,  hemşirelerle konuşuyor ya söylediği; &#8221; Siz memleketinizde bir ere varırdınız, rızkınıza ise Mevla kefil idi.  Eh örtünüzle nikabınızla sır olur giderdiniz.  Şimdi böyle baş açık kol açık  herkesin içinde dolaşıyorsunuz, bu olacak şey mi?&#8221; demesi&#8230;  Ne zaman bir araya gelseler söylemeye başladığı  bu  benzeri  şeylerde  çoğu zaman  sonunu getiremiyor, bir yerde tıkanıyor ağlıyor,  kendi hallerine biri ağlıyor,  söylediklerinde  de haklı ya,  hemşirenin birisi kapıyı kapatıveriyor, onlarda katılıyorlar;  hepsi birden gönülllerince ağlıyorlar.</p>
<p>Sonra farkına vardım, oda kapısı kapalı ise artık girmedim. Allah rahmet eylesin.</p>
<p>Durum bu herkes bir şekilde çok şeyden haberdar da,  ortam  serapa ilgi alaka etki tepki;   ancak bilgiler sathi, bir anlatıveren de yok, asla esasa uymak   ise kararlı olmaya bazı şeyleri göze almaya bağlı&#8230;  Yolun düzü  işte  bu,   bir yöneliverseler maksat hasıl olacak,  yönelen  de oluyor  velakin kiminin  asla esasa  yönelmek gözlerinde büyüyor yanaşamıyorlar ve karmakarışık yollardan gayesiz  gafil  gitmeye devam ediyorlar.  Yazık oluyor&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/cazibe/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilinçli Olmak</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/bilincli-olmak/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/bilincli-olmak/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 18:34:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[bilinç]]></category>
		<category><![CDATA[güneş sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[kafa bulmak]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=1153</guid>
		<description><![CDATA[Uçsuz bucaksız kainatta bir mütevazi güneş sistemi; sistem içinde dünya,  dağlar denizler şehirler hayvanlar sırtında ve dönüyör dolaşıyor. Bir  San&#8217;atı İlâhi, bir âlem , bir nizam,  hayatımız  burada, biz buna dünya hayatı diyoruz, dünya hayatının odağında  ise insan var. İnsan akıl sahibi , nesilden nesile  devreden bilgi birikimi  de insanın yararlanması için hazır,   insan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/bilincli-olmak/bilinc/" rel="attachment wp-att-1205"><img class="alignnone size-full wp-image-1205" title="bilinc" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2012/02/bilinc.png" alt="" width="505" height="161" /></a><br />
Uçsuz bucaksız kainatta bir mütevazi güneş sistemi; sistem içinde dünya,  dağlar denizler şehirler hayvanlar sırtında ve dönüyör dolaşıyor. Bir  San&#8217;atı İlâhi, bir âlem , bir nizam,  hayatımız  burada, biz buna dünya hayatı diyoruz, dünya hayatının odağında  ise insan var.</p>
<p>İnsan akıl sahibi , nesilden nesile  devreden bilgi birikimi  de insanın yararlanması için hazır,   insan bilgiye muhtaç onu  kullanabiliyor. Bugün bilgiye erişmek  her zamandan daha kolay da  güvenilir sağlam bilgi için  insanlığın has bahçesine yönelmek  lazım;  hatasız bilgiye ulaşmak önemli.  Zira dünya bir nizam, bu nizamın kuralları var , burada iyi ile kötü bir arada, bu bakımdan insanın aklına insafına idrakine iş düşüyor, bilinçli olması gerekiyor da  ne yazıkki hayatı hafıfe alanlar  kurallarını nazara almayanlar çoğunluğu teşkil ediyorlar.<span id="more-1153"></span></p>
<p>Haberi olmayan ; uyanamıyan, düşünmeyen, hayatı izlemesini okumasını,  kendisine ders çıkarmasını nereden bilsin;  önünü ardını nasıl görsün , ne yapsın da kendisini emniyete alsın; sonunda pişman olmayacak şekilde  dünyada  ömrünü dolu dolu yaşasın.  Habersiz gidenler , kolayı tercih edenler, tedbirsiz olmaları sebebiyle  başka ne yapsınlar;  şaşkın bir halde  bir vurdumduymazlıkla akıntıya tâbi oluyorlar,  süse ziynete göşterişe  takılıyorlar;  fakat her yerde okka dörtyüz dirhem,  ne zaman hayatın bir gereği bir cilvesi ile karşılaştıklarında hemen  akılları başlarına geliyor, kusuru ihmali anlıyorlar da,   hayat şekillendirdi, çevre etkiledi,  kendileri için kurdukları fildişi dünyaları oldu,   onun  içindeler ve  çıkamıyorlar.  Aslında her  aşamada çözüm de mümkün .  Acaba üzerine düşeni yapabilecek mi?  Bir adım ileri gidebilecek mi?  Kararlılıkla azimle yeni bir hayata başlayabilecek mi?  ne yapacak önemli olan bu.</p>
<p>Günümüz  insanında  galiba biraz bilinç eksik; düşünmüyor konusu ne ise işin aslını esasını araştırmıyor,  üşeniyor öğrenmiyor, kuralları gözardı ediyor . Bakıyorsun genç kültürlü dinamik biri,  yurtdışında öğrenim  görmüş , bir devlet dairesinde çalışıyor.   Aklı kafa bulmakta  yurt dışına gitmeden Ankara&#8217;da kaç liraya kafa buluyorsa ;  &#8221;Şimdi de kafayı buluyoruz bir kaç misli para alıyorlar.&#8221;  diyor.  Ömrünün verimli yılları kafa bulmakla geçmiş.  Kafa nasıl bulunuyorsa!   Kafa bulmağa devam ediyor,  kendine lazım olacak şeyleri öğrenmemiş;  kendine gerekli bu bilgilerin özü özeti bir kaideler bütünü ise,  saklanan gizlenen birşey değil  ki,  herkes ulaşabiliyor,  her yerde karşımıza çıkabiliyor. Sağır Sultan kulakları duymadığı halde bunları biliyor.  Bu adam ihmal etmiş  kulak vermemiş benimsememiş öğrenmemiş;   şimdi halinden de  şikayetçi değil. Sadece kafa bulma bedelinin artmakta olmasından yakınıyor;  dört gün sonra  alkolizm gerçekleriyle burun buruna geldiğinde,  doktor  &#8221; Eğer bize yardımcı olursan  tedavi mümkün.&#8221; dediğinde,   neyin ne olduğunu  anlayacak ta iş onunla bitmiyor.  Dahası var.</p>
<p>Bir başkası kaideler bütününü biliyor,  &#8221; Az yemenin az konuşmanın faydalarını &#8221; duymuş, ancak bilinçli değil  kavrayamamış.  yemeyi içmeyi de seviyor,   kendisine önem veriyor.  &#8221; İçkim kötü bir alışkanlığım yok.&#8221; diyor. Haftada onbeş günde ; şöyle nezih bir yerde , hatırı sayılar mekanlarda güzide tesislerde mesela  Floryadaki Taksimdeki bildiği yerlerde;  bir spesiyal çorba bir ismi ile müsemma kebab salata bir iki garnitür ve üzerine kaymaklı kadayıf  gibi şeyler istiyor.  Tiryakisi olmuş, keyfine düşmüş, &#8221; Damak zevki.&#8221; diyor başka şey demiyor. Yediği ile öğünüyor,  çevresindekilerle yeme içme muhabbetinde&#8230;  Haydi bakalım  hafta arası evde bunların benzeri bir iki eksiği ile  yapabildiklerinden sofralar hazırlatıyor, sofralarını zenginleştirmeye çalışıyor.   Adam  zamanla bağımlı oluyor, boğazına düşüyor,  şurda burda evde damak zevki istiyor da, artık zevkte almıyor; &#8221; Hâni geçen yaz falan yerde yediğimiz o büryan  nerede.&#8221; diyor;  vazgeçmiyor da.  Neticede adamı damağı bitiriyor. Bir yerde adamın yakasına obezite  belası yapışıyor,  kendisi ile beraber  çoluk çocuğunu da  tehlikeye atıyor.  Doktor &#8221; Şikayetiniz nedir.&#8221; deyince  ne desin bir iki şey söylüyor;  sonra bir dizi tanı teşhis ve reçete ; ilaç perhiz riyazet spor&#8230;  Netice alınır gibi olursa da  bir iki kaçamak,  riyazette sporda tembellik yaparsa  değişen birşey yok . Nefse keyfe uymanın doğru bir şey olmadığını  acı acı anlıyor da, kilolar sırtına biniyor, yan etkiler sürüp gidiyor, dert bunlarla bitmiyor bir de az ilerde başka bir şey;  &#8221; Nereden kazandığının nereye sarfetttiğinin . &#8221;  hesabı verilecek.</p>
<p>Bilinç eksik, bunun pek çok sebebi var, bu hususta  bizden olmayanların bir hesabının olduğunu biliyoruz da;  yine  medya basın teknoloji ile bize ne telkin ederlerse ona tutunuyoruz, onunla meşğul oluyoruz.  Halbuki onlarda birşey yok ki,  onlar paklıklarını yitirdiler,   durumları  ortada açık  ve seçik;  kerahetten keramet umulmaz, bu halleriyle  onlardan  bir hikmet bir kemal  nasıl beklenebilir . Bizim her işi  dört başı mâmur  yapmamız lazım;  bu ancak bilgi kabiliyet  ile olur.  Aslına itibar edilir , doğru esaslara uyulur,  kararlı olunur, bir başlangıç yapılırsa   temel atılırsa bunun arkası gelir .  Sağlam basmak,  tâviz vermemek önemli,  netice böyle alınır , çekirdek böyle teşkil edilir.</p>
<p>Peygamber efendimiz 622 yılında Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye hicretinde , Medine&#8217;ye bir saat mesafedeki  Kuba köyünde karşılandı  ondört gün orada kaldı.  Burada ilk yaptığı iş  küçük bir mescit inşa etmek oldu.  Mescidin yapılmasında herkes çalıştı taş taşıdı.  Yine Medine&#8217;de  bu defa  ibadethane , suffa ve  ve odalardan ibaret bir büyük mescit,  muhacir ve ensardan bir gönüllü  topluluğu tarafından  kısa sürede yapıldı. Herkes çalıştı  Peygamber Efendimiz bir işçi gibi  taş ve tuğla taşıdı, ihlasla  imanla kısa sürede bir çekirdek oluşturuldu.</p>
<p>Hicretten yedi asır sonra Osmanlı bu asılı esas alarak mescidi külliyeye dönüştürdü.  Mesela 1549 yılında İstanbulda Süleymaniye Camisinin temeli atıldı.  Kanûni Sultan Süleyman  camisini  İhtişamlı bir külliye olarak planladı.  İnşası imarı ile  Mimar Sinan görevlendirildi.   Külliye;   Cami,   Medreseler,  Darüşşifa,  Darülhadis,  Çeşme, Darüzziyafe,  İmaret, Hamam,  Tabhane,  Kütüphane ve dükkanlardan teşekkül ediyordu.  Osmanlı önce külliyenin hamamını  inşa etti ve bu kutsal mekanın ustasının işçisinin  abdestli olarak maddi ve manevi kirlilikten  arınmış olarak çalışması temin edildi. Eserin mahir  usta ve temiz ellerle  yükseltilmesi  sağlandı. İşte bu ihlasın göstergesi ,  mademki bir çekirdek kurulmakta  öyleyse temelinin  olabildiğince saf  halis gönüllü ellerle atılmasına önem verildi. Osmanlı&#8217;nın çoğu icraatında bu  ve benzer şuur ve incelikleri  öne çıkardığına şahit olunmaktadır.</p>
<p>Bu incelikler günümüze taşınamadı. Bu gün  şehirlerde veya küçük yerleşim birimlerinde Camiler ortalarda dolaşan bir kaç tip projeye uygun olarak hayır sahipleri veya dernekler tarafından  ustaya taşarona    verilmek suretiyle kısa uzun sürede  kısmen tamamen inşa edilmekte , ibadete açılmaktadır.  Konu ihlas incelik ise, buraya kadar  olan bitenden  çoğu kimsenin haberi olmamaktadır.  Artık herhalde aranmıyor da;  usta işçi samimi mi, temiz mi, gönüllü mü,  akidesi sağlam mı,  abdestli namazlı mı, bilinmiyor. Şimdi  yeni bir dönem  görüşler değer yargıları  akşamdan sabaha farklılık gösteriyor,  maksadın  hasıl olmasına bakılıyor. Cami ibadete açıldıktan sonra eksikler sökün ediyor.  Cemaat sorumsuz mu oldu nedir istekler teklifler temenniler devam ediyor.  Bu defa sanatkar,  işçi camiye girip çıkıyorlar, ikmal çalışmaları sürüp gidiyor da çalışmalarda bir sıradanlık hakim.  Bunlar bulundukları yerin farkında değiller,  tavırlarından burada çalışmaktan memnun olmadıkları da anlaşılıyor, içinde bulunanlara  saygıları yok,  gerekli dikkati itinayı gösteremiyor, göze batıyorlar. Ezan okunuyor onlar devam ediyorlar,  ses oluyor gürültü çıkıyor,  ancak rica edilirse lütfen işi bırakıp dışarı çıkıyorlar,  namaza katılanı nadir.  Mesela kalabalık bir çini ekibi   vakit namazlarında dışarı çıkıyor  bekliyorlar, Cemaat çıkıyor onlar içeri giriyorlar.</p>
<p>Bu bir gösterge;  işçi teknisyene söylenecek fazla bir şey yok,  evvela işin şuurunda değiller.  ücretleri  ne ise onun dışında beklentileri olmuyor,  camide çalışmanın sevabı çoksa ondan haberleri yok,   gönüllü ensar muhacir gibi  &#8221; Bize nasip oldu, işte mukaddes bir mekanın inşasına katkıda bulunuyoruz &#8221; demiyorlar,  bir bereket meymenet  ummuyorlar.  Ha cami&#8217;de  ha bir eğlence yeri inşaatında çalışmışlar  farketmiyor;   işçi teknisyen değil de derneğin veya bu işin görevlisinin dikkatli olması gerekiyor;  onların çoğunun da eli kolu yok,  işçiyi sanatkarı nereden bulacak,  nasıl  seçeçek,  bildiği ilk karşılaştığı ile konuşuyor onu çalıştırıyor, &#8221; Aman ha camide çalışacaksınız edebinizi takının.&#8221;  da demiyor.</p>
<p>Cami mescit münderecatı mihrap minber daha ne ise bir kaç kalem iken;  günümüzde ilaveler  gelmiş  ses düzeni, akustik, klima, mantolama, internet , güvenlik, çayocağı, daha neler  ihtiyaç olmuş hâla yenileri  ekleniyor.  bir yenisi çıkmış ise o isteniyor. bu gitsin öteki gelsin. Peki bu nasıl olacak denilirse cevap hazır. &#8221; Sponsor bulduk  yaptıracak parasını verecek ,.&#8221; deniveriyor.  Anlayış  bu.  Maddî olarak cami süsleniyor  renkleniyor ziynetleniyor  da bir ukte kalıyor, cami cemaatının maneviyatına  katkısı  olmuyor gibi;  birşeylerin eksik olduğu belli  de telafisi cihetine gidilemiyor.</p>
<p>Çarşı pazarda böyle işin ucunda kıyısındalar. modern işyerleri , dekor vitrin ışıklar bunlar iyi de;  orada müşteriyi karşılayan veya tezgahta bulunan &#8221; işyerinin asıl menfaatının hizmet etmek, memnun etmek, müşterinin rızasını almak.&#8221; olduğunu  bilmiyor;  en basitinden  mesela Halk Ekmek Bayisine  gidiyor para uzatıyor iki ekmek diyorsunuz,  &#8221; Ekmek bitti.&#8221; diyor,  desin  de fakat  bu seviniyor.  Size çare olmadı , işinizi görmedi,  üzülmüyor ne manaya geliyorsa gülüyor.  Meşhur bir  market her şehirde şubesi var,  indirim yapmış   onbeş gün önce ilan etmiş ,  ilk gün gidiyorsunuz mal yerinde yok.  Soruyorsunuz anlatıyorlar;  hâni stoklarla sınırlı ya  kaç adet gelmişse  sabah market açılmadan bilenleri kuyruk oluşturmuş alabileni almışlar, diğerleri dönüp gitmişler.   ilan İndirim icraat ise bu,  izan  idrak kalmamış yaptıklarının  satıştan başka bir şey olduğunun bilincinde değiller.</p>
<p>Belediye tutmuş deredeki  nisbeten sakin bir caddede durak belirlemiş  levha koymuş,    durak var  inen binen yok .   Otobüs ise dolmuş ise  hızla yukarıdan iniyor o hızla  öteki yakaya çıkıyor.  Durağa itibar eden yok. Vatandaş  işaret ediyor şöför görüyor;   bu &#8221; Benim görevim.&#8221;  demiyor.  Dursa ek yakıt yükü olacak  gözünde büyüyor, durağa da  bir gelen bir daha gelmiyor,   yerinde sessiz sakin bekliyor.  Diğer taraftan taksi şöförleri  yeri geldiğinde gece gündüz hizmet veriyoruz, özveri ile çalışıyoruz, kış yaz direksiyon başındayız   diyorlarda;  işiniz çıksa telefon etseniz  ilave bir soru ile karşılaşıyorsunuz,   mesafe kısa ise özür beyan edilebiliyor veya bekleyin denilebiliyor.  halbuki tarife var her şey düşünülerek hazırlanmış&#8230;</p>
<p>Su elektrik telefon faturası  her yerde ödenebiliyor  ya;  bankalar fatura ödeme üniteleri işinizi görüyorlar, yinede  bir sürprizle karşılaşmak mümkün. bir internet sorunu, modem sorunu, yoğunluktan ulaşamama,  arıza..  sebeb ne olursa olsun bir iki denemeden sonra size ferahlamış olarak faturanızı uzatıyor ;  &#8221; Daha sonra tekrar gelmenizi.&#8221; istiyorlar;   eğer bir arıza vs ise  keyifle  &#8221; Falan yerden kaynaklanan arızadan dolayı &#8221; deniliveriyor;  veya neşe ile &#8221; Sözleşmenin  feshedildiği.&#8221; belirtiliyor. bir daha gelmeyin der gibi.   Eh bunlar  memur bilinçli değiller,  işin hizmet tarafı onları  hiç ilgilendirmiyor.</p>
<p>Tabii bu hep böyle değil arada istisnalar çıkıyor;  mesela bir İski Şube Müdürü  İstanbulun iki ilçesinde görevde bulunmuş  başarılı bir mühendis;  siz onu nereden tanıyacaksınız,   hizmet gönüllüsü meselelere eğiliyor,  çözmeye halletmeye çalışıyor,  kafa yoruyor,  çare arıyor uğraşıyor.  Sonra İski&#8217;nin su ile ilgili sorunlarının boyutunun bazan  vatandaşı zora soktuğu da mâlûm.  Onun  işi mesele halletmek;  afla yasal uzlaşma ile süre taksitlendirme ile çözüme  ulaştırmaya gayret ediyor.  Ancak gayrete uğraşa  rağmen  çözüm bulunamıyorsa,  ödeme bedeli vatandaşın boyunu  aşıyorsa,  abone daralıyor  sızlanıyor yakınıyor,  hâni nihayetinde  kendisini tutamıyor  ağlama noktasına gelebiliyor da;  İski Müdürü derdini dinledi,  inceledi   konu açıklığa kavuştu,  mesela &#8221;Kiracı ev sahibinin  abonesinden su kullanmış ödememiş, idare suyu keşmiş,  o  bağlamış  kaçak olarak kullanmaya devam etmiş, iş sonunda büyümüş çığ olmuş ve kiracı kaçmış.&#8221;  durum vahim,  bir çıkış yolu da bulunamıyor. Abone başına gelecekleri tahmin ediyor  hıçkırıyor ise,  yine onun bir şekilde gönlünü almaya çalışıyor, bazan bir şey yapamazsa oturup onunla   ağladığı da oluyor.  Netice de candan ilgi boşa gitmiyor;  kimi aboneler  sarsıldıkları hıçkırdıkları  halde,   idarenin kendisine yakınlığı,  konunun çözümü için samimi ilgi  gördüğü netice de ferahladıklarından teşekkür edip ayrılanları oluyor.   Kiminin  de  &#8221; Bana yakınlık gösterdiniz, memnun ettiniz, ben de ödemeye çalışırım.&#8221; diyerek rahatladığı görülebiliyor.</p>
<p>İşte bu bilinçli olmak iz&#8217;anın idrakin ürünü, bu işini sevenlere,  çözümü sevenlere, herkese olumlu katkısı olsun isteyenlere mahsus.  Bunun aslı irfan,  irfan kültürden başka bir şey&#8230;  İrfan bilincin şuurun kaynağı, irfan  insan oğlunun has bahçesi.  İrfan ayırmaz birleştirir, irfanda kin susar duvarlar yıkılır  anlaşmazlıklar sona erer.  İrfan kendini tanımakla başlar da  nefis terbiyesidir,  olgunluğa açılan kapıdır,   gereği ile taçlanan ilimdir.  İrfan insanı insan yapan vasıflar bütünüdür.  Yâni hem ilim,  hem insan  ve hem de edep&#8230;</p>
<p>Bilinçli olmak eğitimle olmuyor,  samimiyet hassasiyet incelik gerektiriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/bilincli-olmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kerem</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/kerem/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/kerem/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2011 18:17:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[direklerarası]]></category>
		<category><![CDATA[hicri takvim]]></category>
		<category><![CDATA[iftar]]></category>
		<category><![CDATA[kameri aylar]]></category>
		<category><![CDATA[radyo]]></category>
		<category><![CDATA[ramazan]]></category>
		<category><![CDATA[recep]]></category>
		<category><![CDATA[şaban]]></category>
		<category><![CDATA[şehzadebaşı]]></category>
		<category><![CDATA[sümerbank]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=1132</guid>
		<description><![CDATA[Lutfun keremin bol bol verildiği yerler anlar  günler vardır.  bazısı hicri takvimle kameri aylarla bilinir.  Kameri ayların  önce gölgesi düşer, sonra nazla eda ile çıkar gelirler de,  ancak arayan bulur.  Muharrem ayı yılın ilk ayı ve onunda  kutlu aşure günü,  Rebiülevvelde Mevlid-i Şerif  sonra üç aylar&#8230; Üçaylar Recep Şaban Ramazan;  kameri ayların sultanı Ramazan Ayı, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/kerem/hilal/" rel="attachment wp-att-1139"><img class="alignnone size-full wp-image-1139" title="hilal" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/12/hilal.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p>Lutfun keremin bol bol verildiği yerler anlar  günler vardır.  bazısı hicri takvimle kameri aylarla bilinir.  Kameri ayların  önce gölgesi düşer, sonra nazla eda ile çıkar gelirler de,  ancak arayan bulur.  Muharrem ayı yılın ilk ayı ve onunda  kutlu aşure günü,  Rebiülevvelde Mevlid-i Şerif  sonra üç aylar&#8230; Üçaylar Recep Şaban Ramazan;  kameri ayların sultanı Ramazan Ayı,  heyecan üç aylar ile  başlar.  Başta bir farklılık ferahlık bir ümit,  gelen bir kısmet bir nimet bir devlet ve tarif edilmez hisler;   kimi bir şekilde, kimi başka şekilde fevkaledeliği ucundan kıyısından teşhise tarife anlatmaya çalışırlar da başaramazlar , bu belki ayların feyzi bereketi ise ne diyecek nasıl söyleyecek; işte bu kutsallığın özelliği&#8230;<span id="more-1132"></span></p>
<p>Kutsal aylar seveni tarafından beklenir özlenir, yenisinde alışılana göre farklı bir şekilde karşılanması ve faydalanılması tasarlanır, daha etkin yaşanması planlanır da, sonra bir durum ortaya çıkar; bakarsın; &#8221; Efkârlı günlere gelir çatar.&#8221; bunu kimse istemez. Yine de Ramazan Ayına olduğunca hürmet edilir,  Mübarek ay da üzüntüye kedere teselli olur.   Bu ayın kıymetini bilen kendini arıtır istifade eder;   gerekli ilgi alakayı gösteremeyenler lutfu keremi rahmeti  bereketi mağfireti kaçırmışlardır.</p>
<p>Kameri aylar yirmi dokuz veya otuz gündür.  Aylar gezer konar göçerler, yaza kışa rastlar döner dolaşırlar, her yıl on gün erken gelir de;  gün yine yirmi dört saat, sadece  gecesi gündüzü uzar kısalır; iftarının sahurunun vakti  farkeder. Ramazan ayının  adeti an&#8217;anesi vardır;   ötelere   Hazreti Nuh&#8217;a Hazreti Adem&#8217;e uzanır.   Oruç bizden öncekilerde olduğu gibi bize de farz kılınmıştır;    bizim  oruç ayımız  da Ramazan Ayıdır.  Ramazan ayı üç ayların sonu,  şaban ayı sonunda görülen yeni hilalle Ramazan Ayı başlar, Şevval hilali ile bayrama erer.</p>
<p>Erbabı tarafından üç aylar gelmeden  aranır, üç ayların  iple çekildiği iklimler vardır.   Bağımlılarında  recep ayına bir süre kala bir telaş, köşede bucakta buluşmalar ziyaretler olur ve otuz kadar kişi  teşkil edilir, bunlara üç aylar süresince her gün bir Kur&#8217;an Kerim hatmi yapılacak şekilde cüz dağıtılır ve her gün duası  yapılır.  Bu usulun ,  benzer bir şekilde uygulandığı  pek çok  yer vardır. Hani hatim okunuyor dua ediliyor ya;   işte bu kemal, tatmin eden rahatlatan bu,  bir moral   bir ümit&#8230;</p>
<p>Ramazan ayı bir olgu,  geliyor geldiği  yere damgasını vuruyor, müsbet menfi herkes bir şekilde  mübarek ayı hissediyor, bazı yerleşim birimlerinde gündüz Ramazan  Ayı belli olmazsa da, akşam güçlü bir canlılık kendini gösteriyor. Gündüz kahveler lokantalar açık,  saygı yok, caddede meydanda protesto için sigara içiliyor, Akşam iftar vakti çarşı pazar birden tenhalaşıyor herkes evine iftar edeceği yere gidiyor, pencerelerde  çocuklar neşeyle heyecanla  ezan bekliyorlar,  mübarek ayın şahidi oluyorlar.</p>
<p>Rahmet kapısı daima açıktır da;  bu aylar da bu kapıya yönelmeler kitle halinde oluyor.  Bu ayda ilgisiz kalabalıklara,  gencine yaşlısına da çağrı ulaşır;  tebliğ edilecek olan tebliğ edilir, Ramazan Ayı herkes için eşit bir fırsattır da;   değerlendirilmesi istifa edilmesi uyanık olmağa,  kararlı olmağa bağlı;  kimi çevrelerde ortam elverişli olmaz nefsi keyfi hareket edilir kolay tercih edilir,  ancak  Ramazan  Ayı ortamı kişinin sağduyusu ile birlik olur;  nefeslerin sayılı olduğunu, ömürlerin sınırlı, dünyanın fani olduğunu,  bu işin şakasının olmadığını hissettirir. Artık çevrenin menfi tesirine kapılıp bu ayı  gereği gibi değerlendirememek  tembellik etmek ilgisiz kalmak fırsatı kaçırmaktır.  Hasretle hicranla hüsranla bunun farkına varılır da,   gelecek Ramazan Ayını ihya etmeye niyet eder de;  acaba yenisine kavuşabilecek mi.</p>
<p>Ankara da Sümerbank ta beraber çalıştığımız bir kardeşimizin  önemli bir rahatsızlığı vardı, orucu da tutamıyordu,  Ramazan Ayını tutamamak yüreğine ok olmuştu, anlatırdı da;  Oruç tutmanın nasıl bir nimet olduğunu, aslının  esasının inceliğini onun sıkıntısından anlardık… Ramazan Ayında kendisini bir ıssız adada tek başına kalmış gibi hissettiğini söylerdi.  Çevresindeki herkesin  oruçlu olduğunu  kendisi tutamadığından  oruçluların yanına varamadığını, tutmayanlarla beraber  olduğunu ancak onlarla bir arada bulunmaktan rahatsızlık duyduğunu anlatırdı.  Hüzünlü bir şekilde Ramazan Ayının ne büyük nimet olduğuna temas ederdi.</p>
<p>1950 li yılları çocukluğumun  Ramazanlarını hatırlarım.  evler ona odaklanır, mahalle çarşı belli eder,  okullarda ise  ilkokul orta okulda öğretmene görev verilir, müdahil olurlar, ne desinler; çocuklara oruç tutmamalarını ders çalışmalarını öğütlerlerdi.  Artık Devlet Radyoları kısa bir iftar programı ile  ramazana katılmaya başladı. Ezan, kur’an, bir küçük sohbet olurdu da;  yinede dünyalar bizim olurdu. Sohbete merkezi otoritenin sahip çıktığı; önce sohbet metninin istendiği  onay alındıktan sonra  ancak yayınlanabildiği anlatılırdı.  basında gazetelerde haberler çıkar oruçlulara sataşırlardı.</p>
<p>Televizyonla birlikte fazla bir şey değişmedi, ancak kanallar çoğalınca bir şeyler oldu, programlar arttı, kanallardan bir kısmı eski yeni ramazan aylarını işin pratiğini kolayını kaçamağını kullanarak gündeme getiriyorlardı.  Sonrası  hat ebru minyatür;  şafak gurup doğa manzaraları ve  renkler desenler ; hac kabe umre canlı yayın ve eski yeni filmler vizyona konulmaya başlandı. 2000 li yıllara doğru, her Ramazan Ayı öncesi başlatılan toplumun bir kesimini yıldırmaya bezdirmeye yönelik programlar arttı.   Proğramlarda  oruc tutan kitleyi hedef alan ve onları aşağılayan görüşlere haberlere  yer veriliyordu.  2000 li yıllarda iftarı sahuru içine alan kapsamlı programlar izlenmeye başladı da; yine  bunlar televizyon idarelerinin klasik müzik eğlence kadrosunun ürünü oldu.</p>
<p>Uygulamada  yapım da hep kolay tercih edildi, bileninden görüş alınmadı ve  bildiğimiz sınırlar ön planda tutuldu ve  nev’i şahsına münhasır sıradan programlar ortaya çıktı.Vazgeçilmez müzik eğlence programları  da yapılan bir iki rötuş ile Ramazan Ayına adapte edildi,  Tasavvuf müziği proğramları sanatçıları artık sahneye sığmıyor oldu; okuyucular  yelekli, yakasız gömlekli kostüm giyiyorlar ve enstrümanlar;  seyircilerden bir meraklı atmış kadar ud tanbur ney bendir  neyse  aygıt  saymış,    uygulama Tekke&#8217;dekinden farklı hale gelmiş, her ekip her televizyon kurumu kendi işlevi paralelinde bilgilendirme söyleşi tartışma programları hazırlıyor da  bunlar ölçüden kontroldan uzak şeyler, Ramazan Ayının özüne önemine katkı sağlayacak cinsten dikkatle hazırlanmış program olamadılar;  hani Ramazan Ayının kanto ile ne alakası var.   Bunlar mübarek günlerde ; mesela  Şehzadebaşını Direklerarasını, alakasız eğlenceleri, eğlencenin bayağısını, sıradanını, sırıtanını öne çıkarıyorlar,  belki bunları bir maksada mebni yapıyorlar,  netice de gerçeklere perde oluyorlar, izleyiciye  müsbet bir şey de veremiyorlar. Toplumun bir kesimine zaten  bu yaptıkları yavan geliyor,  izlemiyor itibar etmiyorlar da; bu proğramların hepsi izleyici buluyor, işin aslını bilmeyenler bir şey zannedip karşısına geçip oturuyor izliyorlar,  cemaat,  namaz,  dua, tesbihve tefekküre  vakit ayıramıyorlar;  feyizden bereketten   nasipleri de olmuyor.</p>
<p>Toplum olur olmaz her şeye itibar ettiğinden midir nedense bir tuhaf hale geldi; artık düşünmüyorlar, sonunun nereye varacağının idraki içinde değiller, oruç hepimize farz orucun aslını öğrenmek farz  da bir yerde takılıp kalıyorlar, bir adım ileri gidip merakta etmiyorlar. Varsa yoksa iş imkan maaş eğlence;  gündüz bir türlü gece başka türlü ramazan ayı geldi de, ne yapmaları gerekirdi, yapabildiler mi, bir tereddüt  bir ağırlık ve bu arada ay gelip geçiyor ramazan da çıkıyor, cami mescid doldu taştı ise bunlar  camiye sohbete gidemiyorlar bir mübarek yüz göremiyorlar, namaz  sohbet hatim  ise geçiyor. Halbuki Ramazan Ayı önemli; oruç ise  kutlu ayın aslı esası ne kadar saf temiz, işte  bu ay bir fırsat, serapa kâr kazanç, dünyaya ahirete yararlı da,  biz öyle bir hale gelmişiz ki; kitaba ilmihale de bakamıyoruz, araştıramıyoruz, vaktimizi ise boşa harcıyoruz, vebali de boynumuzda takılı kalıyor.</p>
<p>Bilgi ne kadar gerekli,  öğrenmek lazım da ne engeller çıkarılıyor, toplumun değer yargılarında değişim artık belirgin oldu.  Paralı ekonomi kendi önceliklerini kalabalıklara empoze ediyor. Manevi telkinat  da yok,  yol  gösterilmiyor, dert edinilmiyor.  Haydi bakalım vaktinizi boşa harcamayın diyen yok.  Neticede Ramazan Ayı da menfi  yönlendirmelerden etkileniyor,  hayatta ibadete istikamete  gereği gibi yer verilemiyor dikkat edilemiyor;  ay geliyor geçiyor,  kadir gecesi geçiyor farkında olunmuyor, istifade edilemiyor,  mahrum kalıyorlar,  maneviyattan uzaklaşıyorlar; zararın boyutundan da haberleri olmuyor. Mesela bir kadir gecesi gafletinin  bizi bin aylık ibadet sevabından mahrum ettiğini biliyoruz da; bunun bir ömür ibadete denk olduğunu takdir edemiyoruz, bir küçük gayretle kadir gecesini ihya etmek elimizde iken, bir çabamız olmuyor.</p>
<p>Bir gerçek var, ‘’Size Ramazan ayı geldi, bu ayın  ilk on günü rahmet, ikinci on günü mağfiret ve son on günü günahlardan arınmadır. o bereket ayıdır, o ayda tam hayır vardır, Allah (cc)  sizi rahmeti ile kuşatır, huzur iner, hatalar silinir, dualar kabul olur ve sizin rağbetinize de bakılır. ‘’  bunlar Ramazan ayının vasfı  aslı da şimdi kim  erişirde bağışlanmadan çıkarsa ‘’Burnu sürtsün.’’ Diye bir kayıt da var. Madem ramazana gerekli önemi veremedi tenbellik ettiyse;  fırsatı kaçırdıysa nefsine keyfine aşağılık kimselere uyduysa,  onlara itibar ettiyse, ihmal etti kayıtsız kaldıysa,  şeytana uydu  vaktini önemsiz şeylere  harcadıysa ; kaybı büyük olmuştur, kusur da kendisinindir;  artık  &#8221;Hor hakir olmayı.&#8221; hak etmiştir, ‘’Burnunun sürtülmesine,&#8221;  de  layıktır.</p>
<p>Özetle eski  kandilleri biz  mumlarla,   ramazan ayını   beşli yedili gaz lambası ışığı , mütevazi sofralar,  börekli katmerli hoşaflı sahurlar ve coşkulu birlikteliklerle hatırlıyoruz.  Bize müsbet katkısı olduğuna inanıyoruz da,  şimdiki gencler mübarek geceleri   ilerde  belki kandil simidi ve  ramazan  aylarını  belediye iftarları,  namaza ibadete saygılı olmayan  etkinlikler ile hatırlayacaklar.</p>
<p>O kutlu günler geldi geçti,  nasibi olana yenisi geliyor. şimdi biz  bir hazırlık yapalım usulüne uygun olarak  yaşamak için günlerin gecelerin biraz perdesini aralayalım  içine nüfuz etmeye çalışalım, mutlaka bize verebilecekleri tatmin edici hediyeleri olacaktır;  bu sağduyu olur, nefis tasfiyesi olur, iç huzuru olur, kalb temizliği olur.  Güzellikler kazanırız, bir yere tutunuruz, dayanırız,  sağlam basarız.  İşte şimdi tam olarak bilemediğimiz bu edinimlerden  bize bir şey armağan edilirde, bakarsın  dünya ahiret bahtiyarlığına ulaştırıverir.</p>
<p>İki tarafımızı görürüz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/kerem/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Altyapı</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/altyapi/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/altyapi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Sep 2011 19:34:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[1999]]></category>
		<category><![CDATA[afyon]]></category>
		<category><![CDATA[akşehir]]></category>
		<category><![CDATA[altyapı]]></category>
		<category><![CDATA[belediye çavuşu]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[enstrüman]]></category>
		<category><![CDATA[millet]]></category>
		<category><![CDATA[milliyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Nihavent Segah]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=1103</guid>
		<description><![CDATA[Altyapı temeldir esastır dayanaktır. Teknik altyapı üst yapıya bağlı olarak fiziki hesaplamalarla teşkil edilmektedir. Altyapı toplumların da göstergesidir. Tarih boyunca insanların bulunduğu her yerde iyi kötü bir ahlak anlayış altyapısı olduğu tesbit edilmiştir. Toplumlar altyapıdan güç alarak başarı elde edebilmekte; yine toplumlar kara günlerinden altyapılarını güçlendirerek ıslah ederek kurtulabilmektedirler. Dünyada İnsanla birlikte vahye dayalı bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/09/altyapi.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1123" title="altyapi" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/09/altyapi.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p>Altyapı temeldir esastır dayanaktır. Teknik altyapı üst yapıya bağlı olarak fiziki hesaplamalarla teşkil edilmektedir. Altyapı toplumların da göstergesidir. Tarih boyunca insanların bulunduğu her yerde iyi kötü bir ahlak anlayış altyapısı olduğu tesbit edilmiştir. Toplumlar altyapıdan güç alarak başarı elde edebilmekte; yine toplumlar kara günlerinden altyapılarını güçlendirerek ıslah ederek kurtulabilmektedirler.<span id="more-1103"></span></p>
<p>Dünyada İnsanla birlikte vahye dayalı bir altyapı olmuştur. Günümüzde farklı milletlerin uygulamaları, toplumların çeşitli duygu ve düşünceleri, keyfleri zevkleri hevesleri altyapıyı farklı hale getirmiştir. Sosyal konularda altyapı bir nevi müstenidattır, tanımlanmış hüsnü kabul görmüş kurallar bütünüdür. Mesela Anayasanın altyapısında milliyetçilik bulunmaktadır, başlangıç maddelerinde anayasanın esaslarının birisi de milliyetçilik&#8230;</p>
<p>Biz 1950li yıllarda Bolvadin&#8217;de kendimizi bildik bileli milliyetçiliği duyduk ve onunla büyüdük. Mahallede okulda çarşıda pazarda halkevinde bayram yerinde, varsa yoksa milliyetçilik. Tabii milliyetçiliğin bir aslı esası var da, bizim ondan haberimiz yok. Okulda bize anlatılıyor müfredatta ne var bilmiyoruz, halkevinde kılıç kalkan öğretiyorlar piyes hazırlıyorlar şiirler okunuyor milliyetçilik bu galiba diyoruz. Bayram milliyetçiliği ayrı, görev Belediye Zabıtasına ait, halk kendilerine &#8221;Belediye Çavuşu&#8221; diyor başlarındaki Ali Çavuş itiraz ediyor; &#8221;Biz çavuş değiliz zâbıtânız, Ben de âmir-i zabıtânım.&#8221; diyor, her ne ise&#8230; Bayramlarda &#8221;İşte bu memlekette milliyetçi .&#8221; desinler de kadı&#8217;ya Kaymakam&#8217;a büyüğe küçüğe ayıp olmasın için kalabalık isteniyor ya;  Belediye tören saatından önce çarşıdaki dükkanları kapattırıyor, kahveleri boşaltıyor çavuşlar halkı meydana yönlendiriyorlar, halk meydanda toplandığında çavuşların diğer görevi başlıyor. Bu ahâliye İstiklal marşı söylenirken şapkalarını çıkarmalarını hatırlatmak, unutanların ceketini çekmek veya bir şekilde uyarmak şapkalarını çıkarttırmak. Zaten marş bitiminde hep birlikte şapkalar tekrar giyiliyor.</p>
<p>Çarşıdaki kahvedeki milliyetçilik daha başka. Anlatılabileni milliyetçiliğin taraftar bulanı da bu. Siz Dişçi Falan&#8217;ı nerden bileceksiniz, Emirdağ caddesinin başındaki Satılmış&#8217;ın Kahvesi&#8217;ne çıkardı. Nisbeten İyi giyinir,  giyimine özen gösterir, farkedilirdi. Lafını sözünü de dinletirdi . Memleketin istikbal vâdeden gençlerinden&#8230; İlçenin meşhur dişcisi&#8217;nin kalfası, askerden sonra çarşının arka tarafında yer açabilmiş, geleni gideni eksik değil de ustasının ki kadar müşterisi yok. Tâbii olmayacak ona itiraz etmiyor. Kızdığı şeyler başka kahvede onları anlatıyor:</p>
<p>- Memleketimiz de nedense ellerin memleketindeki  gibi milliyetçilik yok. Görüyoruz hemşeriler bize gelmiyorlar, vilayete diş çektirmeye gidiyorlar. Diş çektirmekse burada ustam var, ben varım.  Ustamı herkes bilir ordinaryüs profesör; ben de profesörüm. Dişçi ise burada biz varız.</p>
<p>Diyor ve sonra hemşerileri ustasına yönlendiriyor:</p>
<p>-Tamam bana gelmesinler, daha çarşının ortasında ustamın dükkanı açık, ona gitsinler. Bunlar Afyon&#8217;a Akşehir&#8217;e gidiyorlar. Peki biz idaremizi nasıl çıkarırız, bu memleket nasıl kalkınır, bizim milliyetçiliğimiz nasıl milliyetçilik.</p>
<p>Diyor. Kahvedekiler hak veriyorlar. Dişçi&#8217;nin görüşü bu. Milliyetçilik olsun memleket kalkınsın istiyor. Esnaf da aynı fikirde , onlarda dükkân açtılar çarşıya girdilerde . İşyeri masraftan ibaret Maliyeye Belediyeye para yetiştiremez iken birde Banka çıktı . Günlük haftalık aylık masraf var, eh müşteri bekliyoruz hemşeriler de gelip alışveriş etmezse bu işin içinden nasıl çıkılır diyorlar; onlar da milliyetçilik istiyorlar.</p>
<p>Bir de milliyetçiliğin âmirden memurdan akıl hocaları var, onların nokta-i nazarı başka;  halkın esnafın şunun bunun anlayışı ile alakası yok, onlar: &#8221;Milliyetçilik herşeyin üstündedir&#8221; sonra; &#8221; Milliyetçiliği kimse bilmez biz biliriz.&#8221; diyorlar; &#8221;Dede Korkutu, Altayları, Ergenekonu &#8221; anlatıyorlar.  Sonra &#8221;Ümmetçilik yok.&#8221; diye masaya yumruk vuruyor, özetliyorlar.</p>
<p>O yıllarda biz çevremizde kendi kendine teşekkül eden ve asırlarca topluma ruh veren değer yargılarına raslayanlar olarak; örfün âdetin geleneğin ayakta tuttuğu edep terbiyeye dayalı manevi altyapının ne kadar güçlü olduğunun farkına varıyorduk. Milliyetçilik herşeyin üstündedir diyenlere, tepinenlere de bir anlam veremiyorduk. Artık bir şekilde altyapının yönlendirildiğini anladık,  Devlet marifetiyle ortamın hedefteki batı menşeli bir forma bir şekle ulaştırılmasının çaresine bakılıyor. Her kademeden okul ve kurumların  öğretimiyle  öğrenci  şekillendiriliyor ve herşey eğitimle ilgilendiriliyor. Öğrenci lise  müfredatında ki dersleri görüyor başarıyor ve  şahadetname alıyor. Askerde yedeksubay oluyor, eğer kendini kabul ettirebilirse tezkere bırakıyor, isterse yüksek tahsil yapıyor da; Yıllar yokluk sıkıntı yılları herkes cesaret edemiyor, sağlam basamıyor. Gençler rüzgarın önündeki yaprak gibiler, desteğe ihtiyacı var,  sonrası zuhûrata tâbi&#8230;</p>
<p>Yüksek tahsil üç büyük şehirde; 1960lı yıllar İstanbulda bir öğrenci yurdu. Vilayetin hayırseverleri tarafından yapılan İki katlı mütevazi bir yurt binası. Katlar yatakhane okuma odası, bodrumda yemekhane bir taraf mutfak, küçük bir salon, yemek masaları, köşede radyo ve dinleyenler için birkaç sandalye. İstanbul radyosu; sabah öğle radyo birinin aklına gelirse açılıyor, zaten anfide yer tutmak için erken gidildiğinden gün boyu çalışma uğraş telaş, Akşam yemeği saat 18 den sonra veriliyor öğrencilerin çoğunluğu orada oluyorlar, akşam kuşağındaki klasik türk müziği faslını dinleyen meraklılar var, onlar yemeği sonra yiyorlar.Bunlar genç İstanbula geldiler, bu yıl gelen öğrencilerin kısmı küllisi abdestli namazlı, yurtta mescit yok yatakhanelerde namaz kılıyorlar, yakın camilere gidiyorlar, takip ettikleri bir iki sohbet de var, yinede diğer öğrencilerle ortak payda müzik&#8230;</p>
<p>Öğrenci halk müziğinden sanat müziğine batı müziğine doğru eğilim içinde, batı müziği taraftarları kitleden kopmuş bilerek bilmeyerek tercih yapmışlar, herşeyleri ona göre; beraber hareket ediyorlar ve üç buçuk kişiler. Velhasıl çoğunluk müzikle haşir neşir; temeli de şuur altındaki altyapıdan ve liseden geliyor. İşte şimdi o derdin arasında sanat müziğine vakit ayırıp dinliyorlar, yeri gelirse ayrıntıya giriyorlar, mırıldanıyorlar söz açılırsa kritik yapıyorlar&#8230; Hacı arif Bey, Itrî, Dede Efendi veya makamlar Nihavent Segah, dahası sazlar keman kanun. Sonra merak da ediyorlar ve muhabbeti uzatanlar için üst kat ta küçük bir balkon; orada terennüm de oluyor. &#8221;Nihânsın dideden&#8221; veya &#8221;Muntazır teşrifine&#8221; cinsi ağır parçalar mırıldanılıyor. Bir iki dinleyen de bulunabiliyor.</p>
<p>Burası büyükşehir öğrenci şurada burada canlı müziğe rastlıyabiliyor. O yıllarda sinema etkin ve sinema da müziği abartıyor, detay veriyor özen gösteriyorlar; müzikte vazgeçilmez oluyor. Öğrenci bir keman veya kanun taksimi dinledi  heyecanlandı ise;  genç bunlar merak başlıyor. Ah bir keman çalabilse, kanun öğrenebilse . Eh bunları aralarında konuşuyorlar, üniversitelerin semtlerin müzik kulüpleri cemiyetleri var. İşte keman kanun öğrenmek ise gelin diye çağırıyorlar, hâni başlasalar olur da, kulüpse cemiyetse işi yokuşa sürüyorlar, solfejden başlatmak istiyorlar. Önce nazariyat sonra keman tambur deniliyor. Vakit ayırmakla olmuyor erken gel, gece kal deniyor, özveri isteniyor, ensrüman öğretiyoruz diye daha başka şeyler de istiyorlar&#8230; Bizimkiler  de sonunda: &#8221; Pes yâni şimdi bizi memleketten keman öğrensin diye mi gönderdiler.&#8221; deyip yan çiziyorlar. Onlar pratik bir şey istiyorlar. Memlekette İbidik bunlardan iyi keman çalar, o öğrendi de solfejden mi başladı. Bu işin pratiğinin var olduğunu biliyorlar,  yine de kolay bir şey olmadığını anlıyorlar, işte şimdi akılları başlarına geldi çalışmadan gayretten başka çıkar yol yok ve  her şey çaba istiyor. Karşılarında adam kanun çalıyorsa hayranlıkla izleniyorsa eğer;   öğrenmiş emek vermiş çile çekmiş netice almış; ah keşke bu kanun çalan bu işe harcadığı vakti imkanı gayreti kendisine daha faydalı olacak şeylere tahsis etseydi.</p>
<p>Bilindiği gibi hayır kazanmakta şer işlemekte vakit ayırmaya imkan tanımaya bağlı ve kendi kendine de olmuyor. Öyleyse bir adım ileri gidip bari kendimize yararlı bir şeyin peşine düşebilsek. Siz Konya&#8217;lı Kabış Dayı&#8217;yı nerden bileceksiniz , kendisi berber iyi kötü huyları da var. Dükkanına komşu kahvede adamın birisi ile konuşuyor, adam yeri gelmiş belki bir konuda teminat vermek istemiş ; Dayı&#8217;ya &#8221;Günahın boynuma olsun.&#8221; deyivermiş. Dayı alınmış günahından da vazgeçmemiş &#8221;Yeğenim benim günahlarım var ya, onlar bana pahalıya maloldu  ben onları senin boynuna vermem.&#8221; demiş, vaktiyle içki  kumar  ne ise günahları onu uğraştırmış; onları  hatırlamış unutmamış. Dayı azıcık ta efeleniyor,  efeleniyor da efeliğin ağalığın da altyapısı var. Efelik vurmakla, ağalık vermekle oluyor. Kabış Dayı&#8217;nın ki efelik değil&#8230;</p>
<p>Sanat&#8217;ta ustalık&#8217;ta ve  meslek&#8217;te de altyapı esas, bazı mesleklerde eczacı avukat bilgi beceri tecrübe de yetmiyor, diploma isteniyor. Mesleklerin çoğunda olmazsa olmazlar var, her meslek te kendi aralarında geçerli kabul edilen toleranslar belli.  Sefer Ağa&#8217;nın mesleği cambazlık, ipte yürümüyor, hayvan alıp satıyor bakıyor. Şimdi bende kurbanlık için pazara çıkıyorum bakıyorum, fakat cambazlığım sınırlı bir yere kadar,  memur emeklisiyiz de vaktiyle memleketin çiftliğinde besihanesinde koyun kuzu inek dana çevremizde olduğu halde büyüdük, sonra İstanbul Sütlüce Canlı Hayvan Borsası , Erenköy Topkapı kurban pazarlarını tanıdık, her yıl kurban bayramı yaklaşırken besicilerin sürüp giden kurban muhabbetlerini dinledik yıllar süren birikimimiz olduğu halde; Sefer Ağa kadar bilmemiz mümkün değil.</p>
<p>Malı gördüğümüzde kaçmıyoruz, yaklaşıyoruz çevresini dolaşıyoruz, ilgileniyoruz da başındaki çoban &#8221; Emmi pek yaklaşma bunlar yuları öğrenemediler&#8221; diyor&#8230; Artık ne ise sırtına bakıyoruz mermer gibi yığmış mı yoksa testere dişi gibi mi , döşü gerdanı nasıl, butları yalan yanlış tahmin ediyoruz, maldan anladığımızı iddia etsek de yine de emin olmak için düğeyi tosunu basküle çekiyoruz. Ha Hüseyin Ağabey o cami arkadaşım Havayolları&#8217;ndan emekli, cambazlığı benden iyi, vaktiyle işin içinde olmuş aslını esasını biliyor, mesleği olanlardan merakı olanlardan öğrenmiş&#8230; İşte paçayı o çıkardı, uğraşmak yok paçaya bakıyor randımanı yüksek olanını, gencini celebini randımanlısını bulup çıkarıyor, baskülle alakası yok.  Paçaya bakıverin diyor.</p>
<p>Sefer Ağa cambaz diyoruz ya; o memlekette çekirdekten yetişme paçaya bakar mı bilmiyorum, memuriyeti falan yok da müzmin bronşiti var, öksürüyor öksürüğü uzun sürüyor. başladımı öhö öhö üç dakika beş dakika morarıp gidiyor, hiç şikayeti de yok öksürüğünden , cambaz ya hasta sökel her hafta mal pazarına gelecek tiryaki, bakacak alacak satacak aracı olacak. Öksürüğü tutarsa da dinlemez, konuşuyorlarsa pazarlık ediyorlarsa aldırmaz, sözünü kesmez devam eder, sesi kısılırsa işaret eder anlatmaya çalışır.  Mal hakkında bilgi ve tecrübe sahibi takip ediyor aktüalitesi var, mesleğinde altlığı altyapısı sağlam, alıyor satıyor kazanıyor, bir idare de çıkarıyor. Sağlığı elverişli değil olsun, kâr var ya kâr, kâr onu durdurmuyor. Her hafta koyun keçi inek dana peşinde mal pazarında.</p>
<p>Bir de hayır peşinde olan gayretliler var. Siz belki Mehmet Ali Ağabeyi&#8217;de tanımazsınız, işçi emeklisi 1980 li yıllarda Adapazarında bir Kur&#8217;an kursu ile ilgilenirdi. Yönetim Kurulu Başkanı&#8217;da her iş onun. Evi yakın gündüz gece devamlı iş&#8217;te hizmette,  kurs yatılı,  kurs binası çarşının başında, çevre pasaj dükkan tezgah, cami yanında,  arkası mahalle;   Kurs Hoca&#8217;sı meraklı gayretli, öğrenci kalabalık , içerde bir canlılık var. katlar iyi düzenlenmiş zemin dershane, katlar yatakhane ve mescit birde üst katta yemekhane.</p>
<p>Dönem başında şehirden taşradan öğrencilerle kurs kapasitesi doluyor. esas müfredata ilaveten üniversiteye hazırlık için ek dersler konmuş faaliyet hummalı&#8230; Kurs çevrede ün yapmış âhenkli, belli bir ananesi var öğrencileri başarılı, büyük gurub gayretli, diğerleri uyumlu onları takib ediyor, mezunlar da numune-i imtisal. Her dönem sonunda cemiyet tertip ediliyor. Öğrenciler tek tip takım elbise giyiyorlar, beyaz gömlek, takkelerinde kordela, yüzlerinde sahipli olduklarını ifade eden bir güven. Çağrılılar yerli yabancı misafirler; öğrencilerin aileleri akrabaları komşular ve meraklılar&#8230; Kimi gözleri yaşlı , kimi sevap umuyor, kimi heyecanlı, herkes ilgi ile izliyorlar. Namazdan önce başlayan proğram öğle namazı ile birlikte sona eriyor ve kurs binasına yemekhaneye çıkılıyor, ananevi cemiyet yemeği veriliyor, yemekhanenin önü teras, cemaat kalabalık tepsisini alan yer bulamaz ise terasta kıyıda köşede yemeği ile bir yere oturuyor.</p>
<p>Herkes memnun mutmain, giderayak aşağı inerken kimileri teberrüken  uğruyorlar,  hangi yılda ise   bizde bir gurup inerken  Mehmet Ali Ağabeye uğradık.  Konuşmalar arasında kendisine: &#8221;Çok güzel de nasıl başarıyorsunuz.&#8221; diye soruldu;</p>
<p>-Biz öğrenci ile ilgileniyoruz, gündüz ders gece çalışma var, araya rahatlatıcı dinlendirici programlar koyduk. uygulamayı izliyoruz. gece bir proğram teheccüt var, öğrenciye faydası çok oluyor, düzenli hale getirdik. Bir gece çıkın gelin beraber teheccüt kılalım, öğrencinin kalktığını hazırlandığını görün, neşelenin ferahlanın. Bunlar talebe-i ulûm, mâsum mahcub edepli öğrenciler, gece kalkıyorlar namaz kılıyorlar dua ediyorlar. Duaları umumi, milletine memleketine karşılıksız sağlık selamet diliyorlar. Hüküm var, esas var, sarahat var, bunlar candan gönülden &#8221;Sağlık selamet&#8221; için dua ediyorlar, bunların duası kabul olmaz mı hiç. Bakın artık bundan böyle Adapazarı&#8217;nda deprem falan olmaz korkmayın.</p>
<p>diye anlattı. Misafirleri uğurladılar, çalışmaları sürdürdüler, budefa yeni dönemin hazırlığına başladılar.</p>
<p>Adapazarı teheccüt senelerinde kayda değer bir deprem görmedi. felâket yaşamadı.  Sonra 28 şubat uygulamaları ile birlikte; Kur&#8217;an Kursları kapatıldı, takibe alındı, açığı arandı, eksiği bulundu, karışıldı dirliksiz edildi. Hocası öğrencisi hor görüldü ve teheccüt kılınan Kuran Kursu da bunlardan etkilendi. Öğrenci sayısı düştü, âdet anane kalmadı, ortadan kalktı, heyecanın yerini tedirginlik aldı. Arkasından korkulan oldu; 1999 Depremi yetişti ve Adapazarı yıkıldı. Halbuki Mehmet Ali Ağabey Deprem falan olmaz korkmayın diyordu&#8230;</p>
<p>Altyapı toplumların göstergesi de altyapının sağlam olması gerekiyor. Türk Lirası değerinde artış, döviz rezervinin katlanması, ihracat rakamlarının ithalat haddini aşması , borsanın yükselmesi memleket için kâfi değil. Millet aynı toprak parçası üzerinde yaşayan aralarında dil duygu ülkü gelenek birliği olan kişilerden teşekkül eden bir toplum ise; toplumun  edepli saygılı olması, dünyasından ahiretinden haberli olması önemli ve Toplumu teşkil edenlerin aralarında tefrikaya düşmesi tehlikeli.</p>
<p>Sağlam altyapı çalışma ve gayretle sağlanır da, himmete güçlü yardıma ihtiyaç var. İstemek ve dua etmek lâzım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/altyapi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zaman</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/zaman/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/zaman/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2011 15:31:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Cübbeli]]></category>
		<category><![CDATA[eğlence]]></category>
		<category><![CDATA[erzurum]]></category>
		<category><![CDATA[erzurumlu]]></category>
		<category><![CDATA[Hasankale]]></category>
		<category><![CDATA[parti]]></category>
		<category><![CDATA[program]]></category>
		<category><![CDATA[Terbiye]]></category>
		<category><![CDATA[Tortum]]></category>
		<category><![CDATA[Trakya]]></category>
		<category><![CDATA[Türkü]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=1081</guid>
		<description><![CDATA[Zaman dünya ile, zaman birimi dünyanın hareketleri ile ilgili, dünyanın kendi etrafında dönme süresi bizim zaman ölçümüz. Bilindiği gibi dünya kendi ekseni etrafında bir günde, güneşin etrafında bir yılda döner. Göklerin ve yerin yaratıldığı günden beri yılın aylarının sayısı onikidir. Ortalama ömür yüzyıl kabul edilse bile insan hayatının zaman şeridinde işgal ettiği yer çok küçük [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/08/zaman.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1100" title="zaman" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/08/zaman.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p>Zaman dünya ile, zaman birimi dünyanın hareketleri ile ilgili, dünyanın kendi etrafında dönme süresi bizim zaman ölçümüz. Bilindiği gibi dünya kendi ekseni etrafında bir günde, güneşin etrafında bir yılda döner. Göklerin ve yerin yaratıldığı günden beri yılın aylarının sayısı onikidir.</p>
<p>Ortalama ömür yüzyıl kabul edilse bile insan hayatının zaman şeridinde işgal ettiği yer çok küçük bir aralıktır. Bu kısa zaman aralığında insan doğar büyür olgunlaşır ve ölür. İstisnalar dışında herkese doğumundan ölümüne dünya söylemiyle ömür boyu &#8221; Uzun ince bir yol.&#8221; vardır. Zamanın durması diye de birşey yok, saat tik tak çalışır, kâlb küt küt atar, gün gece kıymetli, vakit de nakite benzetilmiş, başka bir sermaye ise yok. Esas olan işin ciddiyetini kavrayabilmek; ne var ki ekseriyet bundan habersiz .</p>
<p><span id="more-1081"></span>İhmal var gaflet var, kolay da tercih ediliyor; neticede kalabalıklar zamanı değerlendiremiyor, vakitleri heba olup gidiyor. Siyasi Otorite&#8217;nin zamanın değerlendirilmesi konusunda net bir tavrı olmuyor, yaklaşımı liberalizm esaslı ve uygulamaları  Batı kaynaklı&#8230; Halbuki Batı&#8217;nın değer ölçüleri başka, onların izzet edep hürmet ikram yardım hizmet şekli değişik, Batı&#8217;da başkası yok sadece menfaat ve dünya var. Diğer taraftan Siyasi İdare meseleleri bürokrasi ile bugün git yarın gel ile zamana hallettirme peşinde. Zamanı kullanıyor, fakat kişinin sorumluluğu var, ve herkesin zamanı kullanmayı bilmesi lazım. Temel eğitim içinde zamana gerekli önemin verilmesi, toplumun bilgilendirilmesinin ihmal edilmemesi lazım da, yapılabilse&#8230;</p>
<p>İnsan dünyaya bebek olarak anasına babasına muhtaç bir halde gözünü açıyor ve eğitim başlıyor. İlgileniliyor beceriler veriliyor tanıtım başlıyor. Ebeveynin ve çevrenin tanıtımda başarılı olması nisbetinde çocuk ortamı kavrayabiliyor, eğer bu safhada esaslarda sapma olursa ileride telafisi güç durumlar ortaya çıkabiliyor. Hâni anlatılır eskiden bir Terbiyeci&#8217;ye yetiştirilmek üzere üç aylık küçük bir çocuk getirirler; &#8221;Üstat buyurun yetiştirin &#8221; derler; kabul etmez, &#8221;Geç kalmışsınız.&#8221; der&#8230; Terbiyecinin haklı olduğu taraf var, terbiyenin kuralları var. Eğitim terbiye önemli ve dört başı mâmur olması gerekiyor. Bebek beyaz bir sayfa, gülüyor ağlıyor tepki veriyor şaşırtıyor; aslında insan bizatihi temiz, nevi şahsına münhasır yaratılışı ile gönlü nefsi sağduyusu beşduyusu ve sistemleri ile çağdaş toplumlardan daha donanımlı . Önemli olan da insanın paklığının korunması, gönlünün kafasının geliştirilmesi&#8230; Gönüller ufuklar kadar engin olmaya kabiliyetli, beynin kapasitesi ise astronomik. Gelişme kendi kendine olmuyor gayret istiyor, kişinin haya edep seha azim vs gibi gökçek huylar edinmesi ile mümkün ve bu vasıfların benliklerine yerleştirilmesi gerekli;  iyi bir eğitim alanların örnek oldukları, onları takip edenlerin de başarılı oldukları ve yolda kalmadıkları görülüyor. İşte bu efendi çelebi asil kibar dediğimiz güzel hasletleri üzerinde taşıyanların zaman içinde daha iyi korundukları, kendilerine üstünlük sağlayan vasıflarını zayi etmedikleri de bir gerçek.</p>
<p>Tabii insan beşer olduğu için yanlış şeylerde yapabilmektedir. Özellikle toplum hayatı, iletişim ve dayatmalar kitleleri etkilemekte kalabalıkları maddeye rahata yönlendirmektedir. eskiden zararlı şeylere  karşı olan toplum direnci, bu defa faydası olmayan başka yönlere kaymış bulunmaktadır ve tersine işlemektedir. Dünya hayatı madde ve zaman kaydı altındadır. Dünyada sonsuzluğu anlamak lazım da gayret istiyor,  eğer  sonsuzluk kavranabilse  tetbir alınır çaresine bakılır. Ancak sonsuzluk net olarak ölümle anlaşılır. Ölüm ile bir başka âlem başlar ve artık zaman kaydı yoktur. Orada ebediyet idrak edilir.</p>
<p>Bir bakıma dünyada insan zamanın fonksiyonudur. zamanla beraber insanda değişiklikler olmaktadır. Bu değişiklik müsbet veya menfi olabilmektedir,  değişim bazan esasta bazan teferruatta görülür. Bir hikaye  anlatılır. Almanya&#8217;da Erzurumlular toplanırlar, başlarında bir büyük; hasret giderecekler beraber olacaklar bir program uygulanacak. Açılış konuşma yemek vs. herşey biter, program sıra türküsüne dayanır. sağdan sıra ile türküler söylenmeye başlar sıra gelir Tortumlu&#8217;ya; Tortumlu önceki programlarda türkü yerine aşir okumuştur, bu defa o da türkü söyler şaşırırlar. Sıra devam eder Hasankaleli&#8217;ye gelir geçmiş senelerde bir iki türkü söyler hızını alamaz üçüncüsünü söylerken bu sefer Hasankaleli aşir okuyunca başlarındaki büyük dayanamaz ; &#8221; Gördüğünüz gibi zaman değişti, Tortumlu türkü söyledi Hasankaleli aşir okudu.&#8221; der.</p>
<p>Değişimin nisbi olduğu dozunun yönünün şeklinin farklı olduğu yerlerde var. mesela adam Trakyalı İstanbulda oturuyor boylu poslu sakallı cübbeli kalender bir derviş; işinde evinde rahat sıkıntısı yok, icabetmiş memleketine gitmiş, işi uzamış gün içinde dönememiş; ne yapsın otele gitmiş, sakallı cübbeli diye adamı kabul etmemişler, ortada kalmış. Vaktiyle bu şurada burada uygulamalar hep oluyordu, şimdi devir değişti trakyadaki bir iki şehir hariç kim nereye gitse yadırganmıyor, demek ki etkilenme her yerde aynı şekilde olmuyor.</p>
<p>Toplum; çevreden ve toplumu teşkil eden kişilerin alışkanlık edep huy ümit korku hayat şartlarından etkileniyor, bunların hepsi zamanla iç âlemimizi davranışlarımızı değiştiriyor, ayrıca insan hayatını eğitim makam imkan sağlık aile ve çevre etkiliyebiliyor. Çeşitli değişkenlerin tesiriyle kişinin ahlâkı, huzuru, durumu zamanla değişikliğe uğruyor. İnsan vücudu da bir heykel gibi değil. devamlı değişmekte maddi olarak zaman içinde kendini yenilemekte mesela kanını dört senede değiştirmektedir. Kişiliği de değişikliğe müsait bulunmaktadır,  bu bakımdan insanın sık sık kendini dengelemeye, nefis muhasebesi yapmağa ihtiyacı var. Özellikle işe uğraşa besmele ile başlamak koruyucu etken olmaktadır, işin başında dikkatli şuurlu bir besmele değişikliği müsbete yöneltebilmektedir.</p>
<p>Dünyada işte biz burada üstü kapalı perdeli izafi ve sırlarla dolu bir âlemde bulunmamıza rağmen, istemekle çalışmakla yeterli sağlam bilgilere ulaşmak her zaman mümkün olabilmektedir. İlmin sonu yoktur. Gerçek ilim adamları nice bilgilerinin sonsuzluk kavramı yanında durumunu takdir ettiklerinden ve bilgisizliklerini bilecek kadar akıl sahibi olduklarından, hayattan ve hayat şartlarından yola çıkarak kainatın dünyanın ahiretin konumunu takdir edebilmekte;  bildiklerini kullanarak emin bir şekilde bilmediklerini aydınlatabilmektedirler..</p>
<p>Neticede alan dünyanın kokusunu alıyor, hülasa ediyor: &#8221;Dünya bir ciyfedir kokmuş bir cesettir.&#8221; diyor. &#8221; Dünya yalan; yalan dünya seni neylemeli, çilen bitmiyor, bitmiyor kahrın, çarkın dönüyor, bitmiyor derdin. Güzelliklerin mutlulukların baharın yalan.&#8221; diyorlar. Hâni kötü kokulu deri imalathanesi olan tabakhanelerde çalışanların burunları ortama alıştığından başka koku  alamadıkları gibi dünyanın kokusunu biz de alamıyoruz.   Ancak insaf sahipleri &#8221;Dünya bir ciyfedir kokmuş bir cesettir.&#8221; diyene hak veriyorlar.</p>
<p>İnsanlar ruhları manevi âlemden, gövdeleri maddi âlemden olduğu halde zaman içinde hayat sürüyorlar; kimisi pazusu kafası kalbi ile çalışıyor bunlar uyanmış emniyetli gidiyor. Barış Manço&#8217;nun &#8221; Halat gibi bileğiyle, yayla gibi yüreğiyle, çoluk çocuk geçindirip, haram nedir bilmeyenler buyurun;&#8221; dediği bunlardan. Birde pazusu ile çalışan ve pazusu kafası ile çalışanlar var. Bunlar kalbini gönlünü faaliyetlerine katamamışlar, kendilerini bir gaflet  çepeçevre kuşatmış, uyanabilirse ne ala&#8230;  Şimdi insan fâni göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman da ömürler doluyor, yaş sahibi olunuyor, ve daha ne kadar yaşanacak o belli değil,  akıl başa toplansa,  gece gündüz değerlendirilse, uyanık olunsa kendilerine gelecekler, istifadeleri  de olacak. Velakin bunların bir kısmını ölüm uyarıyor.</p>
<p>Efendinin birisi yaşını başını almış, muhabbeti konuşmayı seviyor , kendi görüşleri var. Eh emsalleri akranları bir araya gelince, konuşuyorlar yeri geliyor hep soruyorlar; &#8221; &#8221;Maşallah yaşın kaç.&#8221; diye; &#8221; Otuzbeş.&#8221; diyor. İtiraz ediyorlar. &#8221; Olur mu biraz yükselt.&#8221; dediklerinde &#8221; Ben otuzbeş yaşındayım, yalnız geceleri saymam.&#8221; diyor. İçimizden bir kesim uyku derdinde. Ah geceleri yeteri kadar uyuyabilse.. . Gece ve gündüzün meydana gelmesinde öyle bir nizam var ki, bir yanda gece ve diğer yanda gece istirahatına muhtaç olanlar.  Zamanı gereği gibi değerlendirmek ise gece ve gündüzden faydalanmakla kaim.  Gece farklı birşey gündüz hissedilmeyenlerin gece farkına varılıyor. Gece sessiz sakin sağlam elverişli. Tilkinin bile yavrularını gece terbiye ettiğine dair bilgi var.  Ne var ki zamanımızda insanların  gece oyalanması yaygınlaşıyor. Gün boyu iş uğraş telaştan sonra kişinin;  gece yatmadan önce kısa bir müddet kendine vakit ayırabilme imkanı bulmuş iken,  hiç çekiciliği de kalmadığı halde, gidip televizyonun karşısına yığılıp teslim olması bir menfaat sağlamıyor;  bu program şu program derken sonunda uyku da zarar görüyor, sabah da problemli başlıyor.</p>
<p>Diğer taraftan şehirlerde sektör oluşmuş merkezde çevrede kendilerine göre hizmet veren eğlence yerleri yoğunluk kazanmış. Ortam müsait, ilgi de var, para da var. Bir dizi ağırlığı olmayan kaba yararsız program ile gecenin körüne kadar müşterileri meşgul ediyor oyalıyorlar.  Sonra eğlenenler ve sektör çalışanları perişan halde istirahata çekiliyorlar, fıtrata uygun dinlenme için gece tahsis edilmiş ve bunlar aksine gece yarısından sonra dinlenmek zorunda kaldıklarından netice alamadıklarında; akıntıya kürek çektiklerini anlıyorlar.</p>
<p>Bugün ortamı müsait gören eğlence sektörü faaliyetlerini yayıyor yaygınlaştırıyor. Çocuklara gençlere yetişkinlere yönelik yeni yeni tesisler siteler kuruyorlar. Zamanı fesada veren &#8221; Eğlence partileri&#8221; esas alınarak Batı örneği düzenlemeler yapılıyor. Kalabalıklar habersiz bilgisiz oldukları halde bu gayri ciddi ortamlara çekiliyorlar, bunlara devamlı olarak eğlenmenin başarının esası olduğu telkin ediliyor ve artık eğlenmek eğlenene göre kutsal oluyor. Vakitleri de ellerinden koparılıp alınıyor ve sermayeden oluyorlar.</p>
<p>Anlayabilseler zamana sahip olabilecekler; ancak ihmalleri var, zaten herşey açık, ortam sırıtıyor,  programlar hafif  ve sulandırılmış&#8230;  Örneğin; Doğum günü, Tanışma, eğlence vs. &#8221;Parti &#8221; ile özdeşleştirilmiş;  partiye gelirken karşılıyorlar; &#8221;Hoş geldiniz. İyi eğlenceler.&#8221; diyorlar. Uğurlarken &#8221; Umarım iyi eğlenmişsinizdir.&#8221; diye vedalaşıyorlar. Parti üç saat beş saat serapa sıradan oyun eğlence ve dozu yüksek gürültü;  ilk dakikalar pişman olmak için kâfi de nasıl bıraksın, neresinde bıraksın bırakamıyor. Yenilen içilenler de standart olmuş. Sun&#8217;i, hormonlu, katkı maddeli şeyler ve herkes herşeyi bildiği halde şuurşuz, tepkisiz ve izliyor, yiyip, içiyor, katılmadıkları taraflardan kapak kaldırmıyorlar, sineye çekiyorlar, ileride pişman olacaklarını yapıyorlar, kötü itiyatlar ediniyorlar.</p>
<p>Pişmanlık, zamanı gereği gibi değerlendiremeyen herkes için geçerli. Gençler bilseler ihtiyarlar yapabilseler;  gayret lazım. Yıllar istifade edilmiş edilememiş, mazi olmuş vebali kalmış. Hatırlayınca düşündürüyor.  İşte Malatyalı masum bir Hanımnine &#8221;Hamne&#8221;; evler kalabalık, avluda tandır, Hanımnine tandır yakmış, büyük bir sergi sermiş, önünde bir tekne hamur, malzemeleri, senidi oklavası pişirgeci&#8230; Bir yandan öğme kömbe bazlama vs. pişiriyor. Ölülerde zannederlermiş ki diriler baklava börek yiyor. Yiyecekleri bunlar, bazlama ise çocuklara yettiği kadar. Aile tandırın çevresinde, acıkmışlar yutkunuyorlar, acele ediliyor. pişen de kapışılıyor, sıcak sıcak yeniliyor. Tandır henüz randımanlı da değil; pişti mi ne oldu diye bakıp duruyorlar. Nihayet ne zaman ki tandır kızıyor;  gireni pişiriyor nar gibi çıkarıyor, bu defa bakıyorlar teknede birşey kalmamış. Hanımnine bir ah çekiyor ve mırıldanıyor. &#8221;Tandır tavını aldı hamur kalmadı, aklım başıma geldi  ömür kalmadı. &#8221; diyor , önce tandırı kızdırsa idi netice alırdı, bilmediği birşey de değil.  Ah  belki faydası olur da şunun şurasında bir koyun ömrü ya var, ya yok.</p>
<p>Bak Hafız Ağabey aklını gönlünü kullanıyor, siz onu nerden bileceksiniz. Vaktiyle esnafmış ,  şimdi emekli  bir de trafik kazası geçirmiş yürümekte zorluk çekiyor. Sabah namazına gelir, evler aynı güzergahta dönerken konuşuruz. &#8221; Şimdi önce sekiz cüz okumam lazım, sonra kahvaltı.&#8221; diyor, gözleri pırıltılı seviniyor. Okumayı seviyor dünden bugüne de okuduğunu özlemiş,  gündüz öğleye ikindiye erken gelir rahle kurar okur. Cebinde İETT indirimli kartı; Beşinci etap falan camide çocuklara ders verir. Fatihte Eminönüde esnaftan öğrenci gurubu var, yaz kış koşar. Kendisi bütün olumsuzluklara rağmen hayatından memnun ve mutmain. Büyük küçük işleri de görülüveriyor. Kafasına dokunan birşey de yok. İşte &#8221;Zaman değerlendirme&#8221; ise  böylesi de olabiliyor.</p>
<p>Yıllar kıymetli ise, ay hafta gün uçup gidiyorsa, zaman geçiyor bir daha dönmüyorsa ve vakit nakitse; bir yerden tutmak, müdahil olmak, tetbir almak lazım. Son pişmanlık fayda vermez. Günümüzde herşeye ulaşmak kolay ve mümkün ; önce hayatın tanımı doğru olarak yapılmalı, sonra &#8221;Bilinmezse olmaz türünden&#8221; önemli bilgiler edinilmeli ve &#8221;Tekrar güzeldir,yüzseksen kere olsa bile &#8221; kaidesine uygun olarak bu önemli bilgiler hatırda tutulmalı&#8230; unutulmamalı&#8230; yol edinilmeli; ihmal de edilmemelidir.</p>
<p>Zamanı değerlendirmek için bundan sonrası , dikkat gayret ve tevekküldür.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/zaman/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Lüks</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/luks/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/luks/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 06 Jul 2011 16:24:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[1950]]></category>
		<category><![CDATA[Bolvadin]]></category>
		<category><![CDATA[et]]></category>
		<category><![CDATA[giyim]]></category>
		<category><![CDATA[heybeli]]></category>
		<category><![CDATA[kaplıca]]></category>
		<category><![CDATA[Lüks]]></category>
		<category><![CDATA[mobilya]]></category>
		<category><![CDATA[sinema]]></category>
		<category><![CDATA[sofra]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=1041</guid>
		<description><![CDATA[1950’li yıllar iç batı Anadolu, dağlar ovalar göller volkanik kütleler büyük küçük yerleşim birimleri ve ara ara kaplıcalar; kaplıcalardan bize yakın olanı Heybeli Kaplıcası, külfetsiz olduğundan dolayı çevredekilerin her sene uğradığı kaplıca&#8230; Suyu sıcak; birkaç hamamı , bir miktar  evi odası barakası var o kadar ve biz lüksü orda gördük. Kışın sakin, canlılık hıdırellezden itibaren [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="_mcePaste"><strong><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/07/hamam.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1075" title="hamam" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/07/hamam.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></strong></div>
<div>
<div>1950’li yıllar iç batı Anadolu, dağlar ovalar göller volkanik kütleler büyük küçük yerleşim birimleri ve ara ara kaplıcalar; kaplıcalardan bize yakın olanı Heybeli Kaplıcası, külfetsiz olduğundan dolayı çevredekilerin her sene uğradığı kaplıca&#8230; Suyu sıcak; birkaç hamamı , bir miktar  evi odası barakası var o kadar ve biz lüksü orda gördük. Kışın sakin, canlılık hıdırellezden itibaren başlar, müdavimleri günü birlik gider gelirler. Mevsimi yazdır;  karpuzla beraber ziyaretciler yoğunlaşır,  tadı şenliği o zaman; kaplıcada kırk kadar ev, sekizi bir oda ara mutfak kaplıca evi; birinde hamamcı oturur, yedisi için hatırlılar sıraya girerler; diğerleri oda baraka&#8230; Ortada kahve,  içinde dört beş masa ve bir peyke; arka tarafta büyük bir ahır. Bakkal kasap yok, gelenler ne kadar kalacak ise gerekli battaniye yastık islim tencere tava ile yiyeceklerini de getirirler. Tarifeli seferler var, şehre giden birkaç otobüs uğrar, bunlarla gidilir gelinir; ihtiyaçlar görülür. Buralarda nüfusun çoğunluğu çiftçidir onların işi bitmez, ağustosun ortasından itibaren işini kolaylaştıran çiftçiler arabaları ile kaplıcaya uğrarlar, onların derdi yoktur yer bulamazlarsa çadır kurarlar, iki üç gün kalır dönerler.<span id="more-1041"></span></div>
<div>Kaplıcanın suyu yeterli sıcaklığı 58 derece, üç hamam biri açık, hamamlar birer havuz, suları coşuyor, şifalı su gök turna gibi akıp çıkıp gidiyor, atıksu şebekesi yok, havuzların gideri açık kanala verilir, ilerde bir yerde bataklık oluşturur kalır. Hamam ovasının bitki örtüsü maki, üç beş bodur ağaç , çevresi mera tarla, ovada kaplıcaya yakın yerlerde dipçik denilen iri otlar. Bir tarafta içme suyu yetersiz çeşme,  gerekli su yakın bir köyden karşılanır. Elektrik yok , akşama doğru evlere odalara çadırlara ücretsiz gazyağı dağıtılır, hamama gelenlerin beşli yedili gaz lambası vardır yakar aydınlanırlar. Kahvehane iki hamam arasında ve önünde bir direk.  Akşamlar serin lâtif çevre sakin , tam her şey tabii derken alaca karanlıkta kahvenin önünde lüks töreni başlar; iki lüks lambası ortaya çıkar, ispirto ile gömlekleri ısıtılır, sonra pompalanır, gürültü ile yanarlar çevreye beyaz soğuk güçlü bir ışık verirler. Birisi kahveye alınır, diğeri direğe çekilir. Bunlar kaplıcanın simgesidir Kahvenin içi ve önü meydan aydınlanmıştır; ümransa uygarlıksa aydınlıksa lüks ise işte bu. Herkes kendisini emniyette hisseder.</div>
<div></div>
<div>Kaplıcanın uysal köpekleri ahırın arkasından gelir  lüksün çevresinde yerlerini alırlar. Tecrübe ile sabit rahatsız edilmiyecekleri köşeleri bilir oralara sinerler. Zaten yazın kaplıcada bir şekilde karınlarını doyururlar da, hamamcı kahveci de bunlara bir şey verir. Köpekler önlerine bir şeyler konulurken kendilerinden bazı şeylerin istendiğinin de farkındadırlar. Onlara; &#8221; Müşteri daima haklıdır, aman kimseyi rahatsız etmeyin &#8221; deniliyor gibi gelir; hiç sesleri çıkmaz , hav diyemezler dikkat ederler.  Ha bunca tedbire rağmen gecede gündüzde çoluk çocuktan başlarına iş geldiği taş geldiği de olur, sineye çekerler.</div>
<div></div>
<div>Terbiyeli kaplıca köpeği bir tarafa; o yıllarda evde sokakta mahallede kırda köpek. Halk köpeğe âşina; ilgilenir yanına varır sever taş atar tekme vurur, köpek de tepki gösterir, iletişim olur. Nedense çocukların köpeklere karşı zaafı var, yabancı köpeği taşlarlar peşine düşerler, köpeğin canı yansa dişini gösterse çevredeki büyük küçük çocuğa cesaret verir, onların kendisine yardıma hazır kimseler  olduğunu bilir, pes etmez. Hâni darbı mesel olmuş anlatılır;  böyle taşlanan çocuklar peşinde gezen zavallı bir sokak köpeğine; teselli etmek için: &#8221; Günde kaç taş yersin.&#8221; diye sormuşlar ; &#8221; Çevremdeki sütü bozuğa bağlı.&#8221; demiş; haketmediği halde kendine kötü muamele  edildiği kanatında ve  şikayetçi&#8230; Köpek aklı başında olanlardan zarar gelmeyeceğini biliyor anlaşılan, insanlardan ayrı olmak ta istemiyor, arzusu lüksü aklı başındakilerle beraber olmak galiba</div>
<div>.</div>
<div>Yeri gelmişken, acaba sözüm ona &#8221; Eşeğin de lüksü var mı?&#8221; denilirse ; eski yılların vazgeçilmez hayvanı, her iş ona, evlerde yer avlu ahır varsa, bir iki hayvan da bağlanır; harman hasat eşeğin sırtından geçer, kır dağ tarla bahçe yakın köyler için servistir özel vasıtadır, rahatlık sağlar&#8230;  Sonra kış için odun getirmek eşeğe ait, kömür bizim oralarda henüz kullanılmıyor, dağlarda meşe ormanı ve odun eşeğin sırtında dağlardan gelir, kışın nasıl geçeceği belli olmaz, evin ihtiyacı için ve odun para ediyorsa  eğer şehirde satmak için dağ seferleri kış boyu devam eder; eşek de dağa ormana ruhsatlı ruhsatsız gider gelir. Satmak için şehre odun götürülecekse kıyasıya yüklenir, şehrin kenar mahalllesinde eşeğin odunu ikiye bölünür ayrı ayrı satılır hasılat katlanır.  Sıkıntıyı eşek çeker de, bu işte para var diye hayvanın boğazına bakarlar; yemini sakınmazlar. Sıkıntısını unutur, yem yemeyi boğazını sever, çok yer karnını da iyice doyurur, işe gelince yediğini inkâr etmez sırtına ne vurulursa nereye istenirse götürür, yol iz de aramaz.  Eşek kışın hava muhalefeti olduğunda, sahibinin dışarı çıkmayı canı istemediğinde, bir de yemini kesmediğinde memnun kalır;  eşeğin lüksü işte budur.  Boğaz eşeği denilen ve ne bulursa tıkınan, işe çalışmaya gelince kaytaran kimseler gibi değildir.  saygısız yiyen ve çalışmayanlar tembelliklerinin bedelini bir şekilde öderler, yanlarına kâr kalmaz.</div>
<div></div>
<div>O yıllarda görürdük, köy ilkokulları için hazırlanan ayrı okuma kitabı vardı. o kitapta; &#8221; Rençberler hoş tutarlar öküzü, dağdan gümbür gümbür hezen indirir.&#8221; diye  güç ve kuvvet timsali öküz&#8217;den övgü ile bahsedilirdi. Çiftci   köylü  öküzünü el üstünde tutar. Çift sürer, gen söker, ormandan tomruk getirir, arabaya kağnıya koşulur, ekini dereden  alır dağın başına gediğe çıkarır, zor işlerin hayvanıdır da yine onunda lüksü vardır. Öküzün lüksü düğen öküzü olmak ve zahmetsizce düğen sürerken gün boyu sevdiği şeylerle karnını doyurmaktır. Bizim kuşak harmanı bilir, iki aydan fazla devam eder. Ekinler sararınca biçilir, başakları üzerinde olduğu halde  saplar  tarladan harman yerine getirilir. Harman yeri yerleşim birimleri çevresindeki müsait alanlardır. Ekin harmanda geniş bir alana serilir, altında keskin çakmak taşları olan kalas , düğen bu; üzerinde ağırlık konulur, düğen ile ekinler üzerinde dolaşılarak başakların sapları saman edilir ve taneleri ayrılır. Düğeni harmanda at veya öküz dolaştırır , dolaşırken bir taraftan yemelerine de karışılmaz. Düğen sürmek hayvana zor bir iş değildir, bir de başaktır tanedir samandır yerler ağızları boş durmaz. Düğen hayvanı mutlu eder. Öküzün lüksü budur.</div>
<div></div>
<div>Bir de şehirlerde başka bir düğen öküzü vardır.  Tabii işin içine girilince bazı şeyler mübah oluyor.  Meydanda  işlek yerde  müşterisi çok bir büfe işçi çalıştırıyor , daha sigorta asgari ücret yok . Haftalık aylık bir şey veriliyor, tatminkâr değil de, çıkarsa bir idare çıkacak. Birisi büfede işe başlamış alacağı para belli şu kadar, bakalım karnını doyurabilecek mi?  Endişeli&#8230;  Bakmış  ki işçiler arasında bir usul var, herkes önce karnını doyuruyor. Önemli olanı yediğine de karışılmıyor, memnun kalmış ferahlamış. Eh başta ortada sonda ara ara nasipleniyorlar.  Sabah erken gelen simit poğaçalardan taze sıcak birkaç adet yemeğe başlamış, öğleyin akşam  börek tatlı ne gelirse her işçi gibi tadına bakıyor. tam iyi gidiyor derken;  işçi  bunlar düğen öküzü gibi dönmüyorlar ya haftasında rahatsızlanmış yıkılmış, ambulans çağırmışlar âcile kaldırmışlar. Büfe işçisinin lüksü bu da, dikkat etmesi gerekiyor.</div>
<div></div>
<div>Yine o eski yıllar; evlerde kiler, kilerde un sandığı , evler kalabalık sandıklar büyük beşyüz kilo un alıyor. Ekmek börek mantı makarna ne ise bu sandıktan. Mahalle fırınları var pişiriyor hak alıyorlar. Çarşıdan alınan bir şey yok. Tercih edilen çakmak taşı gibi sert sarı buğday, tarladan gelir veya buğday pazarından alınır. çeşmede yıkanır müsait bir yerde kilimler üzerinde kurutulur. Belediye değirmeninde öğütülür, Değirmen kilosu üç beş kuruşa un ediyor, prensibi var &#8221;Tart ver, tart al.&#8221; kabuğu kepeği irmiği ile doğal olarak eksiksiz teslim alınır. Kilerde iki elek, eleğin üstünde kalanlar hayvanlara, hayvan yoksa hayvanı olan komşuya verilir yerine süt alınır. 1950 li yılların ikinci yarısında kilerin bir köşesinde bir yeni misafir; bir çuval fabrika unu makbul bir şey de değil, evvela yumuşak buğday sonra sarı değil ak buğday, fakat baklavalık böreklik  hini hacette lazım olur diye evde bulunduruluyor. İnce elekle elendiğinde eleğin üstünde bir şey kalmıyor,  fakat fabrikaya itimat yok içinde bir şey olur diye yinede eleniyor. unu eleyecek olan evin hanımına sorar;</div>
<div>- Peflika unundan mı eleyelim.</div>
<div>Der ve fabrika unu elemeği tercih eder. çünkü uğraştırmaz, Un eleyenin lüksü fabrika unudur çabuk elenir, elekten tekneye iniverir.</div>
<div></div>
<div>Herkesin bulduğu ile yetindiği yıllardır o yıllar;  Güzün dağdan yayladan koyun keçi indiğinde bir kısmı pazara sürülür,  erbabı takip eder, müşterisi hazırdır yazın mütenevvi ot ile kekik ile etlenmiştir ve hesaplıdır, müşterisi çoktur. Vatandaş durumuna göre iki üç veya daha fazla alır. Yeri olan birer birer keser, yeri olmayan hepsini keser kavurma sucuk vs yapar, kilerde tel dolabı vardır saklar. Bir de kelle paça ciğeri  işkembesi sıraya konulur öncelikle yenilir. kemikler havalı yerde kurutulur muhafaza edilir kışın keşkek kurulur, evde bereket şenlik olur. Siz Kadir Ağayı nereden bileceksiniz. Köy Ağası  Kadir Ağa da şehre göçmüş&#8230; Kendisi canbaz maldan anlar, yanında kınbıçağı taşır. Anlattığına göre kınbıçağı özel olarak çeliği bıçakçıya verilerek yaptırılıyor. Evi de kenar mahallede yeri müsait avlusu var. Etlik için üç beş koyun keçi alırsa ihtiyaç olunca teker keser evde çoluk çocuk bayram eder. Kadir Ağa&#8217;nın bıçağı yanında &#8221; Ben keserim, gelin yüzer. &#8221; diyor.   Gerisine zaten karışan olmaz,  sofra küle satır her şey hazır ve evdekiler eti istedikleri gibi hallederler.  Ocak yakılmıştır, ciğerdir mele yeridir  bağırsaktır ateş üzerinde pişirilir;  imalat hemen başlar.</div>
<div></div>
<div>O yıllar da memlekette bir hafta sonu lüksü de var .  Yazın kırda bayırda bağda bahçede , kışın müsait ev yer bulunmazsa çarşı fırınının müşterilere gösterilen mütevazi bir köşesinde fırın eti yenmesidir. Çağrılılar belli adam başı malzeme hesaplanır et fazlaca alınır,  gecikmeden öğleye akşama yetişecek şekilde fırına teslim edilir.  Fırıncı eti malzemeyi tavaya koyar,  Üzerine tebeşirle isim yazar, fırına sürer.  Arada tavayı kontrol eder,  maşaşı vardır karıştırır suyu eksilmiş ise koyar.  Çağrılılar arasında etin niye çok alındığını soranlara, bu kadar eti kim yiyecek diyenlere &#8221; Sınıveriyor gömgök aç kalkıyoruz. &#8221; denir. Et başka yerde yenilecek ise gurup oraya gider, iki kişi fırından tavayı pideleri üzerine ne yenilecekse kışın kaymak tahin, yaz ise karpuz alır gelirler. Tavanın çevresinde toplanılır, servis tabak kaşık çatal olmaz, pide ile el ile kısa sürede tavanın eti yağı yenir kemiği sıyrılır, arada su maden suyu içilir, kaymak karpuz hazırlanmıştır, sünnetlenir duası edilir. Hâni bir çırpıda da yendi ya; kiminde bir şişkinlik hazımsızlık başlarsa; ilave maden suyu tavsiye edilir,   şikayet devam ederse, rahat etsin diye hatırına &#8221;Uzun eşek. &#8221;,  &#8221;Bu neci dükkanı.&#8221;  gibi hareketli oyunlar oynanır  ve iyi gelir.  Rahatsızlık sürerse her yerde temini mümkündür  &#8221; Bir avuç soda. &#8221;  bulunur içirilir.</div>
<div></div>
<div>Etin tiryakileri de vardır. bunlar pirzola biftek severler, adına bütüm et derler, el kadar el kadar olsun isterler. Yediklerini de yutkunarak anlatırlar tatlandırırlar. Ünleri kulaktan kulağa yayılır. muhabbeti olur konuşulur. Yakın köyden birisi şehirlilerle hemhâl hâli vakti de yerinde, davar keser ziyafet hazırlar. Tiryaki arkadaşlarının da ikisini çağırır, adamlar koşar gelirler, hoşbeş muhabbet sonra sofraya otururlar, köyden başkaları da var. Çorbayı içerler arkasından et gelir pilavın üstünde, adam hakikaten epeyce et koydurmuş, görürler memnun kalırlar da  sofra sahibi:</div>
<div>- Sizin için hususi hazırladım, eti çok koydurdum,  işte bakın böyle yaptım doldurdum yığdım, haydi buyurun.</div>
<div>deyince iş değişir, pirelenirler tiryakilik var, yâni biz iki kişi olsak bu sofra gelse tamam da, köyden beş yedi kişi çağırmış, onlar bizimle yarış ederse diyemezler , yine de itiraz ederler:</div>
<div>- Yo&#8230; Et dediğin tepsisinin üstünde öyle yığılacak ki, ben şimdi sofrada arkadaşımla karşı karşıya oturuyorum ya eğer onu göremezsem,  işte o zaman doldurmuşsundur, yığmışsındır.</div>
<div>Derler. kendilerine ait et lüksünü tarif ederler.</div>
<div></div>
<div>Bir de rüştünü ispat etmiş olanların lüksü var, çarşıya girmiş, dükkkan açmış, bir yerde çalışıyor, iş sahibi laf sahibi olmuş, hâli vakti yerinde kimi adamlar, muhabbet arasında &#8221; Kötü bir alışkanlığımız yok.&#8221; diye başlıyorlar arkası geliyor &#8221; Tek lükslerinin&#8230;&#8221; kahve veya kulüp veya sinema olduğunu söylüyorlar. Ne yapalım işte alıştık gidiyoruz, müdavimi olduk, arıyoruz aranıyoruz diyorlar.</div>
<div></div>
<div>O yıllarda memlekette adım başı kahve, kahve de oyun ve iskambil ile meşhur, kahveciler uyanık gözüne kestirdiği vatandaşı müşteri edinmek, kahveye bağlamak için kapıdan karşılar , masasını siler, hatırını alır, taze çay açtığında ikram olarak gönderir, oyuna dalsalar takip eder kızıştırır, kallavi fincanla kahve gönderir. Acil ihtiyaclar için tedbirlidir,  ayılan bayılan eksik olmaz  uygun bir yere alır su kolonya, arkasından sade kahve verir adamla ilgilenir.  Müşterinin  lüksüne kaldığı yerden devam etsin ister.</div>
<div></div>
<div>Kulüp ; doktor avukat âmir memur mütegallibe için; şehirde elit tabakadan olanlar ve yadırganmayanlar gelebilir. Kulübte hizmet nisbeten kaliteli, disiplin hakim, protokol geçerlidir. Sonra oyun eğlence içki;  gece yarısından sonra ne zaman isterlerse o zaman kapanır. Hergün benzer şeyler yapılır, aslında gına gelmiştir de müdavimleri yine gelirler istekli isteksiz bir müddet vakit geçirirler, baş tutan olursa oyuna eğlenceye katılırlar. Ancak yılbaşı ihmal edilmez, o gece sabaha kadar özel bir eğlence düzenlenir. 1965 yılı sonunda çevre illerin bir küçük ilçesinin Memurlar Kulübü; tek katlı toprak damlı, tavanda düzgün döşemeler ve  estetik görünsün diye  tavan renkli naylon kaplı. yer yer bozulmuş,  Yılbaşı kutlanacak, nasıl kutlanılacağı belli, üyelerden kimi geceye erken başlar, kış gecesi saat beşte akşam oluyorsa Kulübe yedide gelir,  sonra masaya oturur saat onbuçuk olmadan yılbaşı arar. Arada gözlerini aralar saat sorar, zaten masayı karıştırmıştır, kırmış dökmüştür olağan şeyler ekip var telafi ediyor da üst başta perişan,  kimse de üzerine varamaz.  Adam hatırlı  ruhsatlı tabancası cebinde bu gece ona lazım&#8230;  Saat onikiye doğru işte saat oldu derler; canlanır doğrulur masanın üstüne çıkar , tabancasını çıkarır üç beş el ateş eder ve: &#8221; işte ben şimdi böyle sosyete vaziyette yeni yıla giriyorum&#8221; diyebilir ve olduğu yere yığılır. Kurşunlar tavanın naylonunda hatıra yeni delikler açar o kadar, ziyan yok. Kulüb üyesinin lüksü işte bu idi, lüksünü idrak etti  rahat etti ve sızdı. Gerisi kolay  şimdi  bir şekilde evine gönderilecek.</div>
<div></div>
<div>Yine 1950 li yıllar Sinema lüks ve her yerde sinema yok. Gazeteler sporu nasıl öne çıkarıyorlarsa bir beyaz perde edebiyatı ile sinemayı ihmal etmiyorlar. Filmden konudan oyundan oyuncudan bahis açıyorlar, neler neler yazıyorlar teşvik ediyorlar; kaçırmayın görün mahrum kalmayın diyorlar. İlçe büyük sinema yok, vilayetten arada sinema geliyor; halk evinde şehir gazinosunda paralı parasız film gösteriyorlar. Ya istiklal ya ölüm,  Zoro&#8217;nun kara kamçısı, Lorel Hardi vs. Kimsenin umurunda değil, sinemayı doğru bulmayan çoğunlukta, fakat entel takımı ve bir kısım gençler aralarında konuşacaklar ya bunu konuşuyorlar,  sonra amir memur da istiyor, ihtiyaç oldu diye; kim akıl verdiyse şehir gazinosunun karşındaki uzun bir kahvenin tabanı kotun altına indirilerek  zemin yükseltiliyor sinemaya dönüştürülüyor. kahvenin ocağı perdenin sağındaki köşesinde askıda duruyor ona dokunulmuyor, hatıra kalıyor. Arkaya ahşap bir asma kat , yukarı makine dairesi ve numaralı balkon, aşağı salon. aşağıda yukarıda ucuz İnegöl sandalyesi dördü beşi bir tahta ile birleştirilip dizilerek sinema açılıyor. Neden sonra ihtiyaca binaen tavan delinerek bir vantilatör konuluyor, sinemanın havası ağırlaşınca çalıştırılıyor, jet motoru gibi çalışan vantilatör sadece psikolojik rahatlık veriyor yeterli olmuyor. Her akşam suare , cumartesi öğrenciye matine&#8230; Gündüz elektrik olmadığı için öğleden sonra birkaç saat elektrik santralı çalıştırılıyor. Bazan unutulur sa öğrenciler karanlıkta beklerken, haber gönderilir, ışıklar gelince önce ıslıklı tezahürat yapılır, ne için olduğu da belli olmaz. Gece  önemli akşamdan faaliyet başlar. Sinema ön cephesinde afiş, birkaç ampül ve makine dairesinden bir memurun sinemacıdan harçlık alan oğlu proğramdan önce her film için aynı şeyleri istanbul türkçesiyle reklam eder, &#8221; Aşk ihtiras sevgi hasret kin nefret kıskançlık&#8230;&#8221;  ve arkasından filmin adını söyler ve güncel plaklarla müzik yayını yapılır. Sonradan yaz mevsiminde havalandırma sıkıntı verdiğinden parkın bir bölümü ihata duvarı ile çevrilip arkaya makine dairesi kulübesi ve  karşıya perde konularak, yazlık sinemaya dönüştürülür, makine ve sandalyeler oraya taşınır, bir kaç ay sinema yazlıkta gösterilir, mevsimin başında sonunda bazı geceler serin geçtiğinden, meraklılardan aklı ermeyen kimileri iz bırakan öksürük romatizma edinirler. Bu arada yeni yetmelerden bahşiş alan çıraklardan diksiyon kazananlar olur; her filme birkaç kere gittikleri, Türk ve yabancı filmler aynı ekip tarafından seslendirildiği için sinema kahramanları gibi konuşmağa başlarlar ancak alaya alındıklarından kendilerine bir faydası olmaz.</div>
<div></div>
<div>O yıllarda taşrada kalabalıkların giyim lüksü yok, giyim amir memur ve bazı gençlerde, şehirde köyde herkes bulduğunu giyiyor. Mal sınırlı Sümerbank mamülleri karne ile satılıyor, yama süvarilik geçerli. Aslında para yok , parası olana kumaş terzi var, ancak güç yetirebilen az. Terzilerin bir kesimi moda takip ediyor memura gençlere çalışanlara esnafa elbise yapıyorlar, terzilerin çoğu mahalli ihtiyaçları karşılıyor sıradan ceket, astarlı paçaları düğmeli pantalon dikiyorlar. Erkekler manifaturacı da ne ucuza satılıyorsa yünlü pamuklu alıp elbise yaptırıyorlar, paltolar uzun dizden aşağı soğukta yağmurda at arabasında kıştan  korunmak için . Kadınlar için  terzi mahallede;  kadınların kimi makine edinmiş dikiveriyor, kadife pazen basma patiska çarşıdan.  1950’den önce düğünlerde geline elbise şip&#8217;ten,  şip diye bir kumaş, hani &#8221;Şip gibi.&#8221; diye  mahalli bir tabir de var, herkesin beğenisini kazanmış, geline şip&#8217;ten bir tek elbise hepsi bu, hiç itiraz edilmiyor çünkü şipten.  1950’li yılların ortasından itibaren bir çeşitlilik başlıyor, imalat artıyor kalite geliyor, artık düğünlerde geline alınan bir elbise sekiz kat elbiseye çıkıyor. Gelin giyecek ya hepsi de ipekli kadife kaliteli şeylerden. çamaşır aksesuar da başlıyor, giyimde lüks yaygınlaşıyor. Çoğunluğun lüksü ince kumaş ve iyi bir terzi de; iyi terzilerde herkese elbise dikmiyorlar, kıymetini bilene vucut ölçüsü münasip olana hatırlıya dikiyorlar, giyip dolaşırken ve terzi dükkanın önünden geçerken tarassut ediyorlar, &#8221;Diktik verdik, efendi gibi giyiyor mu.&#8221; diye, bazan çağırıp yakasını omuzunu kemerini cep kapağını düzeltiyorlar,  uyarıyorlar ceplerin dikkatli kullanılmasını istiyorlar,</div>
<div></div>
<div>O yıllarda evlerde mobilya yok  beyaz eşya yok, ev eşyası kilim keçe, yatak yorgan yastık, içleri de yün pamuk, oturmak için sedir divan minder, halı lüks. Elektrik mahallen üretiliyor, şebeke belediyenin gücü de sınırlı, nüfusun çok önemli kısmı köylerde ve köyde elektrik yok. Gazetelerde basma kalıp reklamlar Frijidaire Buzdolabı , buzdolabı belediyenin altındaki eczanede , başka yerde yok, kapısı açılınca ışığı yanıyor,  içinde ilaçlar serinde muhafaza edilecek maddeler ve ortada bir tabak taze incir;  eczacı boğazına düşkün kazanıyor yiyecek&#8230;  Evlerde bodrum kiler sıkıntı yok, buzdolabı akıllarda değil.  Artık çamaşırlarınız leğende yıkanmıyor diye çamaşır makinesi reklamları beyhude,  evlerde esbab taşı, kazan ocağı ve tokaç,  kil yükle sabun torba ile alınıyor ucuz .  Reklama iltifat eden yok. Elektrik süpürgesi reklamlarına da bakan yok,  çarşı pazardan alınan değil de komşu İbrahim Ağa&#8217;nın Çifteler&#8217;de duble elyaf  ile yaptırdığı süpürge tercih ediliyor, aranıyor ihtiyaten bir iki fazla alınıyor;  lüks bunlar.</div>
<div></div>
<div>Yine o eski yıllar. Siz Çavuş&#8217;un evini nereden bileceksiniz, mahalle çeşmesinin yanında, köşe başında iki cepheli avlu dahil 70 metrekare var yok, tek katlı girişte ön cepheye paralel boydan boya ince bir ara, bir tarafta abdeslik diğer tarafta küçük avluya açılan kapı, avluda tuvalet ilerde esbab taşı ve ocak . İçeride cümle kapısının karşısında iki basamakla çıkılan yanyana iki oda kapısı,  kapılar sarı boyalı,  tavanda düzgün döşemeler üzeri toprak dam,  odalar da ocak baca dolap yüklük çiçeklik ve raflar,  yâni işlenmiş;  sokağa bakan odanın duvarları kireç badanalı, tabanda iki balçık kilim, çevre beyazı çekilmiş berde yastık ve köşelerde minderler, kıbleye karşı iki küçük penceresi yüksekte,  perdeleri beyaz kaneviçe işlenmiş ve içeri giren aydınlık gizemli&#8230; İşte zamanının lüks kabul edilen evi bu ev;  sarıya boyalı siline silene parıldamış iki kapı çavuşun evini imrenilen düzeye çıkarıyor, lüks yapıyor. Ev ise Çavus&#8217;un evi.</div>
<div></div>
<div>1950 den sonraki  yılların lüksünün bazıları bunlar. Eskiden beri her devrin lüksü olmuş, toplum sorumluluğunun bilincinde olduğunda lüksleri masum kalmış, nefisten ve dayatmalardan gelen sorumluluğu unutturma çabası başarılı olduğunda usulün esasın sınırlarını aşılmıştır. 1970 li yıllardan itibaren keyiflerin zevklerin ön plana çıktığı görülmeye başlanır. Önce makul uygulamalar ,  mesela evlere şofben alınmaya başlandı isten pastan kurtulduk denildi, sonra mutfaklara tezgah dolap davlumbaz&#8230; Arkasından evler beğenilmedi; kerpiçten ahşaptan evler yerine beton tuğla konut, derken inşaat gelişti;  beton asıl oldu. yeni standartlar oluştu apartman dairesi kat mülkiyeti yaygınlaştı,  müstakil ev villaya dönüştü,  sonraları villa da gülünecek hâle geldi;  Bahçe dahil mini bir arsaya sığdırılmış iki buçuk kat bodrum balkon teras  sauna jakuzi ve güvenlik uygulamaları; hapishane gibi ve içinde bizde olmayan şeyler, fiyatı da güç yetmez hale geldi. Bildiğimiz müstakil evler tip dışı kaldı .</div>
<div></div>
<div>1970 lerde Kaloriferli evin hâli başka deniliyordu; kömür kaliteli fiyat uygun hava kirleniyor diyen yok ve daire başı hesaplı geliyor, kapıdan girince sıcak yüze vuruyor iyi de; kömür yasaklandı kazan değiştirildi, fuel oil pahalı ve kat kaloriferi kombi şimdi de  Avrupa sistemi merkezi ısıtma&#8230; Konutta sürüb giden kaliteli malzeme işçilik estetik söylemleri uygulamaları ve artan fiyatlar , fiyatlara rağmen devam eden satış.  Parası olana bedavaya geliyor ve  alınıyor. Üstüne üslük mutfak banyo aksesuar barbekü balkon teras güvenlik peysaj daha başka şeyler, elektronik destekli akıllı evler sitesi diye takdim edilen yeni nesil konutlarla;  konut mihverinden çıkarılıyor. Artık inşaat firmaları daireleri için asansörlü kaloriferli demiyorlar; &#8221; Uydu TV sistemli güvenlik ile enteğre görüntülü interkom, maksimum ısı ve ses yalıtımı , beklentileri tümüyle karşılayacak teknik donanım, insan odaklı her türlü konfor kullanım rahatlığı&#8221; diye reklam ediyor, satıyorlar. Gelinen noktada güncelliğini yitiren konutlar artıyor, sahiplerinin gözü yeni konutlara çevriliyor. Ekonomiyi, kalabalıkları, işin aslını da düşünen yok.</div>
<div></div>
<div>Mobilya; koltuk kanape masa sandalye bir elin parmakları kadar iken arttıkça arttı, aslı esası da unutuldu, görkemli gösterişli takımlar tercih edildi, evler de daraldı. Beyaz eşya çeşitlendi elektronik gelişmelere paralel olarak yenisi öncekini demode etti;  yeniler hiper süper ultra olarak takdim edildi, reklamı yapıldı ekonomik ömrünü doldurmadan aygıttır cihazdır makinedir tesisattır değiştirilir oldu. Uluslararası firmaların astronomik miktarlara varan üretimine pazar arama çabaları, dayatmalarla, etkin reklamla, basında tanıtım,  piyasa da kampanya,  ödeme de taksit kredi kartı uygulamaları ile desteklendi;  bir şekilde kalabalıklar etkilendi ve ellerinde parası imkânı olanlar ihtiyaçları olmadığı halde  nedense  bu mamullerden edindiler.</div>
<div></div>
<div>Görünen bu,  söz de uzayıp gidiyor. Kanaat etmek yetinmek lazım. Keyfe nefse itibar edilirse netice almak mümkün olmaz,  zira nefis bir ilave şey daha ister, ulaşamadığını ister, daha da ister. İşi tadında bırakmak lazım,  mevcut imkanlar içinde dünya kurmak lazım.  Lükse maddeye düşkün olmak,  bunlara gönül kaptırmak yerine en iyisi fıtrata yakın olmalı, lüksün keyfi harcamaların kimseye bir faydası da olmaz, nefis hayrını şerrini bilmez  sadece  kibir ve azametle yüklü olduğu halde burun doğrusuna gider;  yolu da yol değildir.  Dolayısıyle   dikkat edelim nefse uymayalım, hayrımıza olacak şeyleri temine çalışalım,  lüks olan ve modası geçeçek olan,   kalıcı faydası olmayan şeylere gözümüzü dikmeyelim,  Bu yüzden imkanlarımız elimizden çıkmasın, dört gün sonra hesabı dahi bize kalmasın .</div>
<div></div>
<div>Kaplıca diye başlamıştık ya bitirelim. Bizim kaplıca ilçeyi çok uğraştırdı, eski hâli güzeldi de; şimdi olimpik havuzu, bilmem kaç yıldızlı oteli, villaları, evleri, çepeçevre birbiri üstünde devremülkleri, pistleri parkları oyun alanları oldu;  yine de emsallerinin gerisinde kaldı.  Şimdi yine güç yetmez yatırım istiyor.</div>
<div></div>
<div>Bir de Çavuş&#8217;un evi vardı ya çeşmenin yanında sadece iki oda kapısı boyalı diye lüks kabul ediliyordu. Çavuş Rahmetli o günlerde avlu kapısını da sarıya boyayıverseydi bir güzellik bir kalkınma  daha olurdu ve farkedilirdi.</div>
<div></div>
<div>Fakat kaplıca mesafe katetti modern bir hâle geldi ya;  yinede onu emsallerinin seviyesine getirmek için yatırım lazım;  şimdi bu tür uygulamalar da külfetli;  güç yetecek cinsten değil,  bu  tür yatırımlar ancak dış finansman destekli güçlü  konsorsiyum tarafından yapılabiliyor.</div>
<div></div>
<div>Onların da noktayı nazarları başka&#8230;</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/luks/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kitap</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/kitap/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/kitap/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 May 2011 15:19:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[amentü şerhi]]></category>
		<category><![CDATA[Battalgazi]]></category>
		<category><![CDATA[delaili]]></category>
		<category><![CDATA[evrad]]></category>
		<category><![CDATA[ihya]]></category>
		<category><![CDATA[İlmihal]]></category>
		<category><![CDATA[KABP]]></category>
		<category><![CDATA[Karadavud]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kuranın anlamıyla buluşma platformu]]></category>
		<category><![CDATA[Mushaf]]></category>
		<category><![CDATA[Müzekkin Nufus]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz Hocası]]></category>
		<category><![CDATA[Şurutüsselat]]></category>
		<category><![CDATA[Tam Mevlit]]></category>
		<category><![CDATA[tommiks]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=1010</guid>
		<description><![CDATA[1950’li yıllar, Anadolu&#8217;da büyük bir ilçe, hareketli bir çarşı ve mütevazi bir iki katlı evler. Evlerin dış cephesi gösterişsiz, içerisi temiz ve bakımlı. Tabanda hasır üzerinde kilim, kenarlarda çepeçevre berde yastıkları ve birkaç minder, soba mangal dahil odada ihtiyaç herşeye yer var. Her taraf kireç sıvalı, köşe bucak düzenli yılda iki defa baharın ve güzün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/05/kitap.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1033" title="kitap" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/05/kitap.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p>1950’li yıllar, Anadolu&#8217;da büyük bir ilçe, hareketli bir çarşı ve mütevazi bir iki katlı evler. Evlerin dış cephesi gösterişsiz, içerisi temiz ve bakımlı. Tabanda hasır üzerinde kilim, kenarlarda çepeçevre berde yastıkları ve birkaç minder, soba mangal dahil odada ihtiyaç herşeye yer var. Her taraf kireç sıvalı, köşe bucak düzenli yılda iki defa baharın ve güzün ev kaldırılır, temizlik yapılır, heryer gözden geçirilir, badana edilir, her şey yeniden yerli yerine düzenlenir, ev tertemiz olur mis gibi kireç kokar. Evlerin her odasının bir duvarında ahşap bir uygulama, dolap yüklük gusulhane ve raflı kapı arkası, boya vernik yok. Evde kitap önemli, çünkü zaten bir iki kitap var, olmazsa olmaz cinsinden; kitabın yeri dolap, dolapta ekseriya iki bölme, alt tarafta kıymetli eşyalar alın altınlı fes içinde tülbendle sarılı takı, altın, yüzük, küpe, bilezik, fişekli gümüş kemer, daha hatıra nitelikli şeyler ve üstte kitap rafı, İlmihal Siyer Hadis ve varsa miras kalan eski türkçe baskılı yazma kitaplar. Dolap kilitli anahtarın yeri belli, üstteki perdeli bölümde . Mushaf Evrad Delâili hâyrat gibi el altında bulundurulan, sabah akşam okunan kitaplar çiçeklikte ve okumak için rahle &#8221;Peştahta.&#8221; kapının arkasında hazır.<span id="more-1010"></span></p>
<p>Kitap ilçede birkaç dükkânda satılıyor. Sahibi hoca olan veya meraklısı kârcısı olan manifaturacı tuhafiyeci attar dükkânlarında baş köşede küçük bir bölümde bir iki rafta Mushaf İlmihâl Cüz&#8217;ler ile istenen sorulan belli kitaplar satılıyor. bulundurulan kitaplar İrşâd, Dürrü Vâizin, Müzekkîn Nüfus, Karadavut, Âmentü Şerhi vb kitaplar. Tefsir, İhyâ, İslâm Tarihi gibi kitaplar ancak siparişle temin edilebiliyor. Meâl daha yok.</p>
<p>İlkokul ortaokul kitapları sahibi fötr şapkalı bir kırtasiyeci de satılıyor. Bunların çoğu Devlet Kitapları, fiyatı 50 kuruş bir lira, İlkokul birinci sınıfta temel kitap Alfabe, ders yılı üç sömestr,   birde  Alfabe sonunda, Anneciğim diye bir kitap daha var, dergi yok. İkinci üçüncü sınıflarda Okuma Kitabı ve dergi; dergi öğretmene geliyor, almak mecburi gibi, sınıfın çoğunluğu alıyor, bedeli önce peşin. Her hafta renkli kağıt kapaklı yeni dergi. Dört ve beşinci sınıfta altı yedi kitap ve ilk atlas, bu sınıflarda dergi yok. Kitaplar siyah beyaz karton kapak ikinci hamur&#8230; Kimi öğrenciler kardeşinin kitabını kullanır, komşusunun çocuğundan bir başkasından alır. Dikkatli kullanmayanların kitapları yılı içinde yıpranır parçalanır, ocağa sobaya tuturuk olur, yenisi de alınmaz, o yıl öyle idare edilir.</p>
<p>İlkokul birinci ikinci sınıfında öğretmen okulun öğretmen evinde oturan iki yabancı iken üçüncü sınıftan itibaren yerli öğretmenimiz oldu. mahallemizden tanıdık genç, meslekte iddialı; okudu adam oldu diye parmakla gösteriliyor, kendiside anlatıyor; &#8221;İlçeden bir kaç kişiydik hepimiz başardık.&#8221; diyor dinliyoruz. Öğretmen okulla ilgileniyor, kooperatife bakıyor, sınıfta da gayretli; nereden bulmuş sa öğrenci boyunda bir dolapla sınıfa geldi, aramızdan kütüphane başkanı seçildi, dolabın kütüphane olduğunu anladık. Öğrencilerin hepsinden evlerinden birer kitap getirmesini istedi. Bir kaç gün içinde kitaplar geldi de gelen kitaplar; İlmihal, Namaz Hocası, Tam Mevlit, Battalgazi, Şurutüsselat vb kitablar. öğrencilerin evlerinde bu kitaplar var, onlarda olanı getirdiler; fakat öğretmen onları aldı ve biz o kitapları sınıftaki kütüphanede görmedik.</p>
<p>1950li yılların ikinci yarısı ortaokul lise kitapları ile tanışıyoruz. aynı minvâl üzere her iki okulda da kitap etkin, sahifeleri artıyor ilaveler oluyor, yeni dersler ve yabancı dil. Yabancı dil olarak fransızca yaygın, başka lisan ancak vilayet merkezinde . Yardımcı kitap yaygın değil, kurs dershane henüz yok, ilçelerde kütüphane ihtiyacı hissedilmemiş, okumak için kitap satın almak da adet değil, öğrenciler arasında Tom Miks, Teksas kitapları dolaşıyor, birbirinden alıyor okuyorlar iade ediyorlar.</p>
<p>Vilayet merkezinde kütüphane Lise&#8217;nin karşısında; küçük sakin sıcak, ilgi duyan öğrenci az ve ihtiyaç için yeterli olabiliyor. Kütüphanede öğrenciler temel eserlerden pardayanlara kadar kitaplarla haşir neşir oluyorlar; makul bir yönlendirme yok, özel bölümlerde okuyucunun istifadesine sunulan almanak ansiklopedi sözlük ve periyodiklerle tanışılıyor. Bol fotoğraflı tablolu ara ara renkli yayınlar çok karıştırılanlardan&#8230; Öğrenciler, öğretmen ve arkadaş tavsiyesi ile kitap alıp kütüphanede veya ariyet alınarak gecede gündüzde okuyabiliyorlar.</p>
<p>Sonra baktık çarşının seçkin kırtasiyecilerinin vitrinlerinde yeni yeni yabancı dil, direkt metod modern metod ekman metodu diye yardımcı kitaplar görülmeye başlayınca şaşırdık; kimi beş lira yedi lira verdi aldı okudu da netice alamadı, bizde almadık okumadık sınıf geçtik, anlayış devam etti; yardımcı kitap, özel hoca, kurs, dershane ikmale kalan, sınıf geçemiyen geri zekalılar için diye bildik. Esas olan okul kitapları, kitaplar belli ve soruları içinde&#8230; Vasat bir öğrenci ders kitaplarından faydalanarak sınavları başarabiliyor ya; Kitapsa okul kitabı bir başka kitaba ihtiyaç duyulmuyor, başka kitap da alınmıyor, ancak gazeteler ara sıra kuponla roman hikaye cinsinden birşeyler veriyorlar, memurun esnafın gazete alanın da bir iki ilave kitabı olabiliyor.</p>
<p>Eskiden beri kitaba aşina bir toplum olmamıza rağmen kitapla ilgimiz nedense sınırlı oldu, evlerimizde bulunan kitap sayısı önemsiz kaldı. Evlerde kitabın yeri dolab iken, 1970lerden itibaren bir gelişme oldu. Anadoluda mobilyanın yaygınlaşması ile birlikte vitrin ve kütüphanelerin evlere girmeye başlaması ile birlikte kitaba önem verildi. Kütüphaneler evlerin salonlarını odalarını süslemeye başlayınca meraklıları da tez elden cildi gösterişli kitaplarla rafları vitrinleri doldurmaya donatmaya başladılar.</p>
<p>Basım teknolojisi 1970 lerden sonra bir seviyeye ulaşmış iken baskı makinaları tekniğinde fevkâlede gelişmeler oldu. Modern sayılan kurşun dizgi ve tip baskı akreik eskimiş teknik haline geldi. Bilgisayarın hem dizgide hem baskıda devreye girmesiyle masa üstü yayıncılık ortaya çıktı. Artık her yerde köşede bucakta sevimli sevimsiz bir sürü basılmış malzeme üretildi. Kültürel edebi yayınlar, sanatla ilgili yayınlar, ders kitapları yardımcı kitaplar dershane kitapları ticari reklam tanıtım takdimleri özel kuruluşların resmi dairelerin belediyelerin kitap dergi ve periyodiklerinden sonra gazetelerin otuz sahife olarak yayınlanması ek ve cilt cilt kitap vermesi ile kitap dergi vb lerinden oluşan bir sürü yayın heryeri zaptetti, evleri işyerlerini çevreyi rahatsız eder hale geldi de belediyelerin geri kazanım konteynerleri işe yaradı, poşetlerle gazete kitap dergi broşür vs geri kazanıma gönderildi sadeleştirmeye gidildi, evlerin çevrenin yükü hafifledi.</p>
<p>İnternet ile birlikte sanal kitap yayın safhası başladı birçok temel kitaba internetle ulaşılabilir oldu, fazladan kitap bulundurma durumu ortadan kalktı. Bilgisayar ortamında kitap ve kitapla ilgili herşey kolaylaştı. Kitap kendisi ile sanalı ile yaygınlaştı, yurt içindeki ve yurt dışındaki kitap fuarları da ilgi odağı oldu, fuarlardan kitap dünyası müspet menfi etkilendi. Çeviri yoğunlaştı yabancı dilden türkçeye, türkçeden diğer dillere tercümeler yapıldı, kitaplar basıldı da; tercüme yayınların bir kısmı emek verilmiş özenle hazırlanmış olduğu halde, maalesef ekserisinin çevirisine özen gösterilmediği görüldü.</p>
<p>İstatistiklere göre 2000 yılında çeşit olarak yayınlanan kitap sayısı 9100 iken, 2004 te 19853 oldu, 2010 yılında ise 34363 çeşit kitap yayınlandı. Yine 2010 yılında bu defa adet olarak 214 milyon adet bandrollu kitap, 193 milyon adet ücretsiz ders kitabı olmak üzere 408 milyon adet kitap üretildi. Kütüphaneler kitap yayınlarıyla önem kazandılar işlevleri arttı, arşivleri katalogları, veri tabanları, kitap, süreli yayınlar, kaset, CD, video, sanal yayınlar ve bunlarla ilgili kolleksiyonlar. Birde fiziki alanlar okuma salonu ve arşiv temel alanları yanında müzik dinleme bölümü, video izleme bölümü, sanal yayınlara ulaşım bölümü tesis edilir oldu. Kitaplar yayınlar kütüphaneleri doldurdu, evlerimizin vitrinlerinde raflarında yerini aldı. Muhteviyatı değişik önemli önemsiz ve okunmağa hazır bekleyen kitaplar.</p>
<p>Aslında bütün kitaplar tek bir kitabı daha iyi anlamak için okunduğuna göre gelin biz baştan başlayalım ve o tek kitabı okuyup anlamak için gayret edelim. O kitap Kur&#8217;ân. Ona ancak  pak olanlar dokunabilir. Kur&#8217;ân şanlı, şerefli, yüksek temiz sahifelerdedir. Kıymetli faziletli katipler eliyle yazılıdır. Masun ve mahfûzdur.</p>
<p>Bu hususta Ömer Nasuhi bilmen&#8217;in ilmihaline bakalım. &#8221;Kur&#8217;ânı kerim bir kitaptır ki, onun mânası da nazmı da Allah&#8217;tandır. O müslümanların ebedi kanunudur. Kur&#8217;ânı mübin hiç bir kitaba benzemez, onun mânasını kimse değiştiremez, nazmının yerine başka bir lafız konulamaz, hiçbir tercüme Kur&#8217;ân hükmünü alamaz. Kur&#8217;ânı âzim ebedi bir mucizedir.Fesahâtına belagâtına nihayet yoktur. Ruhlar üzerine tesirine gelince bir bahar mevsiminde yağan faydalı yağmurlar ve açılan parlak bir güneşin ziyası, ağaçlar çiçekler üzerinde ne gibi tesir yaparsa ; Kuranı kerim uyanık ruhlar üzerinde onlardan bin kat daha güzel tesir yapar. Gönüllere hayat inşirah verir, dünyasından ahiretinden haberdar eder. Saadete kavuşturur. &#8221; bu ilgili bölümün başından bir alıntı, bilgi devam ediyor.</p>
<p>Bir ilmihâl daha, M. Asım Köksal; ilgili bölümden: &#8221;Kur&#8217;ânı Kerim Şan ve Şeref Kaynağıdır. Bugün dünyanın bir ucundaki Kur&#8217;ân la öbür ucundaki Kur&#8217;ân arasında hiçbir fark yoktur. Kur&#8217;ânı Kerimde her mevzu en yüksek ve en belagatlı ifadesini bulmuştur. Kur&#8217;ânı Kerim daha önceki semavi kitapların münderecatını daha açık daha parlak bir surette ihtiva etmektedir. Kur&#8217;ânı Kerim nurdur, Allah dilediğine onunla doğru yolu buldurur. Kurânı Kerim bütün insanlara öğüt, dertli gönüllere şifa, Allah&#8217;tan korkanlar için hidayet kaynağı, müslümanlar için rahmet, doğruyu eğriden hakkı bâtıldan ayıran âşikar, yüksek şerefli hikmetle dolu temiz pâk bir kitaptır. Allah&#8217;a kulları bağlamak ve gönülleri teshir etmek noktasından bu kitabın haiz olduğu hitabet kuvvetinin yüksekliği, manasını bilmeyenler tarafından bile sezilecek kadar canlı ve heyecanlıdır.&#8221; Kur&#8217;âna bakmak ibadettir.</p>
<p>Cennet yolları&#8217;ndan bir alıntı: &#8221; Kur&#8217;ânı Kerim mukaddes bir kitabı ilâhidir, onun noktası bile mukaddestir, bütün beşerin saadet ve selameti o kitabı ilâhiye uymakla olur. Kur&#8217;ânı güzelce okuyabilmek büyük devlettir; onun her bir harfinin sevabı fazileti kıymeti ve kerâmeti bitmez tükenmez birer hazinedir; Kur&#8217;ânın tamamını bilmek okumak her devletin her saadetin her nimetin üstündedir. Kur&#8217;ânı okumaktan murat ona uymaktır; emirlerine itaat yasaklarından kaçınmaktır; kendisine uyulmadan okunan Kur&#8217;ân makbulî ilâhi olamaz. Tekrar tekrar okumakta faydalar pek çoktur; her okunduğunda ayrı gelişmeler olur; mânaların derinliklerine vukuf hasıl olur; gönüllerde yer hasıl eder. Okudukça her zaman taze her zaman yepyeni mânalar keşfolunur; okuyan nura garkolur;  fakat onu kendinize imam önder ve rehber ittihaz ediniz ki sizleri çekip cennete, Hak&#8217;kın rızasına, sevgisine götürsün. Kur&#8217;ânı Azimüşşânın mânalarına nihayet yoktur; çünkü Allah Azze ve Celle &#8216;nin kelâmıdır; O&#8217;nun sıfatıdır ; kendisi gibi sıfatlarıda nâmütenahidir, sonsuzdur. Kur&#8217;ânı Kerim beşeriyete yol gösterir ; dünyayı ve ahireti öğretir; kendisini beşeriyete Esmâi Hüsnâsı ile anlatır; bütün fenlerin îcadların anahtarı Kur&#8217;ân&#8217;dadır. Bu kitap Kelâmı Rabbil Âlemindir, beşer kelâmı değil Allah Kelâmı&#8217;dır.  Kelâm Cenabı Hak&#8217;kın sıfatıdır, sonradan yazılmış îcad edilmiş değildir. Kur&#8217;ânı Kerim nimeti yanında ona denk olacak hiç bir şey yoktur, ne servet  ve ne şeref; Kur&#8217;ânı Kerim her nimetin üstündedir; binaenaleyh o Kur&#8217;ânı okuma ezberleme nimetine nâil olduktan sonra başkalarına verilen dünya nimetlerini gözünde büyütmek pek büyük bir hatadır. İlk hükümdarlardan Osman Gazi&#8217;nin misafir bulunduğu evin yatak odasında Mushafı Şerifin asılı olduğunu görünce sabaha kadar yatmayıp ayakta durduğu rivayet olunmaktadır ki; kurdukları devlet bu hürmetin mükâfatıdır, denir.</p>
<p>İnternetten, Kur&#8217;ânın Anlamı ile Buluşmak Platformundan: Kur&#8217;ânı Kerim ilâhi kitaplar arasında evrenselliği ve mükemmelliği ile en üst noktada olan bir kitaptır. O okunması ve okuyanlarının kalblerinde yer ederek hayata hâkim kılınması için indirilmiştir. Kur&#8217;ânı Kerimi okuyup anlamaya çalışmak ve onun ışığından yararlanmak samimi her müslümanın en büyük arzusudur. Bu yönüyle de Kur&#8217;ân dünyada en çok okunan kitap olmuş ve olacaktır da. Kur&#8217;ân insana maddi manevi, bireysel toplumsal tüm alanlarda rehberlik eder. Kur&#8217;ân dinin temel esası olan canın malın neslin aklın ve dinin korunması için temel esaslar ortaya koyar. Getirdiği birey ve toplum modelinin gerçekleşmesi için prensiplerinin hayata geçirilmesini, bunun içinde okunup anlaşılmasını ısrarla ister. Kur&#8217;ân okumaya teşvikin genel gayesi insanların ilâhi kelamla ilişkisini sürekli ve bilinçli hâle getirmektir. Kur&#8217;ân&#8217;ın muhatabı insandır. Bu yönüyle okunması düşünülmesi inanılması ve hükümlerinin hayata tatbik edilmesi için gönderilmiştir. Kendi ifadesi ile Kur&#8217;ân&#8217;ın yol göstericiliği vardır. Kur&#8217;ân&#8217;ın yol gösteriliciğini ise en doğru şekilde yine ondan öğrenebiliriz.</p>
<p>Kur&#8217;ân Allahın kullarına kelâmı ve hitabıdır. insanlara beyanıdır. Kur&#8217;ân ile buluşmak onunla konuşmaktır. Kur&#8217;ân Âlemlerin Rabbı, hüküm ve hikmet sahibi, herşeyi bilen, herşeyi gören ve herşeyi işiten, yeri göğü, bizi yaratan yaşatan ve yöneten, gerçek hükümdar olan, mutlak galip, herşeye kâdir ve ilmi herşeyi kuşatıcı Allahü Teâla tarafından indirilmiştir. Bütün eylemlerimizde kendisine yönelmemiz ve yaşantımızda onu uygulamamız gereken bir kitaptır. Çünkü katılaşmış kâlpler onunla yumuşar, çağlara açılan yol bu hakikat nûru ile aydınlanır. Kur&#8217;ân anlaşılsın, üzerinde düşünülsün, sindire sindire anlayarak okunsun, öğüt alınsın, doğru yol bilinsin, gerçekler öğrenilsin, yaratılış gayesine uygun yaşanılsın diye insanların mutluluğu ve faydası için yaradan tarafından yaratılanlara indirilmiştir. Kur&#8217;ân okumak anlamak ve yaşamak için inmiştir.</p>
<p>Çocuklara İslâm Ansiklopedisinin ilgili maddesinden bir alıntı: &#8221; Kur&#8217;ân Allah kelâmıdır. Peygamberimize vahyedilmiştir. Kur&#8217;ân okuma ve yazması olmayan ümmi olan olan peygamberimize indirildiği için Allahın kelâmı olduğu açıktır. Başlı başına mucizedir. Her âyetinde sayısız hikmet ve eşsiz bilgiler saklıdır. Geçmiş ve gelecek hadiseleri açıklamıştır. Âyetleri insan ruhuna hitap eden derin bir tesire sahiptir. Onun üzerine söz söylemek asla mümkün olmaz. Yeryüzünde en çok ezberlenen kitap odur. Dünyada yüzbinlerce insan kur&#8217;ân hâfızıdır.&#8221;</p>
<p>Senai Demirci&#8217;nin internet sitesindeki yazılarından, &#8221;Müslümanca Yaşamak Üzerine.&#8221; den;  Bir iki alıntı: &#8221; Kur&#8217;ân yaratıcının tüm insanlığa hitabıdır. İnsanlığın ortak paydasıdır. Vahiy müslümanların tarafını tutmaz., müslümanları daha çok sözlerine tâbi olmaya çağırır. Hitabı insanlık ailesine&#8217;dir. Ey insanlar, ey insan hitabı imân etme çabası olan herkese yöneliktir. Ey İmân edenler şeklindeki hitabları; kendilerini mü&#8217;min bilenleri onaylamak için değil, o onayı hak edecek imân etme eyleminin hakkını vermeye çağrıdır. Kur&#8217;ân &#8221; Bizim Kitabımız.&#8221; diye başkalarına kullanacağımız bir koz değildir. Başkalarından çok biz muhataplarını;  anlama kavrama yaşama sorumluluğu ile borçlandırmaktadır.&#8221;</p>
<p>&#8221;İnsan gibidir Kur&#8217;ân; kendisine ne kadar ilgi gösterilirse, ne kadar önem verilirse, o kadar derinden söyler sözlerini. &#8221;Bizim Kitabımız. &#8221; diyerek, kendilerini Kur&#8217;ân ın muhatabı sayan bizler; Kur&#8217;âna başkarından çok ilgi borçluyuz. Ku&#8217;rân üzerine ayrıcalıklar biçmeler üstünlük devşirmeler müslümanın işi değildir. Bize düşen kitabın hakkını vermektir.&#8221;</p>
<p>Ve Kitabımızın Kamer sûresinde mükerrer olarak dört defa yer alan âyet meâli :  &#8221; Andolsun biz Kur&#8217;ân ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık, Hâni düşünüp öğüt alan&#8230;&#8221;</p>
<p>Demek ki; dileyen herkese kolaylaştırılmış, öğrenebiliyor, istifade edebiliyor. Yeter ki istesin.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/kitap/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zafiyet</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/zafiyet/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/zafiyet/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 10 Apr 2011 12:53:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[adapazarı]]></category>
		<category><![CDATA[çingene]]></category>
		<category><![CDATA[dağdibi]]></category>
		<category><![CDATA[ekzama]]></category>
		<category><![CDATA[enstrüman]]></category>
		<category><![CDATA[halısaha]]></category>
		<category><![CDATA[koro]]></category>
		<category><![CDATA[kuyudibi]]></category>
		<category><![CDATA[servis]]></category>
		<category><![CDATA[spor]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=983</guid>
		<description><![CDATA[Adapazarı; Dağdibi Karaağaçdibi Kuyudibi tarafında akşama doğru bir orta öğretim kurumu dağılıyor. Öğrenciler evlerine gidiyorlar, ana caddenin yayalara ayrılan kısmını doldurmuş yolun ortasına taşmışlar, trafik kalabalığa saygılı. Cadde mahalleye giriyor, herkes guruplar halinde evlerine dönüyorlar. Kalabalığın ortasında bir boşluk. Ortada uzun boylu iki kız öğrenci ve hemen arkasında onlara laf atan üç beş delikanlı&#8230; Akıllarına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/04/koro.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1007" title="koro" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/04/koro.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p>Adapazarı; Dağdibi Karaağaçdibi Kuyudibi tarafında akşama doğru bir orta öğretim kurumu dağılıyor. Öğrenciler evlerine gidiyorlar, ana caddenin yayalara ayrılan kısmını doldurmuş yolun ortasına taşmışlar, trafik kalabalığa saygılı. Cadde mahalleye giriyor, herkes guruplar halinde evlerine dönüyorlar. Kalabalığın ortasında bir boşluk. Ortada uzun boylu iki kız öğrenci ve hemen arkasında onlara laf atan üç beş delikanlı&#8230; Akıllarına ne gelirse bağırıyor sataşıyorlar. Kızlar gülüyor kendilerinden sayılmayacak kadar kalın sesleriyle karşılık veriyorlar, her cevaptan sonra gurup anlamsız kahkahalar atıyor. Arkadan gelen öğrenciler olanları izliyor, öndeki öğrencilerden dönüp bakan yok ilgilenmiyorlar; içlerinde doğru bulmuyanlar çok ta bu bizim müzmin hastalığımız zaafımız. Bunlar bu şartlarda tedavi kabul etmeyen olağan şeyler, ne yapsınlar üzülüyorlar.</p>
<p><span id="more-983"></span></p>
<p>Ananevi bir okul gezisi; her yıl dönem sonunda bir yerlere gezi düzenleyen okullar var. İstanbuldaki bir okul bu defa öğrencileriyle Yalova&#8217;ya gidecek. Bu ananevi bir gezi, öğrenciler isimlerini yazdırıyor, parasını ödüyör, günlerce sözünü ediyor, muhabbetini sürdürüyorlar, gezide sırtlarına ne alacaklar, ayaklarına ne giyecekler, çantalarına fotoğraf makinesidir güneş gözlüğüdür parfümdür kremdir kolonyadır ne koyacaklar, cep telefonlarına oyun klip ne yükleyecekler internetten ne indirecekler, babalarından ne harçlık isteyecekler hazırlık yapıyor, arkadaş gurubu oluşturuyorlar. Proğramın kendilerine ayrılan serbest kısmında ne yapacaklarını kararlaştırıyorlar ve geziyi iple çekiyorlar. Gezinin yapılacağı günün sabahı öğrenciler servislerle iskeleye geliyor, başlarında biri idareden birkaç öğretmenle vapura biniyorlar gezi başlıyor. Yalova&#8217;da iniyorlar program uygulanıyor gençler kararlaştırdıklarını yapıyorlar yapamıyorlar, fakat geziye ilaveten eğlence gırgır şamata taşkınlık dizboyu, boşalıyor memnun kalıyorlar da yetmiyor. Artık dönüyorlar Yalova&#8217;dan vapura biniliyor ahenk yine sürüyor. Gurub gurub olmuşlar birisi incir çekirdeğini doldurmayan birşey söylüyor diğerleri gülüyor katılıyorlar, her tarafta ha ha ha, hi hi hi devam ediyor. Başlarındaki öğretmenler toleranslı da çevreden ilgilenen oluyor bakıyorlar, rahat değiller yutkunup duruyorlar. Ne yapsınlar öğrencilere diyebildikler var diyemedikleri var. Yapabilecekleri sınırlı, bu öğrenci gezisi böyle şeyler olur da sınırı aştılar. Bir öğretmen sonunda dayanamıyor müdahele ediyor:</p>
<p>&#8211;Aman ha çocuklar yetti artık, ne yapıyorsunuz ayıptır, kendinize gelin utanın.</p>
<p>Diyebiliyor, öğrencilerden biri cevap veriyor:</p>
<p>-Hocam sen işine bak.</p>
<p>Diyor, çocuklar gülüşüyorlar, aldıran yok şamata devam ediyor. Öğretmen sesini yükseltiyor:</p>
<p>- Çocuklar bakın benim işim bu. Ben gezi sorumlusuyum. Hepiniz okulu temsil ediyorsunuz. Dikkat edin canınızı yakmayayım.</p>
<p>Deyince faydası oluyor; canınızı yakmayayım dedi ya; yakar mı? Yakar&#8230; Canları kıymetli ses ün bir seviyeye iniyor hızını kesemeyenler tetbir alıp seslerini alçaltıyorlar ve sesler kesiliyor.</p>
<p>Öğretmenler çocukları vapurla getiriyor, iskeleden servislerle evlerine gönderdikten sonra rahatlıyorlar, bu ananevi gezi ise gelecek senede aynı şeyler olacak, seneye kim götürürse götürsün bizden bu kadar diye düşünüyorlar, pes ediyorlar.</p>
<p>Ar damarı çatlamış gençler geveze çocuklar bulaşıcı hastalık mikrobu gibi heryeri fesada veriyorlar. Canları yanan da bunlar çünkü rahat durmuyorlar ya, arkadaş arasında benlik yanlış anlama oluyor mesele çıkıyor, neticede en fazla zarar kendilerine dokunuyor.</p>
<p>Bunlar genç herşeye ilgi duyuyorlar da neyin ne olduğunu bilmiyorlar önemini kavrayamıyorlar. Bir raslantı ile kendilerini bekleyen işin uğraşın arasında keyiflerinin yönlendirdiği şeylerle uğraşıyorlar. oyuna eğlenceye kapılıyorlar; kendilerinin yetişmesini isteyen aileden okuldan çevreden kimse varsa onlara güçlük çıkarıyorlar, fırsat yıllarını ihmal ediyor, luzumsuz yerlerde vakit öldürüyorlar. Terbiyeleri tahsilleri eksik kalıyor. Vaktin nakit olduğunu sonra farkediyorlar. Dikkatli olanlar çalışmak için vakit bulamaz iken bunların gözü başka taraflarda şurada burada&#8230; Mesela öğrenci Kantinine Üniversite Korosu ile ilgili ilân asılmış öğrenci aranıyor, delikanlı durur mu tam bana göre diye düşünüyor, ilânla ilgileniyor, hadi bakalım gidip kaydın yaptırıyor, eh deneme test vs derken buyur ediyorlar, koro için aday kaydediyorlar. Sonra çalışma solfejden başlıyor bir türlü sonunu getiremiyorlar bir kısmı bırakıyor; sonra itina gayret özveri ümit kestikleri sırada koroya kabul ediliyorlar, Programa çıkacaklar smokinleri geliyor, takım elbise beyaz gömlek papyon, kızlar da buna göre giyiniyorlar sahnede arkada  sıra halinde yerlerini alıyorlar. Önlerinde enstrümanları ile mutrıb heyet de  yerlerine kurumlanarak oturuyorlar; hani bunlar çalgıcı ise vaktiyle bizim bölükte bir asker akordiyonunu getirmişti de sık sık çalar söylerdi başına eratı toplar içtimalara gecikirdi, bölük komutanı yüzbaşı içtimaların çoğunda askere çatar &#8221;Zımbırtıcıları sevmem.&#8221; derdi. Bunlar üniversite korosu mensupları teoride uzman icrada usta sanatçılar, acaba bunları sever miydi? yine de sevmem mi derdi. Şimdi  bunlar uzun süredir hazırlandıkları programa çıkıyorlar, program başlayacak, koro elemanları karşısında bulunan sehpalardaki notaları gözden geçiriyorlar, klasik parçalar repertuara alınmış, koro şefi yerini alıyor, herkes müteyakkız bekliyor ve işaret veriliyor. Taksim başlıyor, kanun taksiminde öğrencininin parmakları enstrümanının üzerinde uçuşuyor, demek ki çalışmış meleke kazanmış . Salonun kulağı taksimde, sıra koroya gelmek üzere ve sazlar başladılar heyecan dorukta, işte şimdi sıra kendilerinde, hep beraber parçaya başlıyorlar.</p>
<p>-Sürüverin cezveler kaynasın.</p>
<p>Bunlar seçilmiş parçalar, haftada bir iki gün bu parçalara çalıştılar. Başlarındaki koro şefi titiz, çalışmalar zaman aldı gına geldi de, en sonunda şefe hak verdiler,  kendileri de beğendiler velakin ömürlerinden giden gitti.</p>
<p>Gençlerin ilgisi bir de folklora&#8230; Turizm Bakanlığı Halk Oyunları Folklor Ekibi çiçeği burnunda hareketli gençlerden kurulu, muhtelif yörelerin oyunlarını oynuyorlar, arandığında kolayca bulunabilmesi için Ankara&#8217;da çalışanlar tercih ediliyor. Bakanlık Ekibi cumartesi pazar turistik yerlere gönderiyor, turistlere program yapıyor dönüyorlar, geziyor hava alıyorlar ufukları açılıyor,  kendilerince ağırlanıyorlar  ve ücret alıyorlar, anlatacakları hatıraları oluyor ve anlatıyorlar:</p>
<p>-Hafta sonu Kuşadası&#8217;nda idik işte, turistlere bir kaç program yaptık; serbest kaldığımızda bu defa kendimiz için girdik denizde oynadık çok değişik oldu, herkesin de ilgisini çekti.</p>
<p>Gençler folklor ekibinde; serbest kaldıklarında bir de kendileri için oynuyorlar değişik oluyor. Yerli yabancı herkesin ilgisini çekiyor. bu yaptıkları oyun eğlence de badehû  huy tabiat oluyor, kendilerinden telafisi güç bir şeyler alıp götürüyor da farkında değiller.  Siz Halil Ustayı bilmezsiniz Becerikli bir marangozdu önünde deri önlük elinde keser kulağında kırmızı tahta kalemi ve başında eski bir kasket ve ustanın elleri  tamamen ekzama kaplı, kış yaz dışarıda içeride çalışıyor ya bu meslek hastalığı, tedavisine baksa da iş güç sahibi ihmal ediyor, ekzamalar bileklerinden yukarılara çıkıyordu. Emsalleri gibi aldırmıyor, ustanın sık sık elini ekzamasını kaşıdığını gören aklı erenler ona yaptığının doğru olmadığını söylüyorlardı da dinlemiyordu:</p>
<p>-Ekzamalarımı kaşıdığımda bal kaymak yer gibi tad alıyorum, öyle sıradan bal kaymakta değil ha; süzme bal ile belediye yarışmasında birinci olan para alan komşum falan adamın kaymağı gibi. kaşımak ellerime iyi gelmiyor biliyorum yine de kaşımak hoşuma gidiyor.</p>
<p>Diyordu, ellerini kaşımaya devam ediyordu, rahmetli oldu ekzamaları ile gitti. Bu gençlerin ki de o, fikirleri fiilleri oyun eğlence  ya bunlarda oynuyor eğleniyorlar da bu ancak bir yere kadar.  Önce zevkle yaptıkları uğraşları  sonra çekilmez oluyor&#8230;</p>
<p>Müzik ise folklor ise daha ne varsa bir yere kadar  sonra gına geliyor ayrılıyor da,  kendi ayrılmasa birileri ayırıyor;  mesela  Sanat Vakfı&#8217;nın Uluslararası festivallerle görevli Sanat Müziği Korosu, koro temel müzik bilgisi olan gençlerden kurulu başlarında ün yapmış sanatçılar, periyodik çalışma yapıyorlar. İlgilendikleri festivaller çağrıldıkları ülkeler var, hazırlıklı olmak durumundalar da koro çalışmaları yorucu oluyor, meşgul ediyor yeni bir şeyde yok sıkıcı da oluyor. Bir koşuşturmadır gidiyor ve kendilerinden olağanüstü çaba gayret isteniyor. Bir faaliyet oluyor da bu arada yıllar akıp gidiyor ömür geçiyor. Netice bir müddet sonra kendilerinin yerine bir başkasını tercih ettiklerinde yaşlandıklarını bir köşeye atıldıklarını anlıyorlar akılları başlarına geliyor. Artık ne yapacağını düşünürken zaten kendi vahdetinde değil birisi çıkıyor ileri sanat çalışmalarına yönlendiriveriyor, yine çalışacak  değil, niyeti yok da getirisi olacak, ister istemez kabulleniliyor. Bunlar kesif çalışma araştırma gerektiren işler, nazariyat usul icra eserler arşiv dolusu repertuar çalışmalar sürüp gidiyor, bir şey ortaya çıktığında arkadan tenkitler temenniler ve çalışma dallanıp budaklanıyor yükü de oluyor, yükü çeken iki tarafını da göremiyor iş uğraştan gözlerini açamıyor&#8230; Önemli mi değil mi baştan bir değerlendirme yapmadılar bir akla uydular ya hengamede sürüyor,  kendilerini de ömür boyu meşgul ediyor .</p>
<p>Gençlerin önemli bir bölümünün da zaafı spor. Başta spor meslek edinilirse meşhur olunur, zengin olunur zannediliyor da hemen aslı esası anlaşılıveriyor. Bir spor okulu öğrencisi elinde kutu bira içip bitiremiyor, lıkır lıkır içmiyor konuşuyor &#8221;Birayı hiç sevmiyorum, içiyorum işte.&#8221; Diyor. Sevmediği halde içiyor. Bu birazda kapıldım gidiyorum&#8217;un göstergesi; birisi  &#8221;Aman ha doğru değil.&#8221; dememiş, bulunduğu ortamda da olağan kabul ediliyor, bu da onu yapıyor. arkadaşlarına uyuyor. Daha sonra sevmediği istemediği halde ne yapacak o da belli değil.</p>
<p>Yaz spor okulları. Bir kısmı Belediyelerin düzenlediği programlar. Yazın en fazla iki ay bir spor çantası içinde forma şort spor ayakkabısı ve top; hepsi bedelsiz. İlaveten ücretsiz servis. Birisi bir spor branşına kayıt yaptırıyor. iki ay gidip geliyor . Neticesinde eline bir sertifika tutuşturuluyor, isterse çerçeve yaptırır evine asabilir. Başakşehir belediyesi 2010 yılı döneminde yedi binden fazla öğrencinini kayıt yaptırdığını çalışmalara devam ettiğini duyuruyor. Öğretmenleri,  sınıfta oyun alanlarında spor tesislerinde çalıştırıyorlar. Gençler top peşinde koşuyor, ders dinliyor, test sınav ile bilgiler pekiştiriliyor. Kimi ögrenciler de kendilerini kaptırmış tutmuş öğle arasını da değerlendiriyor. bir turnuva düzenlemişler ellerinde duyuru metni öğretmenlere geliyorlar:</p>
<p>-Hocam bu bir masa tenisi turnuvası ilânı, Resmi değil şamatasına bir iki duyuru hazırladık kantine salona uygun yerlere asmak istiyoruz.</p>
<p>Diyorlar izin istiyorlar.</p>
<p>Bunlar genç işte, spor branşı teorisi uygulaması pratiği özü esası derken bir iki yaz dönemini paralı parasız spor okuluna ayırıyorlar, çoğunluk şöhret yıldız olamıyorlar, ancak bazılarına kabiliyetlisin çalışmaya devam etmelisin diyorlar,  o kadar arkası gelmiyor.Hasılı vel kelam maksat hasıl olmuyor, fırsatlar elden gidiyor.</p>
<p>Spor bugün tartışmasız herkesten kabul gören bir uğraş da, kalabalıkları ne hale getirmiş. Büyük kesim topa esir; özeniyorlar seyrediyorlar konuşuyorlar takip ediyorlar ve yalan yanlış spor yapıyorlar, emekte çekiyorlar hadi bakalım güzelim yıllar topla geçiyor. ölçüsü endazesi de yok; gazetelerin spor sayfaları, televizyon spor proğramında ne yazıldı ne söylendiyse o&#8230;  Spordan çok şeyde umuluyor;  sağlıklı kalalım zinde olalım deniliyor da bu nasıl olacak, kuralları gençlere zor geliyor, stadyum, halı saha ve spor alanlarına gençler yetişkinler ilgi duyuyor, özeniyor masraf ta ediyorlar. Belediyenin ücretsiz verdiği malzemeye vatandaş spor mağazalarında hatırı sayılır bedeller ödüyorlar. bir çorap şu kadar lira, niye pahalı deyen yok beğeniyor alıyor, spor ayakkabısının fiyatı bir maaş, forma eşortman vb bunlar donatım masrafı bir de lokal masrafı var, aperatif çerez meşrubat, maç da öyle seyrederken girerken çıkarken serapa masraf gösteriş malayani hakaret husumet&#8230;</p>
<p>Spor yapıyoruz derken istenmeyen şeylerde olabiliyor, ne oldu top oynuyordu düştü çarptı sakatlandı. Ana baba yetişkin ise çocuk çoluk bir şey diyemiyor, rapor alıyor işveren hoş görüyor sakatlanmış, okul öyle. Halı saha beton zemine halı serilmiş aldatıyor. tarifeli program önceden gün saat alınıyor, maç periyodik hava muhalefeti olabiliyor de eh takımlar oynuyor ya yağmurda ayazda bunlarda oynuyorlar; üşüyor terliyor muhafaza edemiyorlar kendilerini hasta ediyorlar. Bir efendi market dolaşıyor soruyoruz greyfut bakıyorum diyor; oğlu halı sahada top oynamış üşütmüş öksürüyor kendine de bakmıyor biz uğraşıyoruz diye ilave ediyor. Bir başkasının oğlu halı sahada sakatlanmış nasıl oldu ise çay ocağında tanıştık benim hemşerim; hastane doktor minisküs demişler, damat istanbul da gelmiş araştırmış, milli takım doktoru basketbol takımı doktoru dolu yanaşılamıyor sıra var, en sonunda Medikal Park Sultangazi&#8217;de doktor hemşerimizi bulmuş &#8221;Ameliyat etti.&#8221; sağolsun diyor.</p>
<p>Spor gizemli görünüyor sağlık için vazgeçilmez kabul ediliyor, bir sürü problem çıkıyorsa görmezlikten geliniyor. &#8221;Bu bir karşılaşma maç yapılıyor güç ortaya konuluyor eh böyle şeyler olabilir.&#8221; diye düşünüyorlar ve kötü bir armağan bırakırsa ona da katlanıyorlar.</p>
<p>Aslında gençler kayıtsız, sağlığına da dikkat etmiyorlar. Erken yatıp erken kalkmıyorlar dinlenemiyorlar vakitlerini değerlendiremiyorlar giyinmesini korunmasını bilmiyorlar, kimisi burnundan kimisi karnından özür peydah etmiş, bunlar genç ya henüz problem çıkarmıyor diye aldırmıyorlar. Bir Yüksek Okulun sözleşmeli doktoru öğrenci hastalarından şikayetçi: &#8221; Öğrenciler muayene için geldiklerinde ciddi bir hastalıkları çıkar diye korkuyorum.&#8221; diyor ve &#8221; Kendilerine bakmıyorlar korunmasını bilmiyorlar.&#8221; diye ekliyor.</p>
<p>Bir diğer önemli zaaf konuşmada aşırılık. Hani &#8221;Söz gümüşse sükut altındır.&#8221; diye bir ata sözü vardı bilirdik, o hala var fakat oralı olan yok. Konuşuyoruz konuşmasını seviyoruz ve ne konuştuğumuz belli değil. Bir arkadaşım anlatıyor &#8221; Bana birisi birşey sordu, kendisine yarım saat konuyu anlattım. Sustu dinledi, fakat ben ona ne söyledim bilmiyorum.&#8221; diyor. Cep telefonu medya internet konuşmaları çığırından çıkarıyor. Eskiden büyüklerin yanında konuşulmazdı. Biz de iki kelimeyi bir araya getirip konuşamazdık da yine iletişim olurdu, birbirimize bakardık herşey anlaşılırdı. Şimdi başka bir muhabbbet; söz dönüp dolaşıyor uçuşuyor da nereye varıyor kimse farkında değil. Ne önemli de biz hangi önemli konuyu konuşuyoruz adı muhabbet, bir muhabbete giriliyor ki deme gitsin. Mesela:</p>
<p>-Bizim arkadaşımız falan, hani onu kahveden çıkaramazdık, hastaydı gezelim dolaşalım istemezdi. Şimdi ona suni böbrek takmışlar Kızılay&#8217;da fink atıyor.</p>
<p>Diye muhabbet başlıyor, bakalım nerelere gidecek. Mesela:</p>
<p>-Faizsiz peşin fiatına taksitle falan yerde biz aldık.</p>
<p>Diye başlayan avantaja yönelik muhabbet, uzun bir hesap ve edebiyat sonunda başka şeylere sıra gelecek; kredi kartı kart limiti indirim kampanya tebligat icra vb muhabbet sayılırsa eğer; veya:</p>
<p>-Ne yapıyorsun yahu ne gün seni görmesek aramasak olmuyor.</p>
<p>Diye başlayan bir başka tür; işte bu konuşmanın nasıl süreceği belli değil, ciddi tarafı yok istismar ve küçük hesaplar. Başka bir konuşma:</p>
<p>- Mesut artık sen bilgisayarcı oldun bize maden suyu ısmarlarsın.</p>
<p>Diye başlayan bir ikram gelesiye ısrarla sürdürülen konuşmalar.</p>
<p>Gençler genellikle mantık ile konuşuyorlar. Düşüncelerine aşkı heyecanı sonsuzluğu karıştırmıyorlar kendilerine göre emniyetli tarafta bulunuyorlar bir yere kadar gidebiliyorlar ve bir yerlerde takılıp kalıyorlar. Bir hatırlatan olursa hak veriyorlar bir şey yapmak istiyorlar da beceremiyorlar birisi bir şey söylüyor geri adım atıyorlar. düşünmeden konuşuyor seçmeden dinliyorlar meseleyi kavrıyamıyorlar bir şey de yapamıyorlar.</p>
<p>Bildikleri şey önce iş sahibi meslek sahibi olmak işe girmek çalışmak. Zaten kimileri gençliği fizyolojisi doğruluğu hayatın kendisine öğrettikleri ile farkında olmadan kendisini işin içinde buluyorlar şikayetleri de olmuyor. İşin aslını bilmiyenler abartıyorlar. eğitim beceri başarı kabiliyet olsa bile yaygın bir söylenti var; işsizler ordusuna katılıyoruz diyorlar ve kendileri için umutlu umutsuz iş arıyorlar&#8230; Sonra İşbulma kurumu, sınav, referans, etkin çevreler, takip kafalarını karıştırıyor. Sonunda iyi kötü bir iş bulduğunda kendisi için pek çok iş ummuştu birine girdi şimdi yine gözü dışarıda ve daha uygun bir işte. Ancak çalışıyorum diyebildiği için de mutlu. Hani vaktiyle askerde bir arkadaş gurubu aralarında şaka yaparlarmış, içlerinden birisi başı çeker ağır şaka yapar kendisine yapılan şakaları da edepsiz terbiyesizcede olsa hoş görürmüş. Birgün tayınını saklamışlar. çok kızmış:</p>
<p>-Tayınla şaka olmaz .</p>
<p>Demiş. Bunlara görede bu iş konusunun şakası yok. İş maaş edepten terbiyeden önemli oluyor ve çalışma hayatının alt yapısında edep terbiye olmayınca nevi şahsına münhasır bir ortamda buluyorlar kendilerini, pürüz sürüp gidiyor.</p>
<p>Günümüzde çalışanlar çoğunlukla sabah evden çıkıyor akşam yorgun dönüyorlarda yinede adam yerine konulmaktan memnunlar. İş yerinde muhakkak bir görevi var, adı çalışıyor üretiyor hizmet veriyor ekonomiye katkıda bulunuyor oluyor. Verim kalite vasıf aranan şeylerde ya ulaşılıyor veya ulaşılamıyor. Çalışma hayatı ile içiçe birde servis trafik var. Trafiğe takılmayalım diye sabahın köründe yollara çıkıyor durağa servisin kendilerini alacağı yerlere gidiyorlar, uyanamamış mahmur fakat süslenmişler, gayrimemnun ve telaşlı; kiminin geç kaldığı belli yetişmek için at gibi koşuyor. Atın bir asaleti var, bunlar perişan. Aslında çalışanı işyerine erken götürüyorlar trafiğe takılmamak veya bir başka servis daha yapmak için olabildiği kadar erken tercih ediliyor, dönüşte trafiğe takılırlarsa da eve dönüyorlar nihayet ve cep telefonları işe yarıyor. Erken geç trafik servis iş uğraş, neyse dönen çarkın içindeler. Kendilerine verilen maaştan hiç memnun değiller yinede aybaşında alıp cüzdanlarına koyduklarında veye hesaplarında gördüklerinde kısa bir mutlulukları oluyor. Taksitlere giderlere kafi gelmiyor da ilerde bakarsın maksat hasıl olur diye düşünüyorlar. Durum bu olunca işçinin memurun birde kendine acıması tutuyor. maaş eksik, hak verilmiyor, çok çalıştırılıyor, evden erken çıkıyor geç dönüyor.birde hafta sonu dinlenemiyorlar üzülüyorlar.</p>
<p>Çalışma hayatı böyle düzenlenmiş, dinlenmeye kendini yenilemeye dayalı. zaman ayırın giderlerine katlanın aman dinlenin deniliyor. dinlenmezseniz problem çıkar dikkat edin diye tavsiye ediliyor da dinlenme eğlenme istismar edilmiş, bedeli oluyor reklamı yapılıyor ağıra patlıyor. Derdi tasası çalışanı tutuyor &#8221;Ne yapsak nasıl eğlensek.&#8221; &#8221; pazartesi kritiği&#8221; yapılacak ta ne diyecekler. Müsait havalarda tercih piknik, her hafta piknikteler, yinede umuyorlar, kulakları hava raporunda, bir tarihte beş aydır yedi aydır yağmur yok çevre kurak, barajlarda su tükeniyor kıtlık yılı, hava raporu veriliyor, sunucu müjde ile başlıyor &#8221; Hafta sonu havanın açık olacağını güneşten yayarlanma imkanı bulunabileceğini.&#8221; bildiriyor seviniyorlar.</p>
<p>Evin sokağın okulun iş ortamının medyanın telkin ettiği değer yargıları birbirine karışmış, Asla itibar edilmediğinden dayatılan hayat düzeninde mesafe alınmış, pek çok muzır şey artık tabii geliyor. Kalabalıklar neyi nasıl kaybettiklerinden habersiz hayatımıza yabancı unsurlar girmiş, dosttan düşmandan armağan yeni adet ananelerimiz oldu da; hani edep, edep nerde, edep yok; samimiyet sevgi arka planda. şimdi kaştan gözden de anlamıyoruz, işaretten anlamıyoruz, sarahatten anlamıyoruz, bazan anlıyoruz da işimize gelmiyor ve bir yerde başımıza birşey geldiğinde ancak o zaman yanlış yaptığımızın farkına varıyoruz, haydi telafi edelim tamam iş işten geçmedi telafi edelim de işi çığırından çıkardık, yardım destek gerekli oluyor, yardım alabilecek miyiz destek bulabilecek miyiz?</p>
<p>Hani vaktiyle çingenenin kızına Bey&#8217;in oğlu aşık olmuş, sevdalanmış yemekten içmekten kesilmiş, Bey bakmış oğlu elden gidiyor, çingenenin çadırını bulmuş, babasından kızı oğluna istemiş vermemişler. Dönmüş gelmiş üzüntü içinde&#8230; Mahallenin bir bileni öğrenmiş gitmiş Bey&#8217;e &#8221;Eğer kızı hâla istiyorsanız varayım isteyeyim getireyim.&#8221; Demiş oğlu perişan ya; Bey ne yapsın &#8221;Olur.&#8221; demiş. Kızı isteyecek adam yanına iki kişi almış çingenenin çadırına varmış. Selam sabah yok, Çeribaşı kim çeribaşı. birisi benim demiş; yanındakilere &#8221;Tutun&#8221; demiş tutmuşlar, &#8221;Yıkın&#8221; demiş yıkmışlar, &#8221;Vurun&#8221; demiş vuruyorlar, konuşan yok. çeribaşının canı yanınca &#8221;Yahu beni neden dövüyorsunuz .&#8221; demek aklına gelmiş. &#8221;Bey kızını oğluna istemiş vermemişsin.&#8221; demişler. &#8221;Tamam verdim alın götürün&#8221; demiş, bırakmışlar. Sormuşlar &#8221;Bey geldi kızını istedi de niye vermedin&#8221; demişler; &#8221; O usulü ile istemedi ki.&#8221; demiş.</p>
<p>Bir kesimde kız istemenin usulü bu ise, ancak bunu bilen meseleyi halledebiliyorsa, bugün büyük küçük hepimizin meselesi var, fıtratımız üzere azimli kararlı olamadık, paklığımızı giderdik, akıntıya kürek çektik boş yere ömür tükettik; ancak henüz herşey bitmedi, ümidimiz ve yapacak çok şeyimiz hâla var. önce kendimizi vicdanımızı sağduyumuzu dinleyelim sonra çevremizden meselemizi bilen çözümünü bilen usulünü bilen hâlleden yolgösteren birini arayalım.</p>
<p>Eğer samimi olursak kararlı olursak bilen de buluruz, çözüm de buluruz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/zafiyet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gençler</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/gencler/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/gencler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Feb 2011 21:02:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[1930]]></category>
		<category><![CDATA[1970]]></category>
		<category><![CDATA[bakanlık]]></category>
		<category><![CDATA[düğün]]></category>
		<category><![CDATA[Gençler]]></category>
		<category><![CDATA[halkevi]]></category>
		<category><![CDATA[ikili dana]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[muavin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=960</guid>
		<description><![CDATA[Harb yıllarında Anadolu&#8217;da büyük bir kaza merkezi; yeni yetme bir civan seferberlik yıllarında kurası gelmeden çiçeği burnunda askere alınır, beş altı yıl askerlik yaptıktan sonra muhtemelen 1923 yılında terhis olunur. memleketine dönmek kısmet olur. Bir müddet evde mahalle odasında, gelenle gidenle hısımla akraba ile oturur anlatır dinler. Sonra yardımlaşmadan olmaz, evin idaresine katkıda bulunacak ya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/02/geencler.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-976" title="geencler" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/02/geencler.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p><!-- p.p1 {margin: 0.0px 0.0px 13.0px 0.0px; line-height: 19.0px; font: 13.0px Georgia} p.p2 {margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; line-height: 19.0px; font: 13.0px Georgia; min-height: 15.0px} span.s1 {font: 13.0px Times} -->Harb yıllarında Anadolu&#8217;da büyük bir kaza merkezi; yeni yetme bir civan seferberlik yıllarında kurası gelmeden çiçeği burnunda askere alınır, beş altı yıl askerlik yaptıktan sonra muhtemelen 1923 yılında terhis olunur. memleketine dönmek kısmet olur. Bir müddet evde mahalle odasında, gelenle gidenle hısımla akraba ile oturur anlatır dinler. Sonra yardımlaşmadan olmaz, evin idaresine katkıda bulunacak ya devreye girer, avluda ahır arkada samanlık yakınlarda bahçe harım, varsa ovada kırda tarla çalışıyor. Bu arada hizmete hacete, evden çarşıya, çarşıdan eve gidip geliyor. uzun süre memleketinden ayrı kalmıştı, tanıdığı tanımadığı var. şurada burada aşina simalara da raslıyor konuşuyorlar, selam alıyor selam veriyor. Soran olursa cevaplandırıyor kısa kesiyor, bir uğraş telaş içerisinde.<span id="more-960"></span></p>
<p>Siz çarşıdaki Kabayelin tuz kil sabun okka malı satılan dükkânını nereden bileceksiniz. çarşı camiinin karşısındaki Belediye&#8217;nin istimlâk ettiği adanın kıble tarafında üçünçü dükkân . Cadde Cumhuriyet caddesi Hükümetin önüne çıkıyor. Ana cadde, yoğunluk var caddenin iki tarafı hanlar kahveler işlek dükkanlar, ileride belediye yanında Hükümet Konağı. O zaman öyle, iş sabahın herkes sabahleyin güneşten önce kalkar ve iş başlar. Süt sütçüye, kaymak helvacıya gider; mal sığıra hergele yerine sürülür. Evden çıkanlar işte şöyle bir çarşıyı dolaşır, kahveye pazara uğrar işi varsa görür. Yolcu olan, yolcusu olan vasıta bakar, esnaf dükkanı açmıştır, müşterisi ile ilgilenir. Çarşı hareketli&#8230; Bizim seferberlik gazisi de dertli hüzünlü olgun haceti var çarşıya gelmiş dolaşıyor, tam da Kabayelin Dükkânının önünde; âşina bir sima ile karşılaşıyor, yaşlı babacan emmi deyiverdikleri tanıdığı ile, göz göze geliyorlar selamlaşıyorlar, adam soruyor:</p>
<p>- Yahu neredesin bir hafta on gündür görünmüyordun, Hayrola.</p>
<p>Diyor. Genç gülümser de ne desin ne anlatsın&#8230; Cevap mı versin, işte gittik geldik mi desin. Askerliği, şehitleri, sakat arkadaşlarını düşmanı mı anlatsın. Hani anlatsa emminin dinleyecek anlayacak durumu da yok. Ağırına gider alınır sükut eder. Bir iki yerde de sözünü eder anlatır. Hatıralara girer meşhur olur. Bundan sonra ağlayan çocuğa Kabayelin Dükkânı sorulsa, sesini keser gösteriverir.</p>
<p>-</p>
<p>1930&#8242;lu yıllar. Kazada bir mektep hocası. Medrese tahsilli. Her medrese Hocası gibi dindar tarafı ağır basıyor da; bu efendi şehir kulübüne çıkıyor, pırafa oynuyor, namazı seyrekleştirmiş kılıyor kılmıyor, orucu tutuyor yiyor, düzeni yok, fötr şapka giyiyor. Daha ne yapıyorsa; gençlerde bu efendiyi nümune ediniyorlar. Hoca seyrekleştirdi diye namaza gidiyorlar gitmiyorlar, orucu tutmadığı oluyor diye orucu tutuyor tutmuyorlar, hoca pırafayı iyi biliyor diye oyuna iskambile dalıyorlar. Derken büyükler işin farkına varıyorlar, gidip Hoca&#8217;yı buluyor anlatıyorlar:</p>
<p>-Bak Hocam gençler sizi örnek alıyorlar, şimdi kimisi namazı bıraktı kimisi oruç tutmuyor, hadi bakalım söyle biz şimdi ne yapalım. Hem siz neden acaba Hocam onlara iyi örnek olmuyorsunuz.</p>
<p>Diyorlar etkileniyor. Onlara uzun uzun anlatıyor sonunda:</p>
<p>-Bakın ben ilim adamıyım . ilim tahsil ettim. Dünyayı ahireti bilirim. Başıma bir şey gelse ilim deryasına dalarım yüzerim batarım çıkarım kendimi kurtarırım. Siz çocuklarınıza söyleyin aman onlar namazını kılsınlar, orucunu tutsunlar. Aklı erenlerini de bana gönderin ben onlara anlatayım.</p>
<p>Der. Aklı eren gençler gelsin diyor onlara anlatacak. Bir de aklı ermeyenler var. Hoca onları istemiyor. Kimi gençlerin aklı ermiyor; başına buyruk, kolayı tercih etmiş senin kapı benim kapı aylak dolaşıyor. Hoca onlara neyi anlatsın. Yalnız bunlar bir iki şeyin de farkındalar. Memur tahsildar veznedar seçilip alınıyor ya, Bunlar bir işe girmek için, göze girmek için; Halk Evi&#8217;ni ihmal etmiyorlar. Halk oyunları, kılıç kalkan takılıyorlar onların yanında bulunuyorlar. Belediye bunları her bayram topluyor, gösteri yapıyorlar oynuyorlar bunlarda onlarla beraber . Belediye ile senli benli, orada tanıdıklar ediniyorlar arada uğruyorlar arayı soğutmuyorlar, sonra tek parti dönemi parti çarşı da bedestenin üstünde geceleri açık, akşamları partiye çıkıyor şenlendiriyorlar, başkanla azalarla senli benliler . Bir de falanın bir yere filanın başka bir yere tayinini duyarlarsa eğer; şurada burada mütegallibeyi bulup sıkıştırıyorlar. Şahadetname ise şahadetname, herkes beşten çıktı o da beşten çıktı . Okudu. Hizmetse hizmet, gayretse gayret. işte beraberler, yâni neleri eksik. artık sıranın kendilerine gelmesini istiyorlar.</p>
<p>Bunlardan birisine; &#8220;Ha evet senin işin yapılıyor, hadi bakalım.&#8221; denir. Ankaraya Bakanlığa yollanır. işi olmaz çok da ağırına gider. İşi olmadı dönecek gelecek, şöyle dönüp bakar çevresindekilerden buranın amirini sorar birisi &#8221; Burada Bakan var.&#8221; der. Bir görevlide kapıda temizlik yapıyor, en aşağıdakinin de odacı olduğunu biliyor. . Kızgınlıkla:</p>
<p>- Bakanından süpürgecisine kadar..</p>
<p>der. hezeyana başlar, ağzına geleni sayar döker, sarhoşun ayyaşın söyleyeceğini söyler. Ayarını gıratını ispat eder. Kendisini de zor kurtarır. Hoca böyle gençleri istemiyor.</p>
<p>Bir diğer aklı ermeyende epey uğraştığı ve uğraştırdığı halde bir türlü maksat hasıl olmayınca, bir işe girip maaşa erişemeyince kötümserlik başlar. Çevresini üzer incitir suçlar. Büyükleri ona &#8220;Hayatın kafasındaki şeyle sınırlı olmadığını çalışma ile istikametle her engelin aşılabileceğini sebatla gayretle sabırla sonunda netice ye ulaşılabileceğini yakınlarına çevreye ülkeye yararlı olacağını&#8221; anlatırlar hatırlatırlar. Dinlemez aklı ermiyor ya; cevabı nettir:</p>
<p>-Memleket yanıyor deseler. Bir teneke gazyağı kaç lira. Onbeş lira. Al benden yirmi lira. Bir teneke gazyağı alın döküverin.</p>
<p>Der. Kimseyi gözü görmüyor . Alınmış incinmiş kırılmış, Arkadaşlarının ilgisizliğinden, amirin memurun kayıtsızlığından, mütegallibenin el uzatmadığından yakınıyor. kendisini haklı görüyor. Hoca bunları da istemiyor. Aklı eren genç istiyor. Hoca istiyor da, bunlar ne olacak, bunlara kim ne anlatacak.</p>
<p>1950li yıllar, Menderes devri, kapalı ekonomiden çıkılıyor, bir bolluk bereket, çocuklar da aile içinde büyüyüp gidiyorlar. Evler kalabalık, mahalle müsait, arabalar henüz sokaklara girmiyor. Çocuklar da dışarıda oynayabiliyorlar, hepsi bir aradalar, dertleri sokak, onbir oniki yaşına gelen çocuğun sesi çatallanıyor, artık buluğa eriyor, kendilerinin farkına varıyorlar. Boyları bacadan çıktı, semirdiler anasının babasının karşısına tabir böyle &#8221;İkili dana&#8221; gibi dikiliveriyorlar. Artık takipleri gerekli de, bu takip nasıl olacak.</p>
<p>İkili dana baharı gençliği umudu çağrıştırıyor. Bizim yerli cins karasığır danası besleniverse iki yaşında canlı iki yüz kilo gelir. Çocuklarda buluğla beraber durumlarına durmaya başlıyorlar, fakat kendilerinin genç olduğunu çocukluktan çıktıktan nice sonra anlıyorlar. Mesela düğün ve cemiyet yemeklerinde farkına varıyor. Sofra standart gibi ondört kişi oturur, ortaya konan tabakdan yenilir, yemek yedi sekiz çeşit&#8230; Davet yemeğinin son sıralarında manda sütünden yapılan sofraya mahsus büyük kâsesiyle gelen sütlaç var. Onun örfe göre sünnetlenmesi lazım. Mesele değil zaten sünnetlenir de yaşlılardan sünnetlemeyi gözüne kestiren biri, sütlaç sofranın ortasına geldiğinde uyarıda bulunur:</p>
<p>-Haydi bakalım geşler bu sütlaç sünnetlenecek ha.</p>
<p>Deyip onların gözlerine tek tek hızlıca baktığında kendilerinin genç olduğunun farkına varırlar, anlarlar bakar kalırlar&#8230; Ne var ki adam sütlaçı yarı etmiştir. Gençleri falan beklemez.</p>
<p>Gençler kendilerinin farkına vardıklarında olmuş ermişlerdir. Bundan böyle karşılarında alttan alınacak, onlara değer verilecek; aslan oğlum, yiğidim, koçum, sarı yeğenim, bey kardeşim denilecek. Damarı bulunacak. Ah bir damarı bulunsa gerisi kolay, damarına gidilecek te; bu damar nasıl bulunacak. Delikanlı oldular artık adam yerine konulacaklar. İstersen adam yerine koyma.</p>
<p>Kaza büyük memleket beldetül emin, gençlerden dışarıyı düşünen yok, ancak zaruret olursa gözleri arkada gidiyorlar&#8230; Çiftcilik ağır iş tercih edilen çarşı, çarşıda dükkan açmak kepenk kaldırmak. Gençlerin öne çıkanları kalfalar ile rüştünü ispat etmiş çıraklar. İlkokulu bitiren esnaf çocukları ile çarşıyı tercih eden çiftçi çocukları başlarına üç dört numara bir kasket giydirilir, bir ustaya bir dükkâna çırak verilirler. işte çarşının ciğerpâreleri bunlar. İşi onlar görürler kısa zamanda işin ehli olmak için gayret ederler. Terzi ayakkabıcı zanaatkâr çırakları sabah erkenden ellerinde anahtarları dükkânı açarlar, tenbih edilmiştir tertip düzen dip köşe temizlik sonra sıra suya gelir, su çeşmeden doldurulur, sabah işi ikmal edildiğinde oturur ellerine iş alırlar, ustaya iş çıkarırlar. Gelen müşterileri karşılar muhatap olurlar gerekirse ustanın evine koşar haber verirler, ellerinden iş çıkmıyanları çarşının barındırmağını bilirler işe sahip çıkar işi öğrenirler, işe hizmete koşarlar.</p>
<p>Bir süre sonra artık yetişmiş çıraktırlar, kalfa askere gidince veya çarşıya dükkan açarsa kalfa olacaklar. Kendiside askerden gelince imkân bulursa dükkân açacak veya yetişmiş eleman işte kalfa haftalığı ile bir ustanın yanında çalışacaklar.</p>
<p>Bir diğer genç grubu yollarda. O yılların arabaları; makine tenezzüh kaptıkaçtı derken kamyon otobüs çoğaldığında, Kalfalık çıraklıktan sonra gençlerden gücü kuvveti yerinde olanlar şöför muavini&#8230; Resmi özel vasıta sayısı artıyor. Kaymakamlığın Belediyenin vasıtası varsa çalışanından şöför çıkarıyor. vatandaş otobüs kamyon alırsa zaten kendi oğlu veya yakını bir yolunu bulup ehliyet alıyor kullanıyor. Muavin gençler çilekeş, önce arabalar kollu, çalıştırmak için kolla çevrilecek ilk hareket verilecek, şöför çıkar yerine oturur muavin kolu alır, öne geçer kolu çevirecek te, kol kolaylıkla çevrilmez, bir çevirme ile de araba çalışmaz. Haydi bakalım, haydi bakalım&#8230;</p>
<p>Arabalar için servis bakım yok. Tenekeci radyotörcü, Tüfekçi tamirci. Şöför sefere çıkarken kaportayı açar uzun uzun bakar başka ne yapsın, yağını suyunu kontrol eder. Yolda bir şey olursa sıkıntı veriyor. Çalıştırır motoru eksozu dinler, yüklü ise lastik dirlik vermez iner patlar. Standardı yok değiştirsin, idare tarafına gider. Akis grank arıza çıkarır, fren tutar tutumaz, rektefe diye bir şey var. Arada Akşehire Eskişehire piston gömlek için gider, motor sıfırlanır. Yolda kalırlarsa biraz uğraşırlar sonra muavin bekler, şöför parça tamirci aramağa gider.</p>
<p>Yollarda niye yararsa her kilometrede bir taş üzerinde rakam ve trafik işaretleri kasis viraj vs. kışın dağda ovada karda siste yolu seçmek güçleştiğinde muavin aşağı indirilir, arabanın önünde koşar görevi yol göstermektir.</p>
<p>Kamyonlar beş veya yedi tonluk, on tonluk kamyonu herkes birbirine gösterir, navlun ucuz idare etmiyor diye yükü fazla alırlar yükte arıza çıkarır, birde belli yerlerde rampa yokuş takviye gerektirir, ağır çıkarlar gel velâkin oralarda hırsızlar mekan tutmuşlardır, gecede gündüzde pusuya yatar fırsat bulduğunda kamyon kasasına tırmanır urganı bırandayı keser balya çuval atar hırsızlık yaparlar. Böyle yerlerde ihtiyaten muavinler indirilir, bu defa arabanın arkasında koşturulur şöför aynadan bakar, tepede araba bekler muavini alır. Ehliyet trafik zabıtasının etkin olduğu komisyondan, dar muhit muavinleri de tanırlar beğenir beğenmezler netice de gençler ancak bir çileden sonra ehliyet alabilirler.</p>
<p>İşte gençler kalfa muavin çırak kendilerine haftada ne verilirse elleri para görüyor demektir. Birde varlıklı ailelerin çocuklarında para. Gençlerin diğer kesiminde para bulunur bulunmaz, ailenin hasadı harmanı, sakızı pancarı, avansı ofisi, hayvan yetiştiricilerin güzü kurbanı, sütü yapağısı varsa hep beraber çalışacak uğraşacak yetiştirecek elde edecek mâledecek satacak ellerine para geçecek onlar geri dururlar, Gündemi diğer paralı gençler oluşturur. Çarşıda kahvede odada dükkânda tezgahta buluştuklarında oturup konuşur muhabbet ederler. Gündemleri de büyüklerden ayrı.</p>
<p>Çarşıda yeni yetme kahveleri gençler çıkar orada harman olurlar, emsallerini görür bir araya gelirler, yüz göz olurlar şımarırlar. Büyüklerden ne gördülerse onlar gibi oturup kalkmaya konuşmaya başlarlar, yakışık ta almaz. Genç kahvelerin de çay kahve kakao vs ve oyun&#8230; Önce çay sonra kakao daha sonra kahve içmeye başlarlar, şekerli az şekerli derken kahvelerini sade isterler. Artık takip ediliyorlarsa takibin neticesine göre oyuna sigaraya bulaşırlar. Kahve standardı Ankara Radyosu, Yurttan Sesler, istek şarkılar varsa pikap ve kahvenin pilâkları derken dinlediği beğendiği şuur altına yerleşir, kulakları dolar, türkü şarkı mırıldanmaya başlarlar. Bu minval üzere o kahveden o kahveye bir süre sonra kendilerini büyüklerin kahvesinde bulurlar. kahveci bu buraya niye geldi demez, müdavimler de sesini çıkarmaz.</p>
<p>Gençler düğünlere ilgi duyarlar. Düğünlerde çoğu zaman çalgı yoktur, ancak bazı düğünler çalgılı olur, düğün yakının komşunun ise çalgıcı tutulmuşsa gençler heyecanla koşarlar. Kemane çalınacak canlı müzik ahenk diye giderler aradıklarını bulamazlar. bir müddet çalınanı söyleneni dinlerler, dinledikleri çevresindekiler de kafa beyin bırakmaz, birer ikişer kaçarlar. Dışarıda oh hayat varmış derler. Düğün evi var düğün salonu yok. Odalar geniş bile olsa çalgıcılar kaç kişi ise gelip oturduklarında odalar daralıyor, çağrılılar gelecek yemek ikram edilecek diye çalgıcılar sofaya araya veya bir odanın yüklüğüne oturtulur. Onlar rahatını aramaz bahşişe bakarlar. Bahşiş varsa farketmez. Sanatlarını icra ederler cevresindekileri çoştururlar oynatırlar bahşiş alırlar.</p>
<p>1970 yılında bir düğün, düğün evi iki katlı, akşama doğru evden sesler geliyor, yukarıda odanın birinde çalgıcılar yüklüğe yatak yorganın üst üstüste yığıldığı yere, yük kaldırılmış onlar oturmuşlar, sakin sakin çalıyorlar. pek ilgilenen de yok. Sonra ses birden kesilir çalgıcılar bahşiş isterler, düğün sahibi çalgı taraftarı değil, şimdi de vakti oldu eve büyük küçük gelecek gece çalsınlar çalacaklar sa diye &#8220;Bahşiş vereyim yalnız biraz ara versinler&#8221; demiş, yanlış anlamışlar kızmışlar: &#8220;Senin bahşisini almayız.&#8221; diye, inadına canlı haraketli parçalara geçerler dozunu da yükseltirler. Düğün evini çoştururlar, coşkunluk dışarı taşar konu komşu çocuklar gelirler, evin yukarısına aşağısına merdivenine dolar; içlerinde oynayacaklar var, çalgı durdurmuyor da kalabalıktan yer yok oynayamıyorlar sokak da müsait değil.</p>
<p>Siz Hüseyin ustayı bilmezsiniz Ayakkabıcı dükkânı kıyıda, dükkân küçük ortada tezgah başta usta cevresinde kalfa ve çıraklar kısa hasır sandalyelerine oturup imalat yapıyorlar, ustanın tepesinde radyo, sesini açmışlar. Ankara Radyosu oyun havaları proğramı son parça çalınıyor oynak bir hava&#8230; Usta düğünde oynamadan duramayanlardan, gençliğinden tevarüs etmiş takıntısı var. etkileniyor kendini tutamıyor yerinde de duramıyor . Kıpırdanıp dururken son parça da oturduğu yerde sandalye üzerine doğrulup dikiliyor kollarını açıyor döne döne oynamağa başlıyor, caddeden gelip geçenler seyir için dükkanın önüne toplanıyorlar; komşulardan birisi müdahele ediyor: &#8220;Usta burası dükkân ekmek teknesi ayıp oluyor yapma.&#8221; dese de usta oynamaya devam ediyor. Ne zaman radyoda parçanın çalınması bitip proğram sona erince yerine oturuyor. Kalfaya &#8220;Bak Falan efendi doğru söyledi bende biliyorum bunun ayıp olduğunu da görüyorsunuz kendimde değilim böyle zamanlarda biriniz radyoyu kapatıverin.&#8221; diyor.</p>
<p>Demek ki tetbir almak gerekiyor, tetbir alınacak da gençler ne bilsin nasıl tetbir alsın; bir de takip edenleri olmazsa, nefisleri keyifleri hevaları kendilerini perişan edecek. Gençler yolun başındalar, mesele kendilerinin meselesi, vakit geçirmeden nefis nedir, keyif nedir, heva nedir; onları nereye kadar götürür, yollarını nereye çıkartır öğrensinler. İş işten geçmeden kendileri için öteleri kapsayan güvenli bir geleceği hedef edinsinler. Gayretleri o cihete olsun.</p>
<p>Gönülden isterlerse güvenli geleceğe ulaşırlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/gencler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

