<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Babamın Hikayeleri</title>
	<atom:link href="http://www.babaminhikayeleri.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.babaminhikayeleri.com</link>
	<description>İhsan Kelekçi</description>
	<lastBuildDate>Sat, 04 Sep 2010 19:29:58 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Öğretim üye ve görevlileri</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/09/ogretim-uye-ve-gorevlileri/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/09/ogretim-uye-ve-gorevlileri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Sep 2010 17:46:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İhsan Kelekçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[adapazarı]]></category>
		<category><![CDATA[akademi]]></category>
		<category><![CDATA[Gümüşsuyu]]></category>
		<category><![CDATA[İTÜ]]></category>
		<category><![CDATA[İTÜ SMF]]></category>
		<category><![CDATA[Kampüs]]></category>
		<category><![CDATA[ktisadi Ticari İlimler]]></category>
		<category><![CDATA[Minaruj]]></category>
		<category><![CDATA[Öğretim Görevlisi]]></category>
		<category><![CDATA[Öğretim üyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ozanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Rektör]]></category>
		<category><![CDATA[sakarya]]></category>
		<category><![CDATA[Sakarya Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[SAU]]></category>
		<category><![CDATA[SDMMA]]></category>
		<category><![CDATA[Taşkışla]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=822</guid>
		<description><![CDATA[
1959 yılında İstanbulda öğretim üye ve görevlileri ile tanıştım.  İktisadi Ticari İlimler Akademisi,  Derse girenleri   genellikle orta yaşlı mütevazi efendi kimseler&#8230;  Ünvanları  doçent profesör, o zaman birde ordinaryüs profesör ünvanı var.  Çoğunlukla  dersler kalabalık sınıflarda yapılıyor, lisede öğretmenler bize çocuklar diye hitabederlerdi , burada  öğrenciye arkadaşlar diye hitabediyorlar.  Öğrenci yüksek öğretime başlıyor ya , [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/09/akademi.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-845" title="akademi" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/09/akademi.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/09/akademi.jpg"></a>1959 yılında İstanbulda öğretim üye ve görevlileri ile tanıştım.  İktisadi Ticari İlimler Akademisi,  Derse girenleri   genellikle orta yaşlı mütevazi efendi kimseler&#8230;  Ünvanları  doçent profesör, o zaman birde ordinaryüs profesör ünvanı var.  Çoğunlukla  dersler kalabalık sınıflarda yapılıyor, lisede öğretmenler bize çocuklar diye hitabederlerdi , burada  öğrenciye arkadaşlar diye hitabediyorlar.  Öğrenci yüksek öğretime başlıyor ya , değişik ortam, aşağıda kantin var orada sigara da içiliyor,  bir gurub öğrenci nedense dersi sulandırmaya çalışıyorlar.  Biz yapmazdık, endişe ile seyrederdik.  Fakat hocalar bir şekilde ders ortamını koruyabiliyorlardı.  Usulleri başka başka olmakla birlikte  Netice de derslerine sahiptiler.<span id="more-822"></span></p>
<p>Esas Adapazarı&#8217;nda Öğretim üye ve görevlileri  ile uzun yıllar  beraber olduk. safha safha asistanlıktan  başlayıp mastır doktoradan başlayan sürüp giden yardımcı doçent, doçent, profesör ünvanlarına  şahit olduk.   Adapazarı mütevazi şehir 1978 yılında nüfusu yüz atmış bin . Yerli halkına manav deniliyor.  Biz patatesi ile meşhur bilirdik,  geldik patates görmedik  mısır yetiştiriliyor, mahalle aralarında görkemli mısır tarlaları  mısırın  boyu olmuş üç metre,   maşallah der geçerdik.  Şehirinde köyünde verimli tarım alanlarında ziraat yapılıyor,  ticari hayatı canlı, sanayide güçlü kuruluşlara sahip. Balkanlardan kafkaslardan gelen muhacirler ile Karadenizden göçedenler çoğunlukta . Her milletten temsilci var. Mozaik toplum. Nüfusun ortak özelliği herkesin birbirine saygılı olması.</p>
<p>Sakarya Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi 1970 li yıllarda kurulmuş,  mühendislik bölümlerinde öğretim yapılıyor. 1978 yılında öğretim elemanları  özellikle  İstanbul&#8217;dan çoğunluğu İTÜ&#8217; den ve  üçü beşi Yıldız vs den geliyordu. Kadrolu öğretim üyesi sayısı sınırlı,  genellikle dersler  Üniversitelerden temin edilen ders başı saat ücretli öğretim elemanları ile dolduruluyordu.</p>
<p>Kurulmuş, öğretim yapılıyor; Akademi&#8217;nin kadrolarına eleman aranıyor. Öğretim ve idarede eleman ihtiyacı var,  kadrolara naklen  ve açıktan eleman  alınıyor. Bir kampüs konusu gündemde,  yeri kamulaştırılıyor.  Sapanca Gölü&#8217;ne karşı binlerce dönüm arazi  ve iddialı bir  kampüs  projesi &#8230;   Bölümler,  anfiler, sınıflar, Laboratuar, atölye,   kütüphane,   idare binaları,  sosyal tesisler,   lojmanlar  ve öğrenci yurdu&#8230;  Lojman proje de var ya  Artık öğretimde olsun İdare de olsun cazibesi oluyor.</p>
<p>Kadrolar için ilana çıkılıyor; öğretim elemanları  öğretim üyesi asistan amir memur kadrolarına personel alınacak.  Adapazarı, İstanbul Ankara &#8216;dan şurdan burdan başvuruyorlar . Sınav Mülakat  Tayin onay tebliğ&#8230;   Sonra Valiliğin  tahsis ettiği okul binasında yeri gösteriliyor.  Gelen düş kırıklığına uğruyor.  Hemen bir hoşgeldin faslı ile tedaviye geçiliyor,  kampüs,  lojmanlar,  pembe tablolar, ziyaretler,  iade ziyaretleri  ve proğramlar&#8230; Adapazarı merkezinde uzunçarşı   kapalıçarşı  ile Bulvardaki işyerleri  personele sahip çıkan  ikramda bulunan yerler , sohbet edilen yerler&#8230;   Henüz akademide öğrenciye öğretim elemanına  memura  öğleyin yemek verilemiyor , personelin uğrak yeri Minaruj Kebab Salonu&#8230; Ustası garsonu hizmet için yarışıyor&#8230;  Sonra Sapanca,  Kirazca, Kurtköy, Geyve üzüm bağları, Pamukova eski yayla,  Karasu sahil ve dahası;  kampüs arazisinin göle sıfır sahili herkesi çevresinde topluyor. Dışarıdan gelen misafir olursa vesile ediliyor.  Küçük büyük organizasyonlar yapılıyor,  mangal lahmacun çiğköfte kebab ve göreve hazır yuğurma ekibi.  Ziyafetler ucuza kapatılıyor.. Bir kaynaşma oluyor. herkes bu arada yakın çevresini kuruyor.</p>
<p>Akademi yeni kurulmuş  teşkilatı  ihmal edilmiş eksikler göze batıyor, uzun  bir çalışma gerektiriyor.  Sakarya&#8217;da her daire maaşlarını zamanında alıyor. Akademi çalışanları 8-10 gün sonra alabiliyorlar. Bu günde maaş  gelmedi diye bekleyip duruyorlar. Maaş önemli.   Her ay cehtle  gayretle zamanında hazırlanan bordrolara vilayet muhasebesinde;   bekleyin çek edilecek sıraya girin deniliyor, çekediliyor durun  şimdi para kalmadı . Maaşlar  sonra geliyor&#8230;   Polis kapıda , polis şefleri ellerinde telsiz odaları dolaşıyorlar. Talebleri de sıralı&#8230;  İdare  Kamulaştırmalarla uğraşıyor, yer sahipleri birim fiatı ucuz buluyor  itiraz ediyorlar&#8230;  Valilik&#8217;ten ilgi alaka  görülmüyor&#8230;   Durum bu Akademi Başkanı İTÜ&#8217;den;  Özlük İşleri, Öğrenci İşleri, Mali İşler görevlendiriliyor,  İstanbul&#8217;la koordineli alt yapı hazırlanacak.  İTÜ de planlanan bir proğramla Adapazarı İstanbul seferleri başlıyor. öncelikle   İTÜ Rektörlük Taşkışla Gümüşsuyu  ziyaretleri ile  ilgililerle toplantılar yapılıyor.   İsabet var, sonucun iyi olacağı anlaşılıyor.  İTÜ  öğretim elemanları babacan, idarecileri İstanbul efendisi  , herkes işini biliyor , birbirine yardım etmeye çalışıyor.  Üniversite personeli kaynaşmış&#8230;   Şimdi anlıyoruz onları İstanbulun  bir kalıba dökmüş  olduğunu.  Üniversite de gelenek olmuş;   memur amir öğretimden hâmi edinmiş bir durum ortaya çıktığında öğretim üyeleri devreye giriyor,  meseleyi hallediyorlar.  Farkın da olmadan  bu  uygulamaları Akademi&#8217;ye adapte ediyoruz,  bir çok şartlar Adapazarında  elverişli olmadığı halde  öz teşkil ediliyor ya , her aşama da bir gelişme  ve gözle görülür iyileşme kaydediliyor.</p>
<p>Hummalı çalışma sürüyor,  Diğer Üniversitelerden gelenler dönenler,  Haydarpaşa&#8217;dan gelen giden trene sabah akşam  servisleri,  cumartesi pazar da süren eğitim. Diğer bir hareketlilikte  yeni asistanlar&#8230;  Hallerinden belli oluyor arı gibi çalışıyorlar. geçen yıl öğrenci idiler bu yıl çiçeği burnunda asistan oldular,  ayakları yere değmiyor.  Hani bunlar ileride öğretim üyesi de olacaklar  ya,  kendilerini  dev aynasında görüyorlar. Daha bir şeyden de haberleri yok,  doktora son safhaya gelip  karşılarına hesabta olmayan birşey çıktığında nasıl ümitsizliğe düştüklerini biz biliyoruz.  Şimdi bunlar üzerinde  pantalonu kot,   gömlekleri pahalı, dişleri bakımlı,  yanlarında öğrenci mi misafir mi belli değil arkadaşları  olduğu halde,   sağa sola kolay gelsin diyorlar,  kütüphane arıyorlar. Yarışa başlamışlar.  Öğretim elemanı ve asistanların yabancı dil , mastır, doktora, tez,  yayın,  yeterlik proğramları için periyodik bir şekilde   sabah erken  İstanbula gidip  gece geç saatlerde Adapazarına dönüşleri, seferlerin kritiği,  safhaları , başı,  sonu,  haberleri;  gayretli olanlar, ağırdan alanlar, sonuca yaklaşanlar  ve neticeler &#8230;  Sonunda    tatlılar lokumlar kutlamalar&#8230;</p>
<p>Bu arada 12 eylül 1980  sıkı yönetim  ilânı  ve iş başına geçen askeri yönetim tarafından anarşi ve terörün önlenmesi ile ilgili alınan bir dizi önlemler&#8230;   Üniversite ve Yüksek Okullarda hemen bunun yansıması görülüyor. Sıkı yönetim uygulamaları yürürlüğe giriyor. Aradan bir süre geçtikten sonra  1981 yazı ortasında  sıra Sakarya&#8217;ya gelmiş olacak ki  Sıkı Yönetim tarafından Akademi Başkanı ve  Genel Sekreter  görevden alınıyor;   Akademi Başkanlığına Vali Muavini , Genel Sekreterliğe  Sivil  Savunma Amiri atanıyor ve göreve başlıyorlar.  Ertesi günden itibaren  Valiliğin üst kademe personeli  ıle  işbilenleri Akademi&#8217;ye  gelip gidiyorlar  toplantılar görüşmeler;   arkasından ihbar mektupları , yazılar,  aramalar,  tesbitler &#8230;    Bilgi   dosya istiyorlar, arkadan  savunma,  ondan sonra Gölcük Sıkı Yönetim Mahkemesi&#8230;</p>
<p>Sıkı Yönetim  sürüyor,  Akademi Başkanı Vali Yardımcısı,  30  Ağustos  Zafer Bayramı arefesi , Akademi tatilde  öğretim elemanlarından  sadece idari görevi olanlar yerlerinde,  Vali yardımcısı Başkan yardımcısına  &#8220;Akademiden Bayrama  kim iştirak ediyor.&#8221;  der. &#8220;Akademi Başkanının iştirak ettiğini .&#8221; bildirirler. Der ki &#8220;Olur mu Başkan, Öğretim Üyeleri ve Amirler kutlamalara bizzat katılacak bayrama iştirak edecekler, memurlar da tören alanında bulunacaklar.&#8221;  Ne yapsın  duydu ya Başkan Yardımcısı da  bir yazı  çıkarır,  imza karşılığı herkese duyurur. Herkesten imza alındı  ertesi gün bayrama iştirak edilecek,   Ordu evine gidilecek,  oradan protokol tirübününde   bayrama iştirak edilecek , memurlarda tören alanında bulunacaklar&#8230;  Kutlama saatı belli,  sabah uygun yer ve saatte birleşilir ve ordu evine gidilir . Adapazarı  protokol mensubları   geliyorlar, herkes ikili üçlü oturmuş  sohbet ediyorlar, olağanüstü bir şey yok, havadan sudan konuşuyorlar.  Biz  kalabalık gurub  bir yardımcı doçent ,  genel sekreter, müdürler ve şefler  bir köşeye  oturduk bekliyoruz,  ilk defa katılıyoruz  ya , teyakkuz durumundayız.  Galiba kutlamalara başlanacak girişe subaylar dizildiler,  kutlamaları kabul edecekler, anons başladı ve  &#8220;Hakimler&#8221;  ilan edildi. İki kişi kalktı kutlamak için subaylara yöneldiler,  ikinci anons:</p>
<p>-&#8221;Öğretim üye ve görevlileri.&#8221;</p>
<p>oldu&#8230;  Başkan Yardimcısının yüzüne baktık,   işaret etti,  &#8221; peşimden gelin&#8221; dedi diye anladık  takip ettik; &#8220;Bayramınız kutlu olsun .&#8221; diyerek  subayları kutladık , ikramda bulundular ikramlarından aldık,  birerli kol çıktık  protokol tribününe  gidiyoruz. Önde beş altı yer var korunuyor,  biz şu kadar kişiyiz her taraf dolu ,yer bulamıyacağımızı anladık . İsbat-ı vücut ettik ya,  törene halkın içine karıştık.  Bayramı izledik.</p>
<p>Aradan kısa bir süre geçti  geçmedi  bir gurub öğretim üyesi görevden alındı , kadrolu olanlar başka yüksek öğretim kurumlarına  naklen atandılar. Digerleri Üniversitelerine döndüler. Kaldık kendi kendimize , Vali Yardımcısı uzun süre kaldı, neden sonra gitti&#8230; İTÜ&#8221;den yeni bir Akademi Başkanı atandı.   Bir süre sonra  bir YÖK uygulaması  ile Akademi  İTÜ&#8217; ye  fakülte olarak bağlandı.  Yeni bir dönem başladı,   Sakarya Mühendislik ve Mimarlık Akademisi&#8217;nin  adı, İTÜ Sakarya Mühendislik Fakültesi oldu;   Sakaryada ve Düzce de bulunan meslek yüksek okulları fakülteye bağlandı.  Öğrenci ve öğretim elemanları  gelişmeden memnun kaldılar.   Asistanlar doktora çalışmalarına hız verdi.  Sonra neticeler alınmaya başladı , yeni doktorasını yapanlar kadro alıyorlar,  ders üstleniyorlar,  idari görev veriliyor.   Çalışmalar da sürüyor,   Öğretim Üyeleri  ders  ve yayın  faaliyetine devam ediyorlar, bir mesafe alındı&#8230;  Ünvanında süresini tamamlayan Öğretim Üyeleri  üst ünvan  için çalışıyorlar,  Öğretim Üyesi ve görevlisi sayısı artıyor, derslerin doldurulmasında  artık problem yok.  İstanbul&#8217;dan gelen öğretim elemanı sayısı azalıyor.  Sakarya menşeli profesör ve doçentler çoğalıyorlar,  eğitim güçleniyor.  enstitü ve vakıf  çalışmaları  yapılıyor.  Üniversite bilgi ortam;   bölümlerin, anabilimdalı ve her branşın öğretim üyeleri devamlı araştırıyorlar,  literatürü takip ediyorlar.  kendilerine kitap lazım,  süreli yayın lazım, idarenin temin  ettiği var, edemediğine bir şekilde ulaşmağa çalışıyorlar.  İşleri uğraşları proğramları yoğun&#8230;</p>
<p>Öğretim  elemanları  genellikle yaş haddinden emekli oluyorlar,  çoğunlukla yaş sınırına kadar bekliyorlar,   haftada birkaç saat dersleri oluyor,  ders verilmezse de alınmıyorlar, böyle şeyler her zaman olabilmekte,   alışmışlar, bağışıklık kazanmışlar.  Üniversiteye gidip geliyorlar ya,  kendilerine mahsus yerleri , çevresinde öğretim elemanları,  öğrenciler var,   burada rahat ediyorlar,  kendi bilgi dünyalarıyla  meşguller&#8230;   Ancak  emekli ikramiyesi ilgili görüşü olan  da var,  ikramiyeye bugün çok ihtiyaçı olduğu halde.  ikramiyenin belki kendisine hiç ihtiyacı olmayacağı  emekli sınır yaşında verilecek olmasından yakınıyorlar&#8230;</p>
<p>Öğretim Üyeleri idari görevde  tetbirlidirler. meseleleri zaman içinde çözümlemek ister,  operasyon yapmazlar,  süresi içinde  zaten çok şey  bir başka şekilde neticelenir,  kalanına da çare bulunur. Sözü dahi net ve kesin söylemez, ihsas ettirirler.  Esasla ilgili konularda ve kritik meselelerde hâl dili konuşurlar.  Fakat malûmatlı öğretim üyeleri  görüşlerini ve bilgilendirmelerini arkası yarın usulü ile yaparlar.  Müdavimlerinden üçü beşi ile bir araya geldiğinde kalınan yerden;  &#8220;Biz burada canhıraş eğitim veriyoruz.&#8221; veya &#8220;Ben Öğretim Üyesiyim  Anayasa&#8217;nın fezlekesini yazarım.&#8221; gibi bir mukaddemenin ardından güncel konuları  tezekkür ederler, daha önce uzun uzadıya anlatılanlar varsa  &#8220;Biz daha önce bu filmi seyretmiştik,  bilmem kaç numaralı senaryo.&#8221; der,  kısa keserler  diğerine geçerler.  Bölümlerde ,Öğretim Üyesi odalarında , idarede  müsait ortamlarda süren bu bilgilendirmeler çoğu zaman sınıra dayanır.   Öğle yemeği, akşam paydosu, ders  saatinin gelmesi ile noktalanır. Konuşmaların  şerhi kritiği bir süre devam eder,  tiryakilik te yapar.  Ara uzun sürerse aranır.</p>
<p>Öğretim üyeleri konularında uzmandırlar , ufukları  da  geniştir,  gerektiğinde teknik gezi düzenlerler. Düzenlenen diğer gezilere katılırlar.  Daha çok istikbalin mühendisi öğrencileriyle  birlikte geziye çıkarlar.  Öğrencilerini Devlet&#8217;in Sabancı&#8217;nın Koç&#8217;un  sanayi kuruluşlarına götürürler.   Temel bilgiler verir,   kuruluşları gezdirirler,  kritik noktaları gösterirler.   Önce kuruluş çalışanı genel müdür, işletme müdürü  ve yetkililerine   &#8220;Ben görüyorum siz akademik çalışma gibi titiz bir uğraş içindesiniz , gıpta ediyorum.  Kutluyorum.&#8221; der gönlünü alır.  Öğrencilere de &#8221; Bunun artık dersi mersi yok.  İşte sanayi ise bu.  Gözünüzü açın.  Size anlatıyorlar da, ne görüyorsanız kavramaya çalışın.&#8221;  der geziden  öğrencinin istifade etmesini isterler.</p>
<p>Bir diğer Öğretim Üyesi yurt dışı izlenimleri anlatmayı sever.  Bilmem kaçıncı defa gittiği Almanya&#8217;nın  o günkü durumunu şehirlerini üniversitelerini sosyal hayatını  ekonomisini anlatır  Halkının öğrencisinin  durumunu  özetler:</p>
<p>_Ben dışarıyı gördükten sonra artık iyice inanır oldum;  bizde zeki adam çok.</p>
<p>der. Avrupa da toplumun  bir kalıba sokulmak istendiğini.  Fakat neticesinde işin imkanın  halkına  fazla birşey kazandıramadığını,  Kalabalıkların:</p>
<p>_Sonunda elde edilenin önemli olmadığını anladıkları gün, akıntıya kürek çektiklerinin farkına  vardıklarını.</p>
<p>Artık bu noktadan sonra  da  devletin  elinden fazla bir şey gelmediğini,  neticenin   vatandaşını  tatmin etmediğini,  mutsuz kaldıklarını ilave  eder.</p>
<p>Öğretim Üyelerinin  başından geçenleri  anlatarak bir konuya açıklık getirdikleri  de olur. Mesela bir süre uğraştıktan sonra  oğlunu istediği koleje yazdırma imkanı bulduğunu,  bu defa kolej&#8217;den &#8220;Öğrencinizi kaydediyoruz ancak falan yabancı dil sınıfına yazabiliyoruz.&#8221;  dediklerini,  kendisinin israr etmesi üzerine, görüşmelerin uzadığını,   hocalar tartışmayı severler  ya.  Söz bu minval üzere sürüp giderken   kulak misafiri olan Kolejin müdür yardımcılarından birinin :</p>
<p>-Siz boşuna uğraşıyorsunuz, sanki çocuk   yâni burada derste  yabancı dil mi öğrenecek, onu siz öğreteceksiniz, sizin desteğiniz imkanınız öğretecek .</p>
<p>deyince, meselenin  anlaşıldığını.  çocuğu bir yere kaydediverdiklerini.  Çocuğa yabancı dili babasının öğrettiğini anlatıyor.</p>
<p>İTÜ ye  bağlı fakülte ve Yüksekokullar  da öğrenim sürer.   Okulda evde  tek şekerli şekersiz çaylar,  kahveler,  öğretim odalarında  sıcaksu aygıtları;  ıhlamur  kuşburnu, neskafe , izzet  ikram &#8230;   Bilgi teatisi,  görüşler paylaşımı, ve üç büyük takım muhabbeti  de yapılır. Bir  sabah  bir Öğretim Üyesi  odasında  bir diğer Öğretim Üyesi ile  akşam seyrettikleri maçta ki bir ayrıntıyı,  ilim adamı titizliğiyle görüşürlerken  bir başka Öğretim Üyesi gelir selam verir, bakar devam ediyorlar.  Der ki:</p>
<p>-Falan Öğretim Üyesi  var ya o sizi  görseydi, &#8221; Yaşınızı başınızı almışsınız hala daha  ayrıntıyla uğraşıyorsunuz.&#8221;  derdi, sözü  de  uzatırdı&#8230;</p>
<p>deyince,  falanı tanıyorlar, çekinmeden konuştuğunu da  biliyorlar&#8230;    Etkileniyorlar . hocalardan kibar olanı  ayağa kalkıyor  şöyle bir dönüyor, bir şey diyemiyor yerine oturuyor.  Diğeri sert:</p>
<p>_O falan Hoca  böyle demez.</p>
<p>Diyor. arkasını getiremiyor, Fakat  futbol muhabbeti de sona eriyor.</p>
<p>Böylece aylar yıllar geçip gitmekte iken  1990lı yılların başında önce Sakarya&#8217;da Üniversite kurulacağı,  Fakülte&#8217;nin  Üniversite olacağı  haberleri  gelir  ve gelişmeler olur . Aslında  Eğitim elemanları ve öğrenciler  İTÜ&#8217;den memnun.  Ancak kanunla  yeni Üniversiteler kuruluyor. Sonunda Rektör adayları haberleri belirlenecek belirleniyor denilmeye başlanıyor,  derken maksat hasıl oluyor.  1991 yılında Sakarya Üniversitesi kuruluyor,   Özal tarafından  Rektör belirlenip atanıyor.  Yine  Valiliğin Ozanlar&#8217;da ki bizim fakülte  binasındaki bir üniteye  &#8220;Rektörlük&#8221;  levhası asılıyor.  Rektör geliyor başlıyor.   Renault menager bir araba Vilayete Ankaraya istanbula&#8230;  gidip geliyor. Çalışmalar başlıyor.   Kampüs sahasında  ağır aksak yürüyen bir inşaat  hızlandırılıyor. Projeleri tamamlanan  diğer bir ikisinin temeli atılıyor.</p>
<p>Sakarya Üniversitesi başta,  beş fakülte, iki enstitü, meslek yüksekokulları ile birkaç yüksek okuldan ibaret olarak kuruldu.  Ayrıca Rektörlük birimleri  kurulacak, kurullar oluşturulacak. Fiziki alan gerekli, kampüs var , proje var, projelerin tashihi, inşaatların başlatılması gerekiyor, ödenek lazım.   Özellikle yeni fakültelerin Öğretim elemanı ihtiyacı için izin  alınacak.  Rektör, yardımcıları ve danışmanları ile üniversitenin yeni  kurullarının oluşturuyor.  Rektörlük birimi atamaları yapılıyor, Üniversite birim ve kurulları ile faaliyete geçiriliyor.  Fakülte,  enstitü,  yüksek okullar için kampüs dışında geçiçi fiziki alanlar temin ediliyor.</p>
<p>Bu arada kimi öğretim üyeleri  boş durmuyorlar;  hani ünvansa ünvan, bilgi ise bilgi,  dirayetse dirayet kendine güvenenler&#8230;   Dekanlık, kurul üyelikleri, Bölüm Başkanlığı Ana bilim dalı Başkanlığından birini üstlenebilmek için  biryerlere etkin çevrelere  ulaşıp, girişimlerde bulunuyorlar.  Tutuyor Tutmuyor, temaslara devam ediyorlar.  İki yıl sonra Üniversite Kampüste Rektörlüğü kurmuş,  Fakültenin biri ikisi kampüse taşınmıştır.  Diğer fakülte okullar için mekan bulunmuştur. Kampüs bir kısım inşaatlar devam etmektedir.</p>
<p>Kurucu Rektörün süresi sona ermiştir.  Rektör seçimi yapılır.   Aday altı yedi üye,   Öğretim Üyelerinin yüzde yetmişi Kurucu Rektöre oy verirler.  Diğer üyeler kalan oyları paylaşır.  İlk altı isim  YÖK&#8217;e bildirilir, YÖK üçe indirir,  onaya gönderir,  Demirel tarafından oy çokluğuna bakılmaksızın  daha az oy alan seçilir.    Bir şeylerin olduğu anlaşılmaktadır.  Rektör gelir başlar.  Genel Sekreter ve memurlar değiştirilir.  Yenileri göreve başlarlar.  Uygulamalar sırıtır.  zihniyet tanıdığımız zihniyettir.  Birden bir hareket başlar;   öğrenci kulübleri, öğrenciler için çaylar partiler,  Açılış kapanış etkinlikleri, diploma mezuniyet eğlenceleri, öğrenciler kep fırlatıyorlar,  artık öğretim önemli değil, kalite önemli değil,  varsa yoksa kep cübbe eğlence&#8230;   öğretim üyelerine  de temin edilmiş,   giyeni giymiş sırmalı cübbeleri  dolaşıyorlar&#8230;  Bakıyoruz,  tanıyorum biliyorum ya,  gülüyorum.</p>
<p>Velhasıl  Sakarya Üniversitesinin ilk iki Rektörü kendilerinin atanmasını gerçekleştiren Özal&#8217;ın ve Demirel&#8217;in  uygulamasını yaptılar.  Onlara layık olduklarını gösterdiler.   Sonra  Demirel&#8217;in Rektörünün yetkilileri amire memura  &#8220;Ayrıl.&#8221;  &#8220;Emekli ol.&#8221; demeye başladılar,   Ben  doğrusu  &#8220;Yâni ele ayağa dolaşmayın  gidin.&#8221; diyorlar diye anladım.  &#8220;Dağdan gelen bağdakini kovar.&#8221; demişler ya ,   ayrıldım&#8230;</p>
<p>Adapazarını çok sevdik.    Burada onsekiz yıl Akademik ortamda bulunduk.  Gönlümüz  Yüksek Öğrenimde  gençlere  kendilerine lazım olan bilgilerin verilmesinden yana. Emek çekiyorlar vakit ayırıyorlar yılları boşa geçmemesi lazım.   Bu hususta öğretim üye ve görevlilerine büyük iş düşüyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/09/ogretim-uye-ve-gorevlileri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnhiraf</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/07/inhiraf/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/07/inhiraf/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Jul 2010 21:17:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İhsan Kelekçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[fırın eti]]></category>
		<category><![CDATA[girinti]]></category>
		<category><![CDATA[inhiraf]]></category>
		<category><![CDATA[Kerpiç]]></category>
		<category><![CDATA[kinin]]></category>
		<category><![CDATA[kira]]></category>
		<category><![CDATA[köstebek eti]]></category>
		<category><![CDATA[modaetlipide]]></category>
		<category><![CDATA[sulfata]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=801</guid>
		<description><![CDATA[
Yirminci yüzyılın başlarında Avrupa Asya kıtasında  harb ve sıkıntı yılları hüküm sürmektedir. İki dünya savaşı ihtilâl karışıklıklar iktisadi kriz aralıklarla asrın ortalarına kadar devam eder.  Savaş istila ideolojik mücadeleler  materyalizm ve komünizm asıldan uzaklaşmayı körüklerler. Sınai ve teknolojik  gelişme ve üretim artışı ile  ticaret hacminin artması, halkları bir kalıba sokmaya başlamıştır.  Sanat faaliyetleri sinema müzik  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/07/inhiraf.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-819" title="inhiraf" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/07/inhiraf.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/07/inhiraf.jpg"></a>Yirminci yüzyılın başlarında Avrupa Asya kıtasında  harb ve sıkıntı yılları hüküm sürmektedir. İki dünya savaşı ihtilâl karışıklıklar iktisadi kriz aralıklarla asrın ortalarına kadar devam eder.  Savaş istila ideolojik mücadeleler  materyalizm ve komünizm asıldan uzaklaşmayı körüklerler. Sınai ve teknolojik  gelişme ve üretim artışı ile  ticaret hacminin artması, halkları bir kalıba sokmaya başlamıştır.  Sanat faaliyetleri sinema müzik  tuz biber olmuş kitlelerde inisiyatif bırakmamış,  önce nefsin sonra  reklam moda  fesat odaklarının dayatması ile  insan hayatı ters yüz edilmiştir.  Artık ekonomiler çıkara dayalı  israf ekonomisidir.  Tüketim keşfedilmiş  ve refahın göstergesi kabul edilmiştir.  şimdi esas olan çok kazanmak çok harcamaktır.  İhtiyaç meşru dairesinden çıkarılmış,  sefahat eğlence içki kumar  ihtiyaç olmuş , gösteriş  alayiş numayiş başlamıştır.  Bu gidiş asıldan sapmadır inhiraftır. Ehli kitabın  kilisesi havrası bu gidişi durduramamış aciz kalmışlar, müntesiplerinde  de  dinsizliğe kaymalar başlamıştır.<span id="more-801"></span></p>
<p>Bir zamanlar Fransız Kültür Merkezinde  gösterilen bir belgesel de;  1903 yılında Fransada sahilde denize  giren ailelerin,   kıyıdan  denize sokulabilen  iki tekerlekli kapalı  araba içinde başı ve bütün vücudu örtülü olduğu halde  kocasının  yardımıyla  ancak  kadının denize tek başına girebilmekte  olduğu   gösterilmesine ; Yahudi cemaatını bir kısmında tesettür , erkek kadında kaç göç olmasına,  sünnet  vs  hususların sürmesine rağmen;  yirminci asrın  ilk çeyreğinden sonra  inhirafla birlikte  sefahat ve eğlencenin ön plana çıkmasıyla,  artık  olan olmuş Avrupa da klasik plajlar  oluşmaya başlamış, zamanla  Avrupayı kaplamış  sonra ortadoğuya  Beyruta  İstanbula gelmiştir. Müslüman kesim  sefahatı plajı kabul etmemiş, tepkisini ifade etmiştir.  Ancak siyasi otoritenin sahip çıkması  ağırlığını koyması  teşvik ve organize etmesiyle,  sefahat plaj çok kişinin hayatına girmiştir.</p>
<p>Yirminci asrın ortalarında  Avrupada  Asyada bu değişimler  görülmekte iken Türkiyede bu yaşayışın öteden beri meraklıları  ile az çok idaresinin hakkından gelebilen  bir azınlık  bu sefahatle ilgilenmişler, gazetelerin magazin sahifelerinden tatili eğlenceyi takip ettiklerinden,  yazını kışını gelişmelere göre şurada burada geçirmişlerdir.  Büyük kitle  şehirde köyde yoklukla yoksullukla  mücadele etmektedir.  bizim memlekette de  vatandaş  sıkıntı içindedir,  gelir seviyesi birbirine yakındır, beslenmesi ev ekonomisine,  giyimi  kaba kumaş  basma pazene dayalıdır.  Adet ananelerinde fazla bir farklılık görülmemektedir.. Su elekrik gaz  telefon şebekesi yok ya ..  Çeşmeden su taşınacak,  gece lamba yakılacak,  Mutfakta ocak islim,  kışın soba&#8230; İs pas  ağır hayat şartları altında  uğraş veren  ahalinin   iki tarafını görecek durumu  bulunmamaktadır ,  herkes aynı kaderi paylaşıyorlar ya  birbiri ile teselli olup rahatlıyorlar.</p>
<p>Ağır hayat şartları  uzun yıllar  devam etti, kimsenin  dışarı ile ilgisi yok,   derdi ile meşğul.  Kimse hasta olduğunu bilmez, nasılsın dersin , iyiyim der, geçer.  1940lı 1950li yıllarda  hastane il merkezlerinde , ilçede kasabada hastane yok. cankurtaranın sesi  duyulursa herkes heyecanlanır kalkar dışarı çıkar soruşturur. Şehre hasta gidiyor da kim gidiyor. Acaba neyi varmış&#8230;   İlçelerde  Hükümet tabibi , elinde çanta bir omuzu düşük  pratisyen doktorlar, çarşıda mahallede yanında hasta yakını dolaşır dururlar.  evlerde hastaya  bakar . Eczane ancak belediyenin gayretiyle vardır. Başkan gidecek  eczacı bulacak,  ikna edebilirse eczane açılacak  vatandaşın genci yaşlısı rahatsız&#8230;  Adamlar işte çarşıda kırda bayırda,   kadınlar evde avluda dikkat edemiyorlar . Zaten kış soğuk yaz sıcak  burası  İç Batı   Anadolu kuşağı , Halk ilaç bağımlısı , ilaçları gripin derman nevrozin tek dozlu güllaç hapları , bunları bakkal satıyor herkez on kuruş onbeş kuruş verip alıyor.</p>
<p>Bir kısım hastalıkların ekzama bezeme sarılık vs.  bunların  ocağı var da gidiveriyorlar.. Mahallelerde ocağın sahibi kadın erkek tutar  usulüne göre hastaya bakar  perhiz verir tavsiyeleri olur.  köslü  bir nevi batıp çıkan çıbanın ocağı köyde , hasta köye götürülür,   karşılanır,  bakılır  evlerinde vardır;  bir parça köstebek eti yedirilir, köyden dönerken  nekahat başlar. Ateşli hastalıkların hepsinin adı sıtmadır. ilacı da sulfata ( kinin).. Çocuklar Allah&#8217;a cc. emanet hastalandıkların da huysuzluk etmeye başladıklarında  önce geyreğine bakılır.  sağ eli ile sol ayağı, sol eli ile sağ ayağı birleştirilir&#8230;  şikayet devam ediyorsa nazar mı acaba diye  yakınlarda bir kurşun döken vardır.  Kurşun döktürülür, kurşun döken anasının   kucağındaki çocuğa eritilmiş kurşunu  hazırlanmış su içine döker,  aldığı şekli inceler yorum yapar.  vazgeçilemediğine göre  rahatlatıyor olmalı&#8230; Çocuğun sıkıntısı devam ederse,  herhalde konudan komşudan görmüş geçirmiş bir yaşlı kadın vardır.  ondan bilgi alınır.  Çocuk doktoru yok ilçede,  doktor pratisyen&#8230;    Çare bulunmadığında iki buçuk beş lira lira   çocuk doktora götürülür.</p>
<p>Evler kerpiçten tek kat dolma, çoğunun altında bodrum yok.  Buralar da kaza da kasaba da henüz su elektrik şebekesi yok ya,   proje ruhsat ta öylesine .. Kalabalıklaşan aile çocuğunu evlendirecekse  avluya bahçeye  bir göz ev için temel atıverir, dört duvar  bir pencere  bir kapı  duvar yükselince  döşemeler dizilir,  üstüne kamış toprak çorak  atılır.   içi dışı çamurla sıvanır,  kurur içerisi kireçle badana  edilir. yüklük dolap  vs. bırde  demirciden zemberekli bir kilit ve kapının arkasına kol demiri alınır.   Pratik ve tercih edilen konut bu.  Amir memur dışında bir yerlinin kira ile  ev  tutması yadırganır.  Kira ile ev tutanlara girinti denilir,  üç beş gününü feda edememiş, borç harç kendisine bir kümelti  yapamamış diye kınanır&#8230;    Ha  adam meraklı ise parası varsa  o da İstanbul da evler köşkler nasıl yapılırsa  öyle yapar ustası vardır bulur  malzemesini de temin eder. Kaza da kasaba da kaç hane varsa  iki bin , üç bin  ev içinde  üç beş köşk kaşane otel bulunur. Onların kuyusu tulumbası, pervanesi de vardır. gece elektrik lambası da yanar.</p>
<p>Yokluk kıtlık yıllarının uygulamaları  pratiktir,  onların dışarıdan haberi yok,  duyarlarsa şaşırıyorlar,  evlilik yaşı 17 -18  nüfus teşvik ediliyor. Bir evlilik mi  konu oluyor. Olmazsa olmazı geline elbise, bir elbise ikincisi yok,  kimse de istemiyor. Şip denilen dokumadan,  şip zamanında herkesin beğenini kazanmış basma ,   kadın terzi vardır dikiverir.  gerisi kız  tarafının hazırladığı  incik boncuk ceyiz, kız babası çoğunlukla  karşı taraftan düğün için külfete girilmemesini ister. borca girerlerse  ödenmesi kolay olmuyor, dirlikleri bozulursa kızında huzuru olmaz.  Zaten bir mütevazi yer  bahçede avluda evin bir tarafında hazırlanacaktır.  Düzen kurulu tencere kaynıyor. yemek pişiyor, yeni evlilerin çok şeye ihtiyacı yok.  Yetim dul bekar içinde öyle.  yakınlar külfet kabul edilmezler,  sofra kuruluyor ya  ayşenev  (mutfak, aşevi. ) geniş bir kaşıkta onlara verilir,  bereket umulur geçinir giderler.</p>
<p>Genellikle aileyi teşkil eden büyüğün küçüğün  ihtiyacının tam olarak karşılanmasıdır da  mümkün olmaz.  Fakat büyükler küçükleri düşünür herkes bulduğunu giyer, önüne konulanı yer. Evin babası anasına hanımına bir şey almak istese :</p>
<p>_ Aman sandalye ye mi oturacağız.</p>
<p>dedikleri olur,  anasının karısının.  Yani gelin mi olacağız diyorlar, düğünlerde gelin ve tefci sandalyeye, herkes yere oturur, sandalyeye oturun gözönündedir  süslenir, süslü olmaları gerekir.  Yokluk görmüşler bizim bir şeye ihtiyacımız yok ki diyorlar.  çocukların yetimlerin ihtiyacının alınmasını öneriyorlar.  Büyükler mesele hallediyor, kendilerine başkalarını tercih ediyorlar;  mahalle  de  birbiri ile yardımlaşıyor.  bu  aile ekonomisine bir rahatlık getiriyor.  Aile reislerinin kafaları salim oluyor,  önünü arkasını görebiliyorlar.  komşuşu ile ilgileniyorlar,  akrabası ile yakını ile alakayı sürdürüyorlar.  israf olmayınca olabildiğince samimiyet  ilgi ,  aradaki ailevi bağları canlı tutar. kınanacak gücenecek bir durum da olmaz.  bir idare işte geçinip giderler.  birbirine tavsiyeleri:</p>
<p>_ Karnın aç ise katığa  ihtiyacın olmaz, Uykun varsa  yastığa ihtiyacın olmaz,  aman keyfinize uymayın, namerde  de muhtaç olmayın.</p>
<p>Senin karnın aç ise  kebab tatlı çeşni istemezsin ekmek su istersin,  uykun varsa  uyuyabiliyorsan   yatak yorgan konfor istemezsin.  İşte bu  kebab ve konfor bir yere kadar;  sonra  namerde muhtaç  etmekte. bunun da   aile bütçesine ve ekonomiye  maliyeti ağır olmaktadır.   lezzet, damak zevki, kalite, tarife şu bu tiryaki tekerlemeleri,  etli pide,  fırın eti , göveç derken  farkına varmadan bunlar ihtiyaç olup çıkıyor,  lezzeti zevki de kalmıyor.</p>
<p>O devir öyle geçti gittiler&#8230;  Şimdi günümüzde ne oldu da nasıl oldu da böyle oldu o da belli değil, pizza hamburger döner ve bu kabil bir sürü aranan istenen yiyecekler,  çarşı pazar bu tür yiyecek satan yerlerle dolu,   piyasa zincir oluşturmuş,  biri düzenliyor eğitimini veriyor, diğeri dağıtıyor  çarşıdaki sunuyor satıyor;  bu sektörde kazanç görüyorlar.  Cazip mekanlar  tezgahlar  masalar ve fabrikasyon mamuller  ister  parasını öde otur  ye. ister telefon et   sıcak sıcak getirsinler parasını kapıda öde. Zaten  soğursa kim nasıl yiyecek , Tarifleri  de var  kitaplarda , internette köşeler&#8230;   bu hale getirmişler ,kasaptan marketten malzeme alın  iş&#8217;te evde  kısa sürede hazırlayın diye&#8230;  Eh çocuk çoluk ta istiyorlar ya  bağımlı da olduk,  artık tadı lezzetide yok, çünkü adam reklam ediyor abartıyor.  Külfeti de ağır oluyor.</p>
<p>Bir de ev derdi var şöyle  mütevazi bir daire  sitede olsun , yeşil saha oyun alanları  alışveriş mekanları  güvenlik, üç oda salon &#8230; Konut aktüalitesi takip ediliyorsa her on senede  arabasını yenilediği gibi evini yenilemesi gerekiyor, çünkü heryıl yenisi akıllısı donanımlısı çıkıyor reklam ediliyor,     tabi şimdi adam almasa aşağılık duygusuna kapılacak .  bir dünya maliyeti  de var olsun  yatırım olur&#8230;  Sonra  konfor hakimiyetini kurmuş vaziyette  kimsenin konfordan kaçması mümkün değil  evler de önce buz dolabı çamaşır makinesi fırın  varken,  şimdi makinenin aygıtın  üçü bir tarafta beşi bir tarafta  kimi çalışır kimi bozuk  servis bekler, kimi modası geçmiş yenisi alınacak  kampanyası takib ediliyor , periyodik iç cephe dış cephe boya tecrit  tesisat bakım,   ilave banyo mutfakta gerekli  düzenlemeler biz artık  namerde muhtacız&#8230;  Yok namerde muhtac değiliz,   paramız itibarımız kredimiz ,  kredi kartımız  var denilirse  de  bunun çetelesi tutuluyor sonucu açıklanıyor, protesto haciz ödenmeyen borç  ülke düzeyinde artma gösteriyor.</p>
<p>Ne oluyor da böyle oluyor, galiba saflığımızı  zedeliyoruz,  para harcayıp mutlu olacağımızı zannediyoruz,  keyfe zevke modaya  reklama bakıyoruz.  kaynak israfına sebebiyet veriyoruz.  Ekonomiye katkımız  tüketimle oluyor,  tasarrufa kaynak ayıramıyoruz,  yatırıma sermaye birikimine katkımız olmuyor. toplumun ortak ihtiyaçları var,  sonra işsiz yetim dul var,  bunlar için yatırım gerekli&#8230; Biz tüketime harcadık kaynak kalmadı  da&#8230;</p>
<p>Sorumluluğu ve vebalı kaldı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/07/inhiraf/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Muhasebe</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/06/muhasebe/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/06/muhasebe/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 Jun 2010 13:43:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İhsan Kelekçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[çarşı]]></category>
		<category><![CDATA[cilt]]></category>
		<category><![CDATA[defter]]></category>
		<category><![CDATA[defterdarlık]]></category>
		<category><![CDATA[defteri kebir]]></category>
		<category><![CDATA[ecevit]]></category>
		<category><![CDATA[Esnaf]]></category>
		<category><![CDATA[hesap]]></category>
		<category><![CDATA[maliye]]></category>
		<category><![CDATA[muhasebe]]></category>
		<category><![CDATA[muhasebeci]]></category>
		<category><![CDATA[sendika]]></category>
		<category><![CDATA[varak]]></category>
		<category><![CDATA[vergi]]></category>
		<category><![CDATA[yüksek ticaret]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=773</guid>
		<description><![CDATA[
Akıl terazi göz mizan, muhasebenin aslı esası bu.  ölçü tartı bedel denge onlar  da lazım.   Denge  para birimindendir hesap  denge ile neticelendirilir.  İşlemler dikkatle muhasebeleştirilir.   Muhasebe herkesi ilgilendirir, insanlar dünyanın neresinde olursa olsunlar bir tarafı ile hesabcıdırlar, çevresini gözler değerlendirir sonuç çıkarırlar.  Bir kesimin hesabı menfaata dayalılıdır bir yere kadardır muhasebesini  madde planında  yapar.  Bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/06/muhasebe.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-798" title="muhasebe" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/06/muhasebe.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/06/muhasebe.jpg"></a>Akıl terazi göz mizan, muhasebenin aslı esası bu.  ölçü tartı bedel denge onlar  da lazım.   Denge  para birimindendir hesap  denge ile neticelendirilir.  İşlemler dikkatle muhasebeleştirilir.   Muhasebe herkesi ilgilendirir, insanlar dünyanın neresinde olursa olsunlar bir tarafı ile hesabcıdırlar, çevresini gözler değerlendirir sonuç çıkarırlar.  Bir kesimin hesabı menfaata dayalılıdır bir yere kadardır muhasebesini  madde planında  yapar.  Bir kesim hesabına  ahireti de katarlar.<span id="more-773"></span></p>
<p>Devlet muhasebeyi bilir başka birşey bilmez,  kendi kurallarını koymuştur, herkesin bu kurallara uymasını ister.   Hesapsız iş yapmaktan korkar , önce bütçe hazırlar  sonra bütçesine göre harcama yapar.   Ehem var mühim var, maaş ödeyecek  yatırım yapacak , sosyal devlet  ya her işi   kendisine  görev edinmiş,  gelir lazım.   Gelirin başında vergi  var.    Vergilerin  önemlilerinden biri gelir vergisi.  Devlet vergi alacak ya;  ticari sinai zirai faaliyetleri mercek altında tutuyor  vergilendiriyor,  bu bakımdan kişilerin kurum ve kuruluşların  ticari faaliyetlerinin  muhasebe  ile tesbitini   ister,  kaydı esas  alır.   Mal ve hizmetlerde  yıllık ciroya  bakar.  Bir seviyenin altında kalanlar götürü  vergi verirler.  İkinci grup bu seviyeyi geçenlerdir işletme defterine tabidirler,  Büyük ölçekli kuruluşlar  bilanço esasına göre defter tutarlar.  Defter tutanlardan   kârları nisbetinde vergi alınır.   Denetim Defderdarlık ve Mal Müdürlükleri tarafından yapılır,  muhasebe kayıtlarının usulüne göre  yapılıp yapılmadığı  Kontrolör  Müfettiş  ve  Hesap Uzmanları tarafından denetlenir.</p>
<p>1950li yıllarda  artık  büyük şehirlerdeki  ticari sınai kuruluşların  tüccarın esnafın  bir muhasebesi veya muhasebecisi vardır.   Yüksek Ticaret.  ticaret lisesi, lise, ortaokul şehirlerde,  şehirde mezunları  devreye girmişlerdir.  Ayrıca büyük şehirlerde  lüzum hissedilmiş   Muhasebe  kursları açılmış muhasebe elemanı yetiştiriliyor.  İlçelerdeki esnaf bu hususta garib.  Defterlerini  bir bilene havale edebiliyor . o yıllarda  ilçelerde ilkokuldan başkası yok, küçük esnaf  evvela  deftere girmemeye bakıyor da  sınır belli,  Maliye deftere girdin diyor,  deftere giriyor dört işlemi bilen  aklı hesaba erenler var&#8230;   Birilerine tutturuyor.  Defter tutanlar bir süre sonra kendilerini muhasebeci buluyorlar. Tuttukları deftere ceza gelmedi,  işlemleri geçerli oldu.  Sonra bir görevleri de var, Maliyeye gelecek denetciyi olup biteni takip;   onu da yaptılar.   Kayıt nizamı on gün,  ha işte bunlar nasıl her on günde defteri işleyebilsin , esnafın yanına bile sokulamıyorlar, o karını borcunu düşünüyor.  Esnaf  muhasebeci  ise defter tutacaksa tutsun ,   yılsonunda gelsin   Müfettiş  gelecekmiş gelsin,  nihayet defter  tutacak ele ayağa dolaşmasın, diyor&#8230;   Ele ayağa dolaşmadan  defter tutan cantadan yetişme  bu  muhasebecilerin aldıkları ücret,  yıllık küçük bir bedel,  rayiç  öyle  onu veriyorlar fazla vermiyorlar.  Esnafın  kârı ne zaten  verdiği üçbuçuk kuruş,  fakat o da  gözünde büyüyor.</p>
<p>1950den sonra ticaretin  olağanüstü gelişmesi ile ile birlikte ilçelerde  muhasebeci eksikliği hissedildi;  hali vakti yerinde olanlar , işinin  işletmesinin  cirosu  bir seviyeyi  geçenlerin biri ikisi  büyük şehirlerdeki muhasebe kursuna  oğlunu adamını gönderip  muhasebeci ettiler.  Geldi  dükkanlarına oturdular  muhasebeci oldular. Defterlerini tuttular.  İlçe esnafı için de umut oldular.  Bunlar büyükşehir görmüş  hâzâ muhasebeci ya   esnaf çevresini aldı,  bir iki bir şey öğrendiler, kendilerine cesaret geldi.  Çarşı kendi defterini kendi tutmağa başladı.  Muhasebeciden de akıl alıyorlar. bu sefer  Maliye&#8217;yi takip görevi esnafa  düştü, maliye defterleri mi  isteyecek;   sigara paketini - tercihen yenice- yedekleyen  esnaf   gece  müsait bir yerde toplanıyor. çay kahve sigara:</p>
<p>-Yak bakalım, yak bakalım.</p>
<p>Defterler işletme defteri, sıra ile hepsi ikmal ediliyor.  gecenin köründe  &#8220;Teşekkür ederiz, sağol.&#8221;  faslından sonra dağılıyorlar. Yarın Maliye defteri isterse artık  istesin.   Danışman muhasebeciye  ücret verilmez, o da almaz.   Ayıptır bunlar esnaf yüzyüze bakacaklar.</p>
<p>Muhasebe literatürüne   göre  basit işlemlerde  ideal muhasebe  işletme sahibinin kontrolündeki tek kasalı  uygulamadır.  Alınan mal bedeli kasadan ödenir , satış bedeli nakittir kasaya girer,  sermaye bellidir. Kayıt tutulmaz, dönem sonu kasa ve mal sayımı ile kar zarar ortaya çıkar. Kayıt olmadığından  bu tür uygulamaya izin verilmez.</p>
<p>Tek kasalı diğer bir uygulama Kayseri uygulamasıdır. Siz Kayserili Hayri Ağa&#8217;yı bilmezsiniz. Ben de bilmem, Sümerbank&#8217;ta anlatılır. Hayri Ağa sümerbank iplik dokuma fabrikasında işçilik yapmış, sonra parası imkanı olmuş, az çok bilgisi var gözüne de kestirmiş,  parayı da basmış, fabrika kurmuş. Başına geçmiş işletiyor. Kasası tek kasa veznedarı da yok.  Muhasebeci var kasa kendisinde&#8230;  Şatış bedelini alıyor kasasına koyuyor, hammadde  malzeme ne alındı ise   kasasından ödüyor,  işcilerin maaşlarını kendisi elden veriyor. Cebine paraları dolduruyor Muhasebeden listesini  alıyor,  işçiyi  karşısına  sıraya sokuyor, diziliyorlar. Herkes parasını patrondan  alıyor.  Hayri Ağa her sabah saat yedide fabrika kapısında,  geç gelenleri içeri sokmuyor.  O zaman Çalışma Bakanı Ecevit sendikayı yaygınlaştırmak çalışıyor ya;  zamanında gelmeyen geç kalan işçiye :</p>
<p>-Senin ücretini Ecevit versin .</p>
<p>Diyor geri gönderiyor.</p>
<p>Muhasebenin tadını Valilik Muhasebe-i hususiye  memurları çıkarıyorlar.  Lisede velim orada görevliydi. Genellikle üst katta büyük bir salonda  bulunan  muhasebe memurları defterler üzerinde çalışır dururlardı, kollarında siyah kolluklar  önlerinde beylik hesab makinaları  ile devamlı iş uğraş içinde olurlardı. Mizan tutacak, hesaplar ayrı ayrı mizandaki rakam ile tutturulacak, iş uğraş bu. Bir yerde tutarsızlık tesbit edildiğinde  , hadi bakalım yevmiye defteri taranacak, çıkmazsa evveliyatına inilecek, makbuz dekont ne varsa ;</p>
<p>- Cilt tamam, varak  tamam, hesab tamam,  bedel tamam.</p>
<p>Tek tek çek edilip öteki cilde geçerler. bir kuruşluk farklılık olsa muhasebecinin görevi yekunü tutturmaktır. Peşine düşerler  &#8220;Kuruş avcısıdır.&#8221;  bulur  tuttururlar, soluğu o zaman alırlar.</p>
<p>Muhasebeciler esas İstanbulda . Piyasanın defterlerini onlar tutuyorlar.  Büroları işhanlarının ikinci üçüncü katında, bürolarındaki  kabiliyetli yardımcılarına ve Defderdarlıktaki çevrelerine göre tercih ediliyorlar. İşleri büyük kendileri namlı ,  aralarında meşhurlar var  kulüp başkanları var.    Bunlardan biri de  Salamon,  yahudi tüccarların defterini tutuyor, bürosunda işi bilen uygulamacılar var, Defterdarlıkta tanınıyor, işi de başından aşkın,  musevi tüccarın  musevi esnafın defteri onda,  üstüne üstlük  bizi rahatlatıyor diye  Sultanhamamdaki dükkanlarda tercih ediyorlar.  Sirkecide yedek parçacı hemşerim  o da defteri ona vermiş.  Muhasebeciyiz ya soruyoruz:</p>
<p>- Halit Ağa dünya kadar muhasebeci var bula bula onu mu buldun .</p>
<p>Diyoruz hesabını yapmış:</p>
<p>-Olsun,  siz bana karışmayın,  ben defteri düşünmüyorum.  Çocuklar ne isterse götürüyorlar , defter tutuluyor.</p>
<p>Diyor. memnun.</p>
<p>Bir diğer hemşeri hesabı&#8230;   Adamlar çarşıda esnaf Konya&#8217;da karşılaşıyorlar; birisi kasap kamyoneti ile gelmiş mal teslim etmiş dönecek, Diğeri Doğramacı malzeme almış götürecek. Selam kelam,  dönüyormusun dönüyorum.  Malzemeleri götürüver demiş;   getirmişler.   Kasap &#8220;Kira bedelini ver,&#8221; demiş,   öteki &#8220;Ne vereyim&#8221;   beriki mesela  &#8220;Konya kirası dörtyüz sen üçyüz ver.&#8221; demiş,   öteki &#8220;Sen boş gelecektin  yüz al.&#8221; demiş anlaşamamışlar.  Bir zaman geçmiş kapak kaldıran yok, biri istemiyor diğeri vermiyor. Birgün  bir cenaze ilânı;  borçlu sizlere ömür  öldüğü ilân ediliyor.  Kasap  başkasının  dükkanında ilânatı duyuyor,</p>
<p>- Benim para da gitti.</p>
<p>Diyor. çevresindekilere anlatıyor,  dinliyenlerden birisi:</p>
<p>- Senin para gitmez sadıç . Bu adamı  sıkıntılı bir yere alırlar, seni bekler ne zaman varır anlaşırsın , o zaman selamete çıkar.</p>
<p>Ben böyle duydum.   Dedi ya , varacak bulacak anlaşacak  iş uzayacak, çekinmiş:</p>
<p>-Ne diye beni bekleyecek  &#8220;Bir at  ile bir devemi.&#8221; benden yana helal olsun demiş,  kapatmış.</p>
<p>Bir de fi tarihinin muhasebesi var.     Satıcının biri, namlı ve  müşterisi kalabalık bir güz panayırına   küplerle pekmez getirmiş,  Çevre halkı toplanmış  ceplerinde paraları  ihtiyaçlarını satın alacaklar, açılış yapılıyor konuşmalar dua&#8230;  Sonra sıra alışverişe geliyor,  müşteriler satıcıların çevresini alıyorlar, pekmez getirmiş ya  en fazla rağbet  pekmeze, küpler sıra sıra dizilmiş,  herkes acele ediyor.   ellerinde kapları 5 kilo 8 kilo  istiyorlar.  Satıcı küpün birisini açmış müşterinin kabını almış dolduracak, kepçesini küpe daldırmış tam müşterinin kabına boşaltacak birisi &#8220;Pekmezinde ki nedir bir yumak  katı birşey görüyorum.&#8221;  demiş,  satıcı şöyle bir bakmış gözucu ile fare ölüsü,  pekmezin içinde ölmüş ve şişmiş.  Kritik durum, müşteri daha farkında değil, hemen bir hesap mizan  tamam;  karar veriyor.   Fareyi kepçeden farkettirmeden alıyor,   kuyruğunu avucunda gizleyib herkese gösterip ağzına götürüyor  curk yutuyor.   Bozuntuya vermiyor, diyor ki:</p>
<p>- Buna kudret balı derler, kırk  küpte bir çıkar, herkese de nasip olmaz.</p>
<p>İşine bakıyor müşterinin kabını dolduruyor. öteki kabı istiyor, kısa sürede pekmezi bitiriyor.</p>
<p>Satıcı yıldırım gibi hesap yaptı.   Asrımızda da  iş işlem hesap  hızlandı. 1962 yılında Akademi 3. sınıfı olarak Merkez Bankasının  Karaköy Bankalar caddesindeki  Bilgi İşlemli Muhasebe Birimine gittik.  Alt katta  bir salon delgi makinalarını dizmişler her masada memure, ana bellek başka bölümde hem büyük hem korunuyor.  o günün  bilgi işlem teknolojisi para ile satılmıyor kira ile tutuluyor.  bilgiler kartlara delinerek giriliyor,  bize de birer delinmiş kart verdiler, hatıra olsun diye  bakıyoruz.  Sorduk  &#8220;Yani bu delikler şimdi  tarihi numarayı,  hesab adını borç tutarını alacak tutarını mı gösteriyor.&#8221; dedik.    &#8220;Hayır hoşgeldiniz yazılı .&#8221; dediler.  Karşı duvara  da &#8220;Düşün&#8221; diye büyük bir levha asılmış.  Bu nedir dedik, &#8220;Ne düşünürseniz biz onu sizinle konuşarak uygulamaya alırız. Boyutlarına bakmayız, bir proğram yaparız  işleme alırız,  bir  katkı da sağlarız .&#8221; dediler  Biz muhasebeye aşinayız ya olabilir  dedik,  hak verdik.</p>
<p>Hesab mizan muhasebe bunlar  kayıt tesbitle mümkün.  Hesablaşma günümüzde yeni boyutlar da kazandı. Ses kayıt cihazı  yirminci asrın ortalarında piyasaya çıktı.  Almanyadan  gelen grundıg marka büyük makaralı teypler  yıl yıl küçüle  küçüle bilgisayara telefona girdi kayboldu. Cep telefonu yirminci asrın sonunda yaygınlaştı, yeni özellikler kazandı  konferans görüntü kamera  ilave edildi. Televizyonda yayın şu kadar kanala çıktı  yerli yabancı   keşmekeş başladı ,  evde kaç kişi varsa  herkesin  izlediği  ayrı,   ne yapsınlar  artık  iyi kötü birer  televizyonları oldu. İnternet cadı kazanı  herşey iyi kötü elinin altında &#8230;</p>
<p>İnsan yine bildiğimiz insan,  karşılaştığı  çok şey  var,  bildiği var bilmediği var.   Olmazsa olmazları  bildiği halde  içinde  yapamadıkları var,  gönlü gözü kulağı meşğul,  kapılmış gidiyor , kendine gelmesi lazım.  Şimdi artık her zamandan çok  hesap mizan gerekiyor.</p>
<p>İnanışımıza göre:  Dünya kurulduğundan beri  insana sağına soluna iki gözcü tahsis edilmiş.  Yaptığını tesbit edip kayda alıyorlar. Herkesin defteri tutuluyor.  Bu defter ahiret gününde kendisini yayınlanmış olarak karşılayacak.  İşte bu bilgi işlem ise,  bu ses kaydı, görüntü kaydı ise,  yeni değil  ki   Adem  Aleyhisselamdan  beri var.  Kainat böyle bir kabiliyete sahip.   Tesbit  edilen bilgiyi  otomatik  olarak yerlerine taşıyor , kaybetmiyor.</p>
<p>Hal böyle iken, zaman  elimizden uçup gitmekte iken,  biz   karşılaştığımız bir çok meseleyi  aklı selimle değil alışkanlıklarımızla  halletmeye çalışırken, biz galiba  biraz  kayıtsız  davranıyoruz.   Düşünmüyoruz&#8230;</p>
<p>Halbuki aklın görevi ihtimalleri hesaplamaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/06/muhasebe/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Pansiyon</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/05/pansiyon/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/05/pansiyon/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 29 May 2010 15:51:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İhsan Kelekçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Çile bülbülüm çile]]></category>
		<category><![CDATA[istasyon]]></category>
		<category><![CDATA[lise]]></category>
		<category><![CDATA[mutaala]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenci]]></category>
		<category><![CDATA[okul]]></category>
		<category><![CDATA[ortaokul]]></category>
		<category><![CDATA[Pansiyon]]></category>
		<category><![CDATA[talebe]]></category>
		<category><![CDATA[teravih]]></category>
		<category><![CDATA[Tren]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=753</guid>
		<description><![CDATA[
Yaslı gittik şen geldik diye bir marş vardı. İşte pansiyon öyle,  pansiyon gurbetin ilk durağı,  önce sözü edilir neden sonra  hazırlık, okul açılacak gün yaklaşır , evde telaş heyecan gitti gidiyor ve son akşam yemeği ,  bir pazartesi sabahı  bir büyükle birlikte  memleketen  çıkılır,  yol şose , mesafe 60 km.  süre iki buçuk saat  sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/05/pansiyon.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-769" title="pansiyon" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/05/pansiyon.jpg" alt="" width="505" height="161" /><br />
</a>Yaslı gittik şen geldik diye bir marş vardı. İşte pansiyon öyle,  pansiyon gurbetin ilk durağı,  önce sözü edilir neden sonra  hazırlık, okul açılacak gün yaklaşır , evde telaş heyecan gitti gidiyor ve son akşam yemeği ,  bir pazartesi sabahı  bir büyükle birlikte  memleketen  çıkılır,  yol şose , mesafe 60 km.  süre iki buçuk saat  sonra şehire varılır,  oradan  yaslı endişeli şekilde okula  ulaşılır.  Eşyalar pansiyona teslim edilir. Öğrenci sınıfına gidecek  ya  artık ayrılık zamanıdır;  yâni bu okuma dedikleri çokmu lüzumlu idi diye  düşünülür, okul koridorunda  hüzün içinde ayrılırlar. Baba akşam evde olacak , aile sofranın çevresinde yine toplanacaklar, kendisi olmayacak, keşke ben de onlarla olsam  diye gönlünden geçer.<span id="more-753"></span></p>
<p>İlk pansiyon akşamı yeni gelenler için  sıkıntılıdır.  Orta okulda beraber oldukları üç beş kişi  de gelmiştir,  birbirleri ile  teselli  olurlar.   Başka yerden gelenlerde aynı durumda.  Büyükler onlarla  &#8220;Ana kuzusu.&#8221; diye alay ederler.  İlk pansiyon haftası buruk geçer.  Bir müddet sonra ümit doğar, Cumhuriyet bayramı tatili,  önce tatil izni çıktı çıkıyor rüzgarı eser,  sonra  izin çıkar. İşte o zaman neşe içinde  eve dönülürdü.  Otobüs muavinleriyle zaten haber ulaştırılmıştır.  Bir hazırlığın üzerine varılır, mutluluk şenlik olurdu.</p>
<p>1940lı yıllar ilçe büyük nüfus  onbeşbin kadar ,  üç ilkokul var  birisi üç sınıflı yetiyor.  1950 li  yıllara doğru ortaokul öğretime başlamış.  İleri gelenler kuvayı milliye ruhu ile  altı sınıflı ortaokul bınası yaptırmışlar. Birde albüm çıkarmışlar.  Şunlar uğraştılar, şöyle oldu, böyle oldu.  Temelden inşaattan fotoğraflar,  sonra ihata duvarları arasında  sıvadan artan kum yığınları ortasında   bir bina fotoğrafı ,  işte bu ortaokul&#8230;  Hemen Ankaraya heyet siyasiler vs.  başarmışlar ki  bir müdür bir iki öğretmen  gelmiş okul açılmış.  ilkokul öğretmenleri ile takviye etmişler. öğrenim başlamış.</p>
<p>İlk başta kaç öğrençi kayıt yaptırmışsa  herkes biliyor , 1950 den sonra Demokrat Parti diye öğrenci sayısı artmış.  1956 yılında üç sınıfta toplam 200 kadar öğrenci,  birinci sınıf iki şube &#8230;   Öğrenci  sayısı artmış  bir ümitle  fakat öğretmenler  oruç tutmayın&#8230;  Cumaya gitmeyin demeye&#8230; devam ediyorlar..</p>
<p>Lise ve dengi okullar   sadece il merkezinde bulunuyordu. Nüfusun çoğunluğu kırsal kesimde  lise il merkezinde&#8230;  İlçeden kırsal kesimden  öğrenci okutmak için  gelenler durumları iyi ise, yer bulabilirlerse ve üç   taksitle yıllık  450 lira verebiliyorlarsa ,  şartlarını da dolabtır pijama havlu terliktir, yerine getirebiliyorlarsa   pansiyonda çocuklarını okutabiliyorlardı. Bu o günler için pek güç yetirilebilecek bir şey değildi&#8230;</p>
<p>1956-59 yılları Pansiyonu ,  lise ve ortaokul için ,  160 öğrenci kapasiteli; pansiyonda öğrencilerin bir kısmı parasız yatılı, leyli meccani denilirdi onlara,  Devlet  Parasız Yatılı İmtihanını kazanmışlar veya  Balkanlardan muhacir olarak gelen göçmenlerin çocukları bunlar&#8230;Elbise gömlek çamaşır ayakkabı çifte çifte  veriliyor giyiyorlar&#8230; Parasız yatılı öğrenciler  de bir eda  bir hava  var da;   aldıran yok,   herkes kendi  kendine  hemşerileri bir arada  başkası ile ilgilenen  yok.   İl merkezinde tek pansiyon,  kapasitesi binanın fiziki kapasite ile ilgili,  ancak bu bina ile  o kadar öğrenciye  hizmet verebiliyorlar. yer bulamayanlar evlere , sanat okulu öğrencileri de evlerde,   kenar mahallelerde  öğrenci ev tutabiliyor,  bir büyük  olacak başlarında,  bu aklı başında ileri sınıf öğrencisi  olabiliyor , daha ucuza geliyor.</p>
<p>Güzün okul açılıyor işte , öğrenci çıkıp geliyor, okula teslim oluyorlar, pansiyon lise binası müştemilatı içinde ,  ortaokula bitiştirilmiş kocaman bir yatakhane beş aks,  akslar arasında yarım duvar, ortada koridor ve koğuşlar; koğuşlar aynı düzende  yatak sayısı eşit.   Kalorifer yok ,  soba da yok. Yatakhane girişinde  bir lavabo  karşışında tuvaletler&#8230; Duş yok,   yıkanması gerekenler  sabah mütalaasına girmez hamama gider,  Koğuşların başında revir, Dolabhane bodrumda kapısı yatakhane kapısı yanında,  birkat aşağıya iniliyor, burada herkesin getirdiği  dolabı var, üstünde valizi. anahtarı cebinde&#8230;  Etüd ve mütalaa sınıfları  orta okul binasının  yatakhane ile hemzemin,  gündüz  ortaokul sınıflarının ders gördüğü dört sınıftan  ibaret,  üçü lise sınıfları için biri  pansiyondaki  ortaokul öğrencilerine ayrılmış&#8230;  Yemekhane  okul bahçesi seviyesinde  sınıflar arasında bulunan  ve  kötü hava şartlarında merasimlerin yapıldığı salonun altında ,  lise ve ortaokul binası arasında &#8230; Okul bahçesi  öğrenci sayısına göre küçük, bir voleybol sahası, bir kıyıda kooperatif kulubesi, ilerde çamaşırhane ve tuvaletler. Sigara içen öğrenciler o tarafta  yoğunlaşıyorlar, onlara &#8220;Keş&#8221; deniliyor.</p>
<p>Pansiyon proğramına göre öğrenci saat 6  da  kaldırılıyor. Bekçi  var,  son sınıflardan  bir mümessil var, sorumlu belletici var.  Kaldırıyorlar öğrencileri . 6.30 a kadar lavabo temizlik traş giyinme yatak düzenleme ,  dolaphane açıktır girilir çıkılır. Çamaşır günü her koğuşun ayrıdır,  günü ise çamaşır verilir.  Zilden önce mütalaada hazır olunur.  lise müdürü lojmanı bitişik.  Müdür titiz.  Sabah etüdü bir buçuk saat,  sıkılan olmaz herkes bir şeyle meşgul olur. Sekize doğru bir kıpırdanma  zil beklenir.  zille beraber yemekhaneye kahvaltıya inilir.  Sabah kahvaltısında daha çok zeytin veya peynir veya sanayağı reçel verilir, çok seyrek yumurta  çıkar.  masalar sekizer kişilik,  ekmek yeteri kadar,   çay su bardağı ile,  her  masaya büyük bir çaydanlık  demi suyu şekeri içinde &#8230; Kahvaltıdan sonra ders başlar, öğleden önce dört ders yapılır.</p>
<p>Saat 12 civarında öğle yemeği iki porsiyon,  iki karavana ile gelir, sekiz tabak vardır, öğrencinin birisi dağıtıverir,   çorba et ciğer balık sebze börek vs. verilir. Etler Amerikadan  &#8220;Marshal Yardımı&#8221;ndan gelmiş,.   Deponun kapısı yemekhaneye açılıyor,  görüyoruz kocaman sevimsiz butlar,  üzerinde kesildiği tarihin yazılı olduğu, 1948 yılından önce kesildiği söyleniyor.  Taskebab kızartma  çıkar yiyen olmaz dökülür.  Haftada iki gün  öğle yemeğinde  tatlı çıkar,  çarşamba hafif birşey komposto sütlaç,  cumartesi kadayıf tulumba cinsindendir. yokluk yıllarından çıkılmakta olduğundan  kimse daha fazlasını istemez ummaz. öğle yemeğinden çıkınca  bir koşu,  lise arka kapısına yakın bir yerden kalkan  ilçe arabalarının  muavinlerine dolaşılır. Ne var ne yok  öğrenilir. Muavinler de  haber hazırlamışlardır, birşey söylerler oradan camiye öğlen namazına&#8230;</p>
<p>Öğleden sonra iki  ders,  saat   15.30  gibi ders biter, gündüzlü öğrenciler giderler.  Yatılı öğrencilere çıkmamaları bildirilmiştir. işi olanlar öğrenciler dağılırken çıkar kapı kapanmadan dönerler.  kapı kapanmışsa ön kapıya dolaşır kalem defter aldık der girerler.  Okul bahçesinde mütala sınıflarında yukarı salonda  şurda burda   özellikle hemşeri öbekleri  birarada  vakit geçirirler.   16.30 da zil çalar dolaphane açılır. yarınki proğrama göre alınacak alınır, konulacak  konulur  girilir çıkılır.  Mütalaa sınıflarına  girer otururlar.   17 de mütalaa zili.  Ders çalışmaya başlarlar, bu mütalaada birde akşam safası vardır. Eğer akşam saat beşten sonra oluyorsa  sınıf pencerelerinde tül örtü yok &#8230;  Akşamın perde perde indiği grinin  mavinin  morun  tonlarıyle 15 -20 dakika içinde karanlığın bastığı müşahede edilir.  ders yapanlar ara ara camları takip eder   renklere  göz atarlar.  Mütalaa süresi yetmez bile,  etüd sürmekte iken  belletici koridorda vaziyet eder, içeri girmez , gürültü de olmaz , kimse de belleticiye birşey sormaz.</p>
<p>Akşam yemeği 18.30 da..  Kuru pilav,  nohut makarna,  patates bulgur pilavı sebze vs. iki porsiyon yemekten sonra  19.30 a kadar ara vardır. Her kuş alayı ile uçar derler.  Herkes alayını bulur  oyun sohbet, akşam namazı mutfakta,  kapı arkasında mutfak çalışanlarının namaz kıldığı seccadede kılınır.  Öğrenciye öncelik tanırlar.  Akşam yemek arasında belletici öğrencilerin arasındadır.  bir  gurub çevresini alır konuşurlar.</p>
<p>19.30 &#8211; 21.- İkinci mütalaadır.  Çalışma devam eder,  dersi hafif olan veya ders çalışmak istemeyenler hikaye roman birşey getirmişlerdir. veya  arkadaşlarının  birinden bir kitap eğlence bulur.  çoğunluk etütde gerektiği sekilde çalışır.  Mütalaa bitiminde de  derse devam eden olur. Herkes yattıktan sonra sakin bir şekilde çalışırlar.  İkinci mütalaa çıkışında dolabhane yatakhane açılmıştır, bir trafik başlar oraya oraya  koşarlar, bir de yatsı namazına.  Namaz sıranın üstünde  kıble belli&#8230;  Sonra pijama giyilir, diş fırçalanır kimi akşam traş olur,  21.30 da elektrik söndüğünde çoğu yatağında olur. bir iki geçiken de gelir  yatar , ses kesilir koğuş uykuya dalar.</p>
<p>Çarşamba gün öğleden sonra  ders olmaz, cumartesi günleri öğleden önce dört ders yapılır. çarşamba cumartesi günleri öğle yemeğinden sonra çarşıya çıkılır,    biraz dolaşılır  sonra falan kardeşler müessesesi falan sineması, filan kardeşler müessesi filan sineması   tabelayı böyle  asmışlar ,  biri lisenin yanında biri karşışında&#8230; Başka sinema da yok.   ses düzeni liseye ayarlanmış  aygıtları  güçlü  plakları ne ise koyuyor dinletiyorlar.  öğrenci matinası 14.30,  çarşamba iki film konulursa pansiyon öğrencisi pireleniyor  yoklama  yaparlarsa diye.   Çarşamba 17 de mütelaa başlıyor&#8230;    Cumartesi öğleyin de çarşıya çıkılır.  sonra çoğu sinemaya bir kısmı kahveye ,  akşam yemeği 18.30 da&#8230;   Yatma saatına kadar serbest, çalışan olmaz muhabbet , cız cinsi oyunlar  bir köşede öğrencinin birisi yüzünü buruşturur,  şarkı türkü söyler  başına birikirler.  iki sinemanın müzik yayınları net ulaşır. farkında olmaksızın  yayınlar şuur altına yerleşmiştir&#8230;  Yatakhane açıktır  Pijamasını giyenler yatakhanede vakit geçirirler.  kovalamaca yastık  atma &#8230;   Saatinde elektrik söner. gürültü daha sonra kesilir.</p>
<p>Pazar günü sabah kahvaltısı  yine sekizde , mütalaa yok.  Biraz uzatırlar o kadar,  çay soğur  kahvaltı biter.  Hafta içinde proğram yapılmıştır;  hamam kütüphane, istasyon, öğrenci evi, kale, havaalanı, bölge vs.  Öğle yemeğine kadar  ayrı,  yemekten sonra ayrı program,  ödev yazılı varsa  hemen başlanır. Tren istasyonu öğrenciyi meşgul eder,  Lokomotifler buharlı simsiyah yağlı kirli  görkemli  gürültülü,  duman buhar cabası,  manevra treni  geçen yük yolcu trenlerine  ilgi vardır. İstasyon yakın yokuş aşağı on dakika sürmez,Gar büyük çevre düzenli,  şu bu derken öğle olur. Hava alanına belediye otobüsü vardır. uçağın iniş saatine göre kalkar, öğrenciye indirimli  giden eksik olmaz. küçük bir alan  5 km mesafe  uçak gelir yolcu iner dönülür.  Beden terbiyesi bölge kapalı spor salonunda maç varsa haberi  gelir giden gider.   Kütüphane açık ,  sıcak öğrenciye ilgi alaka var, yer sıkıntısı yok. memur yardımcı olur.  Güzün baharın müsait olduğunda hazırlanılır patika yoldan  kaleye çıkılır, kaleden  şehir seyredilir, tesis yok  sığınak yok, bir bayrak direği, öğrenci yine de üç beş kere çıkar. Pazar günü bir ara hamama gidilir,  sat 17 de mütalaa başlar tatil biter.</p>
<p>Birde pansiyon ramazanı vardır. İftar sahur  toplu  yapılır, teravih birlikte kılınır.Heyecanlı olur, öğle yemeği akşam verilir, akşam yemeği ve sabah kahvaltısı sahurda verilir. Teravih için isim yazdırılır,  ilk yıl teravih mütalaa sınıflarının üst katındaki koridorda battaniyeler üzerinde kılındı. Teravihin ilk kılındığı gün   herkes katıldı, koridor doldu taştı sonra  oruc tutanların sayısından biraz azaldık.  bir  başka ramazanda topluca dışarı çıktık camileri gezdik,  bazı öğrencilerin  teravihe diye çıktığı kahveye gittiği   söylendi, o sene  hergün bir başka camiyi ziyaret ettik.  Her camiyede gidemedik. Kadir gecesi herkesin ilgi duyduğu camilere giderdik, bir defasında keçeciler camisine gittik, çarşıda bir cami,  büyük değil&#8230;  Cami doldu ilaveler doldu,  yukarıda kadınlar  ve aşağıda yukarıda kıyasıya yer kavgası&#8230;  Cami ramazan kadir gecesi dinleyen yok.   Kapı pencere açık duvarlardan ter iniyor.  kısa sürede herşey düzeldi,  teravih kılındı ders başladı. marifet iltifata tabidir deniliyor ya   kadir gecesi  dersleri  etkili olurdu. memnun kalırdık birşeyler alırdık. Kadir gecesi teravihten geldikten sonra  bize tarif edilen namazı kılmak için mütalaa sınıflarının sıralarını kıbleye çevirdik, tahtaya bilmeyenler için kadir suresini yazdık, kadir gecesi namazını kıldık.</p>
<p>Lise  ve ortaokul son sınıflarda o yıllarda  bitirme imtihanı vardı.Okulların kapanması ile birlikte lisede  biray  mezuniyet imtihanı yapılırdı,   son sınıflar ders yılı boyunca imtihana odaklanırlar, sözü açılınca kaygılanırlar,  öğretmenler korkuturlardı.  Haziran ayı sınavla geçerdi.  Diğer  öğrenciler  evlerine gider son sınıf öğrencileri mütalaa sınıflarına yayılır  gönüllerince ders çalışırlardı.  İki günde bir imtihan yapılır,  hazırlık  için  çalışma için müsait olurdu.  Bir de son gün veda gecesi yapılırdı. İdare son akşam yemeğine yemek salata tatlı meyve birşeyler ilave eder,  masalar birleştirilir veda başlar.. Artık lise mezunu oluyorsunuz , birçok imkanlarınız oluyor, askerde yedeksubaysınız,  üniversite size açık&#8230; Pansiyon bir ev aile burada beraber olduk,  yedi içtik kader birliği ettik,  fakat ayrılıyoruz işte&#8230; Birbirimiz unutmayalım..   Bunlar vedalaşırken  akla gelen söylenen  şeyler&#8230;  konuşmalardan sonra okul bahçesine çıkılır enstrüman olmaz ,  koro halinde  şarkı türkü söylenir, katılan katılır katılmayan dinler&#8230;  Terennüm teganni  biter, feryat  taşkınlık  başlar.   Ayrılık  zamanı   gelmiştir ertesi gün son sınav vardır,resim müzik cinsinden de olsa,  yinede sınavdır tadında bırakılır;   ayrılık nağmeleri  dinlediler ya bülbülü keşfetmişlerdir;    saat  yarıma  bir&#8217;ede  gelmiştir gurup  &#8220;Çile  bülbülüm çile&#8221; yi  mırıldanarak yatakhaneye yollanır.   Ertesi gün sınavı biten ayrılır&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/05/pansiyon/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Esnaf</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/05/esnaf/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/05/esnaf/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 16 May 2010 16:13:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İhsan Kelekçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[1940]]></category>
		<category><![CDATA[1950]]></category>
		<category><![CDATA[ahi]]></category>
		<category><![CDATA[ahi teşkilatı]]></category>
		<category><![CDATA[Bolvadin]]></category>
		<category><![CDATA[çarşı]]></category>
		<category><![CDATA[emirdağ]]></category>
		<category><![CDATA[emirdağ pazarı]]></category>
		<category><![CDATA[Esnaf]]></category>
		<category><![CDATA[kaplıca]]></category>
		<category><![CDATA[kırlangıç]]></category>
		<category><![CDATA[kıtlık]]></category>
		<category><![CDATA[seyyar esnaf]]></category>
		<category><![CDATA[yokluk]]></category>
		<category><![CDATA[zabıta]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=739</guid>
		<description><![CDATA[
Kırlangıc uçarken iniyor çıkıyor yön değiştiriyor  çizgisi belli değil ya ; demişler:  &#8220;Mübarek denk uçamıyorsun, ağır ol kâmil ol, bir istikametin olsun, acele etme panikleme&#8230;&#8221;  Demiş ki: &#8220;Uçmasına denk uçuyorum da bakıyorum karşıdan bela geliyor, ne yapayım iniyorum çıkıyorum  belanın   altından üstünden kaçıyorum  veya börtü böcek önüme kısmetim çıkıyor  peşine düşüyorum.&#8221;   Hâni ortalık süt [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/05/esnaf.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-751" title="esnaf" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/05/esnaf.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/05/esnaf.jpg"></a>Kırlangıc uçarken iniyor çıkıyor yön değiştiriyor  çizgisi belli değil ya ; demişler:  &#8220;Mübarek denk uçamıyorsun, ağır ol kâmil ol, bir istikametin olsun, acele etme panikleme&#8230;&#8221;  Demiş ki: &#8220;Uçmasına denk uçuyorum da bakıyorum karşıdan bela geliyor, ne yapayım iniyorum çıkıyorum  belanın   altından üstünden kaçıyorum  veya börtü böcek önüme kısmetim çıkıyor  peşine düşüyorum.&#8221;   Hâni ortalık süt liman olsa o uçacak biz seyredeceğiz.<span id="more-739"></span></p>
<p>1950 yılı öncesinde çarşının  erbabı vardır. Çarşı esnafın ağaların  kafası çalışanlarındır.  Esnaf seviye sahibi, esnaflık hizmet makamı, bunlar görev yüklenmişler vatandaşın hizmetindeler,  ihtiyaçlarını temine uğraşıyorlar.  Sermaye emek bilgi beceri ortaya koymuşlar,  yer edinmişler dükkan sergi açmışlar,  tezgah kurmuşlar.  işyerlerini hizmete açık tutuyorlar ,  oturuyor vaziyet ediyorlar.  Esnaf  Ahi Teşkilatının murisi,   müşteriyi karşılıyor, ihtiyacını öğreniyor, malını gösteriyor hizmetini  görüyor,  parası yoksa veresiye veriyor,   alacağını alamaz ise vazgeçiyor&#8230;  O yıllarda  yokluk kıtlık  da  var,   halkı esnafı zor  duruma sokmuş&#8230;   Esnaf çarşıda gözönünde ya , Devlet  Belediye  üzerine çullanmışlar  &#8220;Sorma  ver.&#8221; diyorlar.  Herkes parayı onların elinde görüyor ya,  para kadar kötü bir şey yok.  Hırsız hâin de görüyor umutlanıyor.  Kime neyi anlatacaksın ,  parayı nasıl yerinde zamanında kullanacaksın&#8230;   Çoluk çocuk var karışır,  hısım akraba var umar,  Fakir fıkara var verilecek verilemez,  akıldaneler var.  bilecenler var,  nefis var,  şeytan var; hepsi bir tarafa çekiyor&#8230; Esnaf şaşkın parayı nasıl doğru dürüst kullanacak,  fesat  nifak  da var.  Esnafın başı belada ,  bela ki  ne bela&#8230;</p>
<p>Adam seyyar esnaf ,  haftada birkaç pazara gidiyor,  anası salı günü ölmüş sizlere ömür, techiz tekfin defin taziye pazarın birine gidememiş:</p>
<p>_Anamın öldüğünü aramam,  Emirdağ pazarını kaçırdım.</p>
<p>Diyor.  Anası öldü  rahmetlinin üzerinde çok ta hakkı vardı. Yani şimdi bu söylenecek şey  mi,   bu söylenmez de  güz pazarıydı, iş oluyordu,  ihtiyacı vardı  nakit umuyordu,  borcu derdi var,  pazara gidecekti gidemedi,  üzüldü  ne yapsın ağzından çıkıverdi&#8230;.  Emirdağının doksan küsur köyü var, köylü iniyor,  esnaf geliyor diye yerli de alışverişini salı günü yapıyor,  hepsi  çarşıda esnafın çevresindeler, dükkanlar dolup taşıyor, sergileri müşteri bastırıyor. paraları avucunda  pazarlık eden  de yok, ağzının ikrarı&#8230;  İş oluyor maksat hasıl oluyor,    Esnaf gitti malı parasız pulsuz aldı geldi açık hesap , ödenmesi  namusun ikmal edilmesi , sözün yerine getirilmesi lazım.  Salı günü gidemedi şimdi ne olacak;   alacak istese  alacakla borç ödenmez.  Müşteri zaten nazlı,  diyeceği de belli:</p>
<p>_ Biz borcumuzu biliriz. Efendi kaygısız ol, ağrımaz yerine yat, senin ki seni bulur.</p>
<p>Evde çoluğa çocuğa biraz iktisat edin dese , anaları başta:</p>
<p>_Tamamda , çocuklara üst baş alınacak giyecekleri kalmadı yok , eskidi  bize bezden pazenden biraz alıver de diktirelim.</p>
<p>Diyor,  iktisat umuyorsun ihtiyaç çıkarıyor.</p>
<p>Eş dost şurada burada rastlıyor,  selam kelam,  işi önünde  biliyorlar,  dostlar  bunlar  alışverişte   görüyorlar ya ; Konuşuyor:</p>
<p>_Sadıcım malını ye,  malını yemezsen  yerler.</p>
<p>Ne demek istediği belli değil, esnaf ne yapsın konuyu değiştirir, birşeyler anlatır ağzını tutar ,  iltifat eder ikram eder, havasını alır.</p>
<p>Okula giden oğlu da daralmış,  demekki evde konuşuluyor,  baban alamıyor edemiyor diye&#8230; Duyuyor:</p>
<p>_ Baba sen para kazanmasını bilmiyorsun, beşe mi veriyorsun yediye ver. dokuza ver. azcık fazlaya sat zengin olalım.</p>
<p>Diyor , sıkılmışlar demek ki.   Ne yapsın kasaptan her hafta et alınıyor,  ayda iki ayda böyle zamanlarda  eve  tavuk  gönderiliyor,  avlu da kümeste biraz bakılacak sonra usul böyle çocuğun eline bir bıçak  kapıya çıkar,  yoldan geçen birine &#8220;Emmi şunu kesiver.&#8221; denilir, hiç kimse itiraz etmez . Kesip eline verirler.  sonra yolunur ateşte  tüyleri  ütülenir,  o günlerde artık yumurta yapmayan tavuktan  başkası kesilmezdi,  anaç  kesilir eti  iki üç kilo gelir. kuşhane denir tavuğu o tencereye koyarlar kapağı hamurlanır, düdüklü tencere oluyor bu,  ateşin üzerinde üç  dört saat  pişirilir. Akşam sofraya gelir.  Tavuk dediğine değer,  sofra kalabalık yemek lezzetli, derisi de kapışılır  ancak yeter.   Duruma göre çorba pilav takviye edilir,  evdekilerin havaları alınır.  bakın haydi  işte kazanıyoruz  yiyoruz&#8230;</p>
<p>Bir de kışın soğuklar başladığında bir defaya mahsus hindi faslı vardır.  Hindi para eden eden birşey değil iki tavuk fiyatına, yemeği çorbası arabaşısı yapılır. Muhabbeti de olur, Evin babası da yemekte  temenni  ettiğini dile getirir:</p>
<p>_Borç korkulacak birşey değil karşılığı var da, bana yardıncı olun  borcu bitireyim size gelecek sene iki hindi alayım, sırt sırta   yatıralım.</p>
<p>Derde dediği ile kalır. Borç bitmez seneye yine bir hindi gelir.</p>
<p>Çarşı ve pazarlarda marttan ağustosa işler durgunlaşır, yeni mahsul harman beklenir. Bu dönemde de esnaf dükkanı sergiyi yine bekler  ne yapsın, esnafın ayağı kırık gerek derler  oturur pinekler, gelenlere yakınlık gösterir ilgilenir ikram eder,  dostlar alışverişte görsün ister.  geleni baştacı eder. Gelmesini istemediği kimselerde vardır. Bu defa meşgul görünür, yaramaz kimseleri yanaştırmaz, yüz vermez, ters konuşur, uzaklaştırır.   Bu işlerin kesat olduğu ara dönemde  biraz cemiyetçilik memleket meseleleri , particilik kulis ağır basar.</p>
<p>İşte bizim bir tanıdık esnaf şakacı,  bu ara dönemde memleketine gelirdi görürdük.  Gazeteden radyodan haberleri takip eder,  kulislerle memleket meseleleri ile ilgilenir,  bir  şey ummaksızın  katılırdı. Kendisinin  önce Dikbıyığın arkası çadırlı pazar kamyonu ile çevre pazarlarını takip ettiği  yüklerin üstünde tozlu yollarda gidip gelirken  birilerine takılıp, arkadaşlarını neşelendirdiği anlatılır.  Sonra bakmış bu iş bir yere kadar, oysa bölgeyi pazarları tanıyor birikimli, Akşehir Yunak köylerindeki müşterilerine yönelmiş, müşterisi olan bir hatırlının köyünde bir odaya inmiş, bir ardiye tutmuş, bir de at arabası kiralamış  işini kurmuş. Arabacı götürüyor getiriyor  yardım ediyor, çevre köyleri sıraya koyuyor hizmet veriyorlar.  netice var kargaşa yok.  Bir dönem oralarda alışveriş yapıyor, manifatura tuhafiye ayakkabı.  Yılbaşından sonra işler kesilince  arabacı malı getiriveriyor, memlekette evi yeri var  emniyete alıyor.  Sora seveni çok ne yapsın senin kapı benim kapı geziyor.  Dükkanlarda handa kahvede bir dönem muhabbet sürüyor.</p>
<p>Yine bir sene muhabbet sürerken  ticaret odası seçimlerine raslıyor , esnaf seçimle meşgul  bu efendi böyle şeyleri seviyor,  biri ikisi tutturuyor &#8220;Biz  seni başkan yapacağız.&#8221; Diyorlar,   &#8220;Yahu benden başkan olur mu?&#8221; diyor.   &#8220;Olur.&#8221; diyorlar.  zaten küçük esnaf çoğunlukta  , tüccar onlardan destek alırsa başkan olabiliyor, herkes te başkanlığın tadını almış, başkanlığı ile kalıyor cekici bir tarafı yok, derken bizim şakacı esnaf gercekten Ticaret Odası Başkanı oluyor. Bu defa esnaf arkadaşları tutturuyorlar, &#8220;Başkan oldun böyle olmaz senin elbise yaptırman lazım&#8221;   şundan olsun bundan olsun  rengi şöyle olsun,  fişek gibi giyin  şura git, bura git, kulübe git.   Amiri memuru  dolaş,  ses getir  şeçtiler ya,  şimdi   kumanda ediyorlar. Hasılı velkelam  ne yapsın bir elbise diktiriyor  , idare ile gül gibi geçinip giden adam elbise borcunu ödemekte güçlük çekiyor, borcu ödüyor, bu defa ağır geliyor  yakınıyor&#8230;   İşlerin açılması ile birlikte  başkanlık elbisesini evde askısına asıyor,  doğru köye&#8230; Ticaret Odasının katibi var odacısı var.sorana bekleyin belki gelir  diyorlar.</p>
<p>Esnafın  hepsinin böyle müsait dönemi olmuyor, onlar ancak ailesine tatil yaptırabiliyor.  Çoluk çocuk başlarında bir büyükle  kaplıcaya  en fazla bir hafta  gidiyorlar esnaf pazar gün dükkan sergi yok ya,  o gün gidenlere katılabiliyor&#8230;  Kaplıca biri açık üç havuz,  su sıcak gök turna gibi akıp çıkıp gidiyor,  dinlenmeye gelenler 58 derece suda  havuz başında aslan ağzından çıkan çullap gibi suyun içinde  romatizma siyatik dert atıyorlar,   hastalık bağışıklık mı kazanıyor nedir gelecek sene yine tedavi istiyor.  Kalınacak kırk kadar oda, sekizi bir oda mutfak mükellef sayılıyor, hatırlılara&#8230;   girişte büyük bir ahır ve  ortada hamamlar arasında çadır kurulabilecek yerler,  yaz günü çadırlar   yaygıdan  kilimden   ve  çadır direği evden getirilen ağac sırık  vs.   Mescit yok girişte ortada  bir kahve  buzdolabı yok elektrik yok  gece gaz lambası ile aydınlanılıyor,  sabaha kadar kahvenin direğinde lüks yakılıyor. Kaplıcanın simgesi  bu.   Soğuk su  ilerideki çeşmeden geliyor, mesafe iki km.   Her sabah kahveye Sultandağından hayvanla çuval içinde kar geliyor. En fazla sürüm yapan karlı gazoz , şöyle bardağın ağzıyle gelen kardan yarıya kadar kazınıp üzerine 25 cl şişeden gazoz ilave ediliyor.  15 kuruş fakat değiyor.  Kaplıcada adamlar üzerinde pijamaları,  başlarında sekizköşe kasketleri ,  koltuklarının altında bohçaları olduğu halde, önce hamama sonra kahveye gidiyorlar , iskambil domine  oynuyor,  muhabbet ediyor tatil yapıyorlar.</p>
<p>Esnafın birde pazar günü hafta tatili var.  Zaten zabıta dirlik vermiyor.  Dükkanlar kapalı yine açan açıyor oturuyor  yarım kepenk,   çoğunluk pazar günü biraz uyur, geç kalkar saat on&#8217;dan sonra  tatil kıyafetiyle evden çıkar elinde sepet hale kasaba gider, harç görür  eve teslim eder,  sonra kahveye kahveden camiye . Öğle namazını müteakip  vaaz proğramı vardır kalabalık içinde  onu dinler çıkarlar. Hazırlık varsa et pide  fırına veya nerede ise oraya  gider yerler. sonra  kış ise yine kahveye  yaz ise bir tarafa  yürüyüş yapılır, ekin gezmeye  araziye çıkılır.   İkindiden sonra hamama gidilir,  sabah harc görüldü ya  akşam hamamdan yutkunarak eve dönülür&#8230; Tatil  mühürlenir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/05/esnaf/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Efeler</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/05/efeler/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/05/efeler/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 08 May 2010 13:45:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İhsan Kelekçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[1940]]></category>
		<category><![CDATA[Bolavadınlı]]></category>
		<category><![CDATA[Efeler]]></category>
		<category><![CDATA[Eskişehir]]></category>
		<category><![CDATA[gümüş köstek]]></category>
		<category><![CDATA[Köstekli]]></category>
		<category><![CDATA[köstekli cep saati]]></category>
		<category><![CDATA[külot pantolon]]></category>
		<category><![CDATA[sade gave]]></category>
		<category><![CDATA[sade kahve]]></category>
		<category><![CDATA[süpürge]]></category>
		<category><![CDATA[yokluk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=698</guid>
		<description><![CDATA[
İsmail Ağayı siz nerden bileceksiniz. onun ağalığı ağabey manasına, aslında efe de  &#8220;Yoklukla yiğitlik olmuyor.&#8221;  Memlekette hali vakti yerinde  olanda var, fakat komşuların çoğu idareden aciz,  İsmail Ağa&#8217;da fıkara  efeliği nasıl yapsın.  Adam  güçlü  kuvvetli dirayetli  oturmasını  kalkmasını bilir  kararlı. Konuşması tutuk , velakin karşısındakine meramını anlatır. Uzatmaz,  kısa keser.  Herkes gibi mütevazi giyinir,  babasından [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/05/efeler.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-716" title="efeler" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/05/efeler.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a><br />
İsmail Ağayı siz nerden bileceksiniz. onun ağalığı ağabey manasına, aslında efe de  &#8220;Yoklukla yiğitlik olmuyor.&#8221;  Memlekette hali vakti yerinde  olanda var, fakat komşuların çoğu idareden aciz,  İsmail Ağa&#8217;da fıkara  efeliği nasıl yapsın.  Adam  güçlü  kuvvetli dirayetli  oturmasını  kalkmasını bilir  kararlı. Konuşması tutuk , velakin karşısındakine meramını anlatır. Uzatmaz,  kısa keser.  Herkes gibi mütevazi giyinir,  babasından hatıra kalan gümüş köstekli cep saatını takar, ihmal etmez meraklıdır&#8230;<br />
<span id="more-698"></span><br />
Gençliğinde iş alır ağaların koyununu Eskişehir Bilecik Adapazarı İzmit yolu ile  dağlardan sürerek otlatarak İstanbula  paymahalline  götürürmüş.   Cessur&#8230;  1940  larda  artık pazarcılığa başlamış , Eskişehir muhacirlerinden süpürge alır,  haftada birkaç pazar takip eder  satar,   bir de  süpürgeye dolaşırmış.  Yine birgün Eskişehire süpürgeye gitmiş,   bir Osmanlı selamı vermiş  kahveye girmiş.  Selamı almışlar girdiği de belli olmuş,  adamın ömrü kahvelerde geçti ya;  denk giriyor, nasıl girilecekse öyle giriyor.  dikkati  üzerine çekmiş,  herkeste  ona bakıyor; ocağa yönelmiş:</p>
<p>-Bana bir sade kahve yap.</p>
<p>Demiş  ocakcıya,  yerine oturmuş,  muhacirler bakmaya devam ediyorlar:</p>
<p>-Ne bakarsınız Eskişehirliler . Ben Bolavadın&#8217;lıyım tabii sade kahve içerim.</p>
<p>Demiş .  Efeler sade kahve içer ya ,  efeyim ben demek istemiş.  Hemen lafa sahip olmuş  muhabbeti başlatmış.  Köprübaşı Yıldızgarajı Porsuk  Kalabaksuyu Muttalip&#8230;  Söz süpürgeye gelince mal belli fiat belli,  kimde var.  Para ise peşin.  Anbar yok  kargo yok  tarifeli sefer yok .  Tren var  simsar var,  veya bir şekilde belediye belediye  eve hana getirecek.  Dükkan yok  han odası var,  kirası uygun.  Pazarcılık bu minval üzere sürüp gidiyor.  Bir idare çıkıyor, dahası yok.</p>
<p>İsmail Ağa ev ile pek ilgilenemiyor, Ev aşağı mahallede,  cephe dar avlu arkada,  çarşıya pazara çeşmeye uzak.  Önemli de değil, çocuk çoluk   yenilip içiliyor, üstbaş kalem defter,  kilim keçe,  peçe perde ihtiyaç , sonra  şu iş  bu iş  te var. ..    Çamaşır da yıkanacak,  haftada ongünde,  kadın kız su taşıyacak çeşmeden, kova ğüğüm bakır kazan yedekler doldurulacak,   sabah erken ocak yakılacak ,  kazan ocağı su ısınacak,  avluda esvaptaşı  taşın üzerine çamaşırlar,  beyaz ayrı renkli sonra,  esvap  usulü ile yığılacak üstten başlayarak  kil ve sabun ile  yıkanıp tokaçla döğülecek, durulanıp sıkılarak serilecek.   Avluda ip var;  kazan yok&#8230;  Kazan yoksa  komşudan alınıyor.  Konu komşu kimin kazanı varsa  üç beş haneyi daha idare ediyor.   Eski zaman kazanları işte  madeni kalın,   Bakırdan,  dışı isli simsiyah , içi  kalaylı,  kalayı  kalmışsa ne durumda ise&#8230;  Ateşe ne dayanabilir , bir  süre sonra deforme oluyor,  arada  delinirse  bedestene  gidiyor,  şu kadar  para.   Olsun  olan zaten aramıyor, bir iş hizmet görülüyor ya.</p>
<p>Kazanı yok İsmail Ağa&#8217;nın , komşudan alınıyor.  Yine bir gün çamaşır yıkanacak ,  komşudan kazanı istiyorlar.   Komşusu veya gelini  kim ise :</p>
<p>_İsmail Ağam  gümüş köstek sallandırıyoru ,  yaha evinize bir kazan alaydı&#8230;</p>
<p>Deyince üstelemiyorlar,  iclerinden &#8220;Kösteği yeni mi görmüş.&#8221; diyorlar,   ağırlarına gidiyor, sus pus oluyorlar, dönüp  geliyorlar,  tenekede güğümde su ısıtıp olduğu kadar çamaşırı yıkayıp  seriyorlar.  Akşam Efendiye de anlatıyorlar.  Efendi  düşünüp taşınıyor, kendi esnaf  kazancılar tanıdık,   kazanı alır da parasını nasıl ödeyecek.</p>
<p>_Teneke ile güğümle  siz suyu ısıtın çamaşırınızı yıkayın, bu böyle kalacak değil ya ,  bakarsın kar kazanç oluverir size kazan alırız.</p>
<p>Diyor da.   Tâ  neden sonra alabiliyor . Herkesle beraber İsmail ağa 1950 den sonra kazan sahibi oluyor</p>
<p>1940 lı yıllar &#8220;Ağalık vermekle efelik vurmakla.&#8221; deniliyor ya,  siz Göbeş Efe&#8217;yide bilmezsiniz.  Göbeş Efe nasıl vuracakta efe olacak.  Korkak korkak olmasına da , öğünmek huy olmuş,  tabiat olmuş &#8230;   Millette  alaya almış,   haydi bakalım  adı da  efeye çıkmış.  kendinden menkul. Ben efeyim diyor&#8230;</p>
<p>Göbeş Efe&#8217;lerin evi yukarıda  o da kenar mahallede , ailesi orta halli mütevazi çiftleri çubukları var, hayvan haşarat iş ğüç,  ailede herkes çalışıyor. Nedense Göbeşi nazlı mı büyütmüşler&#8230;   Avare aylak işe güçe gitmiyor.  çıraklık ta sebat etmemiş.   Efe gibi giyiniyor kasılıyor, olur olmaz serteliyor, hamle yapıyor.  İş inada binerse dayağı yiyip oturuyor.  dayağı göze alıyor.  Gittiği yerden netice alamıyor.</p>
<p>Aklı fikri efelikte ,  efelik muhabbetinde,&#8230;  elinden iş gelmiyor, eli boş&#8230; Çarşı pazar dolaşıyor  arkadaşları da öyle,   Göbeşi&#8217;de başcılı edinmişler.  Başka türlü de efe olunacağı yok tabii.  Kulak kabartıyorlar   çevre küçük vukuat duyuluyor.  Kavga  döğüş haberi  aldıklarında Efe pireleniyor, kaşınmaya başlıyor.  Adamları da var ya , buluyor ellerine  yüzerpara  (İki buçuk kuruş.)   veriyor, tenbih ediyor:</p>
<p>_Gidin  çarşıda pazarda kahvede kavga da Göbeş Efe de varmış.</p>
<p>deyin diyor. Efe kalender, parası olsa haber yayana  fazlasını verecek te yüzpara verebiliyor.  Haber yayılıp  tevatür haline gelince  karakoldan bekçiyi gönderip , evden kahveden Göbeş  alınır  götürülür. İşte burası Efe&#8217;yi mutlu eden safha.  Bekçi nin kolunda kasılarak  gider,  esnaf dükkanlarının önüne çıkar, gülerlermiş. Bilmeyen yok .. Karakol da ifade işlem vs. bazan soluğu hapishanede aldığı olur, birkaç gün yatar, sonra şahit ispat olayda bulunmadığı anlaşılır salıverirlermiş.   o yine hava atmaya devam edermiş&#8230;</p>
<p>1940 lı yıllar Bir efe daha!   Efe Dursun,  adı batsın&#8230; Hapiste kimse yok   kim olsun Dursun var.  Birkaç demirbaş cehalet kurbanı ile&#8230;  Dursunu hayırla anan yok, Fakat avanesi efe diyor.  İçerde dışarda  farketmiyor.   Dışarıda  kahve pazar eliboş,  içerde aynı, heryerde  kuyruk kulak dik  alışmış,  hapistekilerin  yemekleri evlerinden geliyor  veya orada çorba pilav yapıveriyorlar.  Hapishanede akşama doğru trafik oluyor, giden gelen  evden yemek getirenler,  kadro eratı gibiler onları yadırgayan yok.  Ertesi gün yine gelecekler ya,  içeridekiler hacetlerini onlardan istiyorlar.  Dursun edepsizi  de  illâki onlara bir iş bir hizmet havale ediyor; birgün:</p>
<p>_Gümüş savaklı ağızlığımı evden getiriverin.</p>
<p>Derse, ertesi gün:</p>
<p>_Sedef kakmalı tabakamı alıngelin , yüklükten tütün doldursunlar.</p>
<p>Başka bir gün:</p>
<p>_Falan terziye diktirdiğim hâki ingiliz külotu pantalonumu getirin. Onlar bilir verirler.</p>
<p>Diyor, herkese birşey  buyuruyor,  hizmet yüklüyor.  Derdi tütün bir yerlerden temine uğraşıyor.  çubuğunu yakıp öğünüyor.  Şöyle ettim. Böyle ettim&#8230;    Muhabetya  laf dönüp dolaşıp  &#8220;Efe nasıl düştün buraya.&#8221;  demeye   geldiğinde;   sirkat sahtecilik demiyor. Diyor ki:</p>
<p>_Yahu  söylemesi ayıp kasaptan eve et yolladım. Kahvede köşede akşamı ettim. eve vardım. Sofrayı kurdular.  Et gelecek ya,  elinin artığı  köfte kebab . İşte sofraya göce yuvalağı gelince;   karıya  &#8220;Bu ne.&#8221;   dedim.   Kızdığımı anladı.   &#8220;Herif yuvalamıştım pişiriverdim,  senin et tel dolavda .&#8221; deyince;  ben birşey bilmiyorum. öfke ile göce yuvalağı tenceresini karının başına geçirivermişim.  Kendimi burada buldum.</p>
<p>Diyor. Başka birşey demiyor. Daha birşey sorarlarsa eğer,    laf karıştırıyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/05/efeler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onpara</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/05/onpara/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/05/onpara/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 02 May 2010 15:24:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İhsan Kelekçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[altın]]></category>
		<category><![CDATA[aşçı dükkanı]]></category>
		<category><![CDATA[aziz]]></category>
		<category><![CDATA[çarşı]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[hamit]]></category>
		<category><![CDATA[helva]]></category>
		<category><![CDATA[helvacı]]></category>
		<category><![CDATA[kapalı ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[onpara]]></category>
		<category><![CDATA[pekmez]]></category>
		<category><![CDATA[reşat]]></category>
		<category><![CDATA[sucuk]]></category>
		<category><![CDATA[tahin]]></category>
		<category><![CDATA[tereyağı]]></category>
		<category><![CDATA[tulum peyniri]]></category>
		<category><![CDATA[türk lirası]]></category>
		<category><![CDATA[yol vergisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=683</guid>
		<description><![CDATA[
1940lı yıllarda kapalı ekonomi hüküm sürmektedir.   Kapalı ekonominin görünür özelliği ihtiyacın önemli bölümünün mahallen karşılanmasıdır. Çarşıya pazara bağımlılık sınırlıdır.   Daraltılmış piyasa  tetbirli hareket etmektedir.  Esnaf arasında  &#8220;On paralık kına al, onu sat gine al.&#8221; kuralı geçerlidir.  Bir kuruş kırk para,  on para kuruşun dörtte biri&#8230;  Para birimi Türk Lirası,  lira yaklaşık 7.2 gram altına tekabül ediyor, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/05/onpara.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-696" title="onpara" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/05/onpara.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a><br />
1940lı yıllarda kapalı ekonomi hüküm sürmektedir.   Kapalı ekonominin görünür özelliği ihtiyacın önemli bölümünün mahallen karşılanmasıdır. Çarşıya pazara bağımlılık sınırlıdır.   Daraltılmış piyasa  tetbirli hareket etmektedir.  Esnaf arasında  &#8220;On paralık kına al, onu sat gine al.&#8221; kuralı geçerlidir.  Bir kuruş kırk para,  on para kuruşun dörtte biri&#8230;  Para birimi Türk Lirası,  lira yaklaşık 7.2 gram altına tekabül ediyor, altın lira Osmanlı&#8217;dan beri Reşat, Aziz, Hamit olarak  piyasada; Cumhuriyetle birlikte  &#8220;Cumhuriyet Altını&#8221; adını almış.  Liranın as katları kuruş ve para;   bir lira yüz kuruş,   bir kuruş kırk para&#8230;<span id="more-683"></span></p>
<p>2010 yılı başlarında Cumhuriyet Altını 350 TL seviyesinde,   bu hesaptan o günkü kuruş 3.5 TLye  onpara 0.90 TL ye eşit oluyor. TL den atılan altı sıfırın ilavesi ile  onparanın 2010 yılı değeri eski TL ile 900.000 TLyi bulmaktadır.</p>
<p>O devirde esnafın dükkanında çeşit olarak bulunduracağı kına miktarı mesela bir veya iki  kilo ise  bu paraya  onparaya  alınabiliyor. Kına geçer akçe , o yılların insanlarının kadınının erkeğinin ihtiyacı ilacı; sabah akşam alıyorlar. Esnaf satıyor bitiriyor, hemen yenisini koyuyor.  Burada stok kontrol esası  öne çıkarılıyor. Günümüzde parası olan satıcı olsun  tüketici olsun indirim ve kampanyalar da stoku tercih etmekte ,  ancak işletme esaslarına göre stok için  % 30 a varan maliyet hesaplanmakta olduğunu bilmemektedir.  Bunun külfet olduğunu  o günün esnafının kavradığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>O yıllarda birim fiatlar onpara, birkuruş, yüzpara&#8230; İhtiyaç maddelerinin çoğu bahçeden   tarladan,  avludaki inekten tavuktan ,   evin kilerinden&#8230; Ev ekonomisi esaslarına göre  mevcutlardan birazda yardımlaşarak herkes bir şekilde  ihtiyacını gideriyor  şükür ediyor.   Paraya fazla bir ihtiyaç  kalmıyor, çünkü para yok  &#8230; Cebinde beş kuruşu olan  çarşıya giderken cebini beş kere yokluyor, para yerinde duruyor mu diye bakıyor, ne yapsın ihtiyaç için gidiyor  paraya  bir zarar gelirse telafisi güç oluyor&#8230;</p>
<p>Onparanın esas işlevini helvacı dükkanlarında gördüğü anlatılıyor.  Aşçı dükkanı var da nisbeten pahalı olduğundan itibar eden yok.   Rağbet helvacılara&#8230;  Köylü kentli işçi  pazarlı pazarsız öğleyin akşamleyin dükkanları doldururlar.  Terazi kefeleri üzerinde daraları olduğu halde iner kalkar durur. Tezgahtarlar pratiktir, müşterinin istediği  gıda maddelerini  kağıt külahla metal tabakla  tartıp verirler,  bunlar  beşparalık onparalık  onbeşparalık  tahin pekmez helva zeytin tulumpeyniri tereyağ sucuk vs. dir,  birde  gevrek pişkin pazarekmeği (pide) &#8230; Vatandaş bunlarla birkaç kuruşa karnını tıkabasa doyurabiliyor.</p>
<p>Onpara  beşkuruş   birlira  değeri  gittikçe büyüyor ; birlira büyük para,  Yol Vergisi  hane başına bir  lira iki lira&#8230;  ödeyen var da   Fakat ödeyemiyen çok, bulsa ödeyecek, bulamıyor ödeyemiyor .  Müeyyidesi hapis cezası .  İlçenin nüfusu onbin ayrıca elliye yakın köy, hapishane de üçbuçuk kişi var . Harbin yokluğun tesiri ve  ahlaki altyapının etkin olması ile  suç işleme oranı asgari seviyede.  Cinayet olsun trafik kazası olsun nadirattan,   ölümlü birşey olmayagörsün gazete manşet atıyor,  nasıl aksettirildi ise haber yayılıyor,  falan aşık filan aşık  olay için  destan çıkarıyorlar; pazarlarda  teganni ile okunarak satılıyor. .  Hapishanelerde adam yok.  amma yol vergisi hapishaneleri dolduruyor.  Arkası geliyor tarihi bir cami hapishane yapılıyor.  cami büyük  içi dolu.  Vergiyi ödeyemeyenler doldurmuş. Onparayı onparanın üzerine koyabilse, beş  onkuruş   ellikuruş  bir lira yapabilse  kurtulacaklar. Bulamıyorlar, hapishaneden çıkamıyorlar, çocuk çoluk perişan oluyor.</p>
<p>1940lı yılların sonlarına doğru onpara daha tedavüldedir ne var ki ağır ağır ortadan  kalkar gibidir.  artık çarşı pazar onparaya itibar etmez olurlar. Fakat 1948 yılında biz çocuklar onparayı arama ile bulabilirdik.  bulduğumuzda  heyecanla çeşme arardık,  suyu circir az akan, müşterisi az olan, kadınların uğramadığı, tenha çeşme&#8230; çünkü uğraşılacak, çeşme taşında su ile onparayı sürterek  parlatır, doğru tenekeciye götürür  yüzük yaptırırdık. Tenekeciler bu işi severlerdi, yapmakta olduğu ibrik musluk kandil neyse  işi bırakır; göstermelik bir ölçü alır , havya kızgın lehim hazır. Tel bulur kıvırır,  lehim dokundurur,   şöyle bir evirir  çevirir&#8230; bu kalite kontrol oluyor, beğenmezse bir kısa işlem daha . sonra verir beş kuruş  alırdı&#8230;</p>
<p>Artık kuruş yüzpara işe yaramıyordu  da, yine de üstüne  başına dikkat etmeye başlayan, ne olduysa burnunu havaya kaldıran kasılan  tiplere :</p>
<p>_Anlaşılan cebinde  onparası var, ayakları yere değmiyor.</p>
<p>Denilirdi&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/05/onpara/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kirkor</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/04/kirkor/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/04/kirkor/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 24 Apr 2010 13:15:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İhsan Kelekçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[atina]]></category>
		<category><![CDATA[azınlıklar]]></category>
		<category><![CDATA[ekalliyet]]></category>
		<category><![CDATA[ihtida]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul rumları]]></category>
		<category><![CDATA[kirkor]]></category>
		<category><![CDATA[mübadele]]></category>
		<category><![CDATA[Rum]]></category>
		<category><![CDATA[rumlar]]></category>
		<category><![CDATA[selanik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=668</guid>
		<description><![CDATA[
Hikaye bir mülkiyeliden. Cumhuriyetten sonra Balkanlar&#8217;dan Türkiye&#8217;ye, Türkiye&#8217;den Balkanlar&#8217;a ara ara göç mübadele sürmektedir. Bu arada Türkiye ile Yunanistan arasında bir göç anlaşması yapılır. İsteyen hak sahipleri  oradan buraya, buradan oraya göçebilecektir. İstanbul  Rumları zaten  bir vesile ile gidip gelmekte olduklarından oraları tanımakta bilmektedirler&#8230; Burayı da biliyorlar ya ,  Şimdi gitseler mi?  Gitmeseler mi?   Bir kısmı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/04/kirkor.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-675" title="kirkor" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/04/kirkor.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a><br />
Hikaye bir mülkiyeliden. Cumhuriyetten sonra Balkanlar&#8217;dan Türkiye&#8217;ye, Türkiye&#8217;den Balkanlar&#8217;a ara ara göç mübadele sürmektedir. Bu arada Türkiye ile Yunanistan arasında bir göç anlaşması yapılır. İsteyen hak sahipleri  oradan buraya, buradan oraya göçebilecektir. İstanbul  Rumları zaten  bir vesile ile gidip gelmekte olduklarından oraları tanımakta bilmektedirler&#8230; Burayı da biliyorlar ya ,  Şimdi gitseler mi?  Gitmeseler mi?   Bir kısmı gitme , bir kısmı burada kalma taraftarıdır. Aralarında konuşur tartışırlar ;  gitmeye taraftar olanların öncelikle gitmesine, oradaki son durumun araştırılmasına , buradakiler için orada  bilgi edinilmesinde  anlaşırlar. Tereddüt edenler daha sonra karar versin  derler.<span id="more-668"></span></p>
<p>Acele edenler giderler, diğerleri ağırına alır, hazırlanır gibi yapar bir süre beklerler. Buradan sıkıntıları yok, içinde bulundukları çevre bütünüyle emniyet telkin ediyor, güven veriyor. Yüzler aydınlık, burada bir maya var. Heryerin kötüsü var, buranın da kötüsü eksik değil de  genellikle temizlik paklık hakim.  İzzet ikram da var, sanki beyoğlu kendilerinin, dükkânları dolup taşıyor.  kâr itibar var. Siz Rumsunuz  ecnebisiniz diyen yok.   Halk kendilerine sempati besliyor, ilerisi için bir problem de görmüyorlar. ..  Ha öteki taraf nasıl, onu da biraz kestirebiliyorlar. Orada cila  makyaj var, öz yok. Şöyle bir kabuğunu kaldırmağa gelmiyor, murdarlık yüze çıkıyor. Oranın da iyisi kötüsü var , gel velakin sonuç nasıl olur, işte onu tahmin etmek  mümkün değil.</p>
<p>Durum nedir soracaklar ya o değilden&#8230; Bir süre geçiyor,  bir arayalım diyorlar; bilgi edinmek için en pratik yöntem telefon, telefonlar manyetolu , telefon ediyorlar Yunanistanı arıyorlar, bekliyorlar neden sonra  gidenlerin biri ile irtibat kuruyorlar; önce hoşbeş sonra:</p>
<p>-Atina&#8217;da Selanik&#8217;te yaşıyorsunuz size gıbta ediyoruz.   Tabii maksat hasıl olmuştur  ne kadar güzel kutluyoruz.  Bizde geliyoruz da önce nereye varalım , durum vaziyet nedir. Keyfler kârlar nasıl..</p>
<p>diye soruyorlar, karşıdan cevap veriliyor:</p>
<p>_Aman burası çok iyi, her şey iyi, biz geldik memnunuz,   sizde gelin,  daha  ne duruyorsunuz çabuk gelin,   Kirkor&#8217;u evlendirin durmayın hemen gelin&#8230;</p>
<p>diyor, telefonu kapatıyor.  şaşırıyorlar,  Kirkor  son çoçukları, henüz kundakta , üç aylık bebek,  &#8220;Kirkor&#8217;u evlendirin durmayın hemen gelin.&#8221;  diyor&#8230; İfade manidar, pişman mı olmuş acaba,    nedir bir yolunu bulup döneceğim  mi demek istedi, ne anlaşılıyor diye kendi aralarında  konuşurlarken , Yunan makamlarının usul itihaz ettiği telefonları dinlediği anlaşılır,  ne desin  meğer  çocuğu evlendirin diyebiliyor.  Artık anlasınlar. İstanbul&#8217;dakiler de anlamış gitmekten vazgeçmişler.</p>
<p>Şimdi ne olacak. Adam sende, gönülleri barada kalmak değilmiydi zaten;  korkuları burada kalırlarsa çoluğun çocuğun aklı ermez ihtida ederse, başka sıkıntıları yok,  içlerinden ihtida eden olmuyor mu?  oluyor . Onlarda durumlarını düzeltmiyorlar mı?  ferahlıyor rahatlıyor tatmin olmuyorlar mı?  Oluyorlar sağlam basıyorlar endişeleri kalmıyor. Anadolu  azınlıkların da bu daha yaygın.  Kasabada  köyde&#8230; Küçük muhit , iç içeler mahalleli komşu,  onların kendilerinin  değerlerini görüşlerini kıyaslıyorlar&#8230;  Su akar göz bakar,  içlerinden biri çıkıyor ihtida ediyor, dönüşünü de güzel yapıyor.  kendini de yetiştiriyor. Peşine takılıyorlar. Hepsi kazanıyorlar&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/04/kirkor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ankara</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/04/ankara/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/04/ankara/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Apr 2010 20:09:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İhsan Kelekçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[1968]]></category>
		<category><![CDATA[alkan]]></category>
		<category><![CDATA[amir]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[ankara garı]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma planlama]]></category>
		<category><![CDATA[ayhan ışık]]></category>
		<category><![CDATA[baba hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[eskiyi unut yeni yolu tut]]></category>
		<category><![CDATA[gima]]></category>
		<category><![CDATA[gürcü bacı]]></category>
		<category><![CDATA[inanıyoruz yapıyoruz]]></category>
		<category><![CDATA[istatistik servisi]]></category>
		<category><![CDATA[kadro uzmanı]]></category>
		<category><![CDATA[mişmiş]]></category>
		<category><![CDATA[mülki teşkilat]]></category>
		<category><![CDATA[penguen]]></category>
		<category><![CDATA[sıhhiye]]></category>
		<category><![CDATA[sınai emniyet]]></category>
		<category><![CDATA[ulus]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=648</guid>
		<description><![CDATA[
İlkokula 1948 de başladım.  Defterler  on yapraklı yirmi yapraklı idi, tek çizgili  çift  çizgili olurdu, bakkaldan alınırdı.  kapağı kağıt, defter kapaklarının üzerinde aynı klişe &#8220;Türk  çocuğunun okul defteri.&#8221; yazısı ve aşağıda bir etiket dörtgeni,  no  adısoyadı  sınıfı;  defterin arka kapağında çarpım tablosu&#8230; Her bayramda birde paramız olduğunda cep defteri alırdık, cep defterlerinin kapağında &#8220;Güzel Ankara Defteri&#8221; yazılı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/04/ankara1970.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-666" title="ankara1970" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/04/ankara1970.jpg" alt="" width="505" height="161" /><br />
</a>İlkokula 1948 de başladım.  Defterler  on yapraklı yirmi yapraklı idi, tek çizgili  çift  çizgili olurdu, bakkaldan alınırdı.  kapağı kağıt, defter kapaklarının üzerinde aynı klişe &#8220;Türk  çocuğunun okul defteri.&#8221; yazısı ve aşağıda bir etiket dörtgeni,  no  adısoyadı  sınıfı;  defterin arka kapağında çarpım tablosu&#8230; Her bayramda birde paramız olduğunda cep defteri alırdık, cep defterlerinin kapağında &#8220;Güzel Ankara Defteri&#8221; yazılı olurdu.cep defterlerinin büyüğünde küçüğünde aynı yazı; Ankara öne çıkarılırdı. Sonra ilkokul öğrendiğimiz ilk şarkılardan biri &#8220;Ankara Ankara güzel Ankara.&#8221; &#8230;<span id="more-648"></span></p>
<p>Biz Ankarayı duyardık  da kitaptan defterden gördüklerimizle dalandırıp budaklandırıyorduk. Ankara bir Anadolu kenti, kalesi çevresinde mahalleler, Samanpazarı hamamönü bendderesi Hacıbayram&#8230; Mütevazi bir şehir, sonra tren  geçmiş,  raylar ikmal edilip ilk defa tren Ankara&#8217;ya geldiğinde  Ankaralı Seymenlerin Çıtakların:  &#8220;Ne de carı gidiyor ciğerine bit düşesi.&#8221; diye takdir ettiği, Ankara  Ağalarının trenin önüne ot saman döktürdükleri, lokomotifin üzerine çul attırdıkları anlatılır. Anadolunun ananesinde bu vardır. Misafir karşılanır, atına yem verilir,  atının üzerine çul örtülür.Sonra başkent oldu yeni Ankara teşekkül etmeye başladı. Ulus Sıhhıye Kızılay &#8230; İlkokul yurttaşlık bilgisi kitabında Ulus&#8217;taki Danıştay binasının resmi vardı, hayranlıkla bakardık. İki katlı bina, bir katında bir bölüm şöyle bir yarım daire, resmin altında  Ankara&#8217;nın modern binaları yazılı&#8230;</p>
<p>1950 li yıllar Ankara memleketimize yakın, henüz yol yok. Eskişehirden dolaşılıyor. o zamanlarda zaruret olmadan kimse bir yere gidemezdi. işi ihtiyacı olan gider gelirdi. Herkesin olur olmaz gezmeye dolaşmaya başlaması o daha sonra&#8230; Ankara&#8217;ya gitmemiştim merak da etmiyordum. bir makine parçası için galiba 1968 yılı yazında günü birliğine Ankara&#8217;ya gönderdiler,  İtfaiye Meydanında indim, Gençlik Parkı&#8217;nı boydanboya geçtim,sonra Çiftlikteki bir kurumdan parça aldım döndüm geldim. Ankara&#8217;ya gittimde ne dikkatimi çekti diye düşündüğümde  hatırımda ; uyumsuz apartmanlar, köprülü yollar ve gençlik Parkı&#8217;nın suyunun  kirlenmiş olduğu kalmış.</p>
<p>1969 yılı sonunda Ankara&#8217;ya tayin çıktı. Bir iktisadi devlet teşekkülüne , kadro uzman, üç üst derece,  ikramiye&#8230; Bir bakıma kendimi İstanbul menşeli saydığımdan burun kıvırarak gittim,  işyeri  Ulus istasyona inen bulvarın başında , Genel Müdürlük önde ayrı. &#8220;İnanıyoruz yapıyoruz.&#8221; diye yazmışlar. Genel Müdür, Yönetim Kurulu ve büroları burada. Tenha sükut hakim, varsa tek seyrek dolaşan  onlarda siyah elbiseli beyaz gömlekli  kırmızı kravatlı, sonradan öğreniyoruz orası protokol katı&#8230;Teşkilat binası arkada, enine boyuna daha büyük, servis dördüncü katta&#8230;</p>
<p>Araştırma Planlama Müdürlüğü&#8230; Katın önemli bölümünde  müdür, müdür yardımcıları, servisler ve büro&#8230; Müdür bilgili bir mühendis, emekliliği gelmiş, çalışmaya devam ediyor , titiz işini bizzat yapıyor. Çevresinden küçük yardımlar alıyor, kendisi koordinatör.  Servisleri rutin işleri ile görevlendirmiş, çalışmaları haliyle kabul edip geçiyor,  bilgi oluşturuyor. Müdür  herkese iltifat ediyor, beyefendi beyefendi, hürmetler hürmet bizden&#8230;  Makam masası camlı , camın altında bir yazı:  &#8220;Yüksek dağlar serin olur üşünür. Amirlerimiz bizden iyi düşünür.    Soruyoruz ,  siz gençsiniz amirleriniz tecrübelidir demek istiyor, personele de karışmıyor, sadece takib ediyor o değilden.   Verdiği işlerde ısrar etmiyor.  İki müdür yardımcısı , ikisi bir arada , yukarıya  aşağıya servislere girip çıkıyor, koşuşturuyorlar.</p>
<p>Servisler birer salon, Organizasyon  servisinde orta yaşlı iki bayan avukat, kapı arkasında görevden alınmış bir idareci oturuyor,kırgın sessiz ve makul ,  sorulursa anlatıyor, bir beklentisi yok. Gününü gün eden klasik memurlar,   gayretli çalışan memurlara bu beyi örnek gösteriyorlar: &#8221; Kabiliyetliydi, birimini serçe parmağı ile idare ederdi, başarılıydı, fakat şimdi burada.&#8221; diyorlar, çalışanları  frenlemek istiyorlar.   İki   avukat  aktif konuşkan, hesapları ayrı, birisi diğerinin işine karışıyor, bir yarış var. Birisi  &#8220;Aman şekerim katiyen leylak rengi değil, bir nevi şeftali çiçeği.&#8221; derse ,  diğeri  &#8220;Dikkat edin iyi bakın şeftali çiçeği ile hiç alakası yok, bu tam bir leylak rengi.&#8221;  diyor, üretiyor uzatıyorlar.  Konuları ayrıntı, tartışmayı seviyorlar..  Ağırlıkları da var müdür yardımcısı hatır almaya servislerine ayaklarına  geliyor konuşuyorlar. Yetmiyor  akabinde iadeyi ziyarette bulunuyorlar,  servise  gelen mütegallibe  &#8220;Hoş geldin nonoş.&#8221; diye karşılanıyor. Eskiden yeniden bir muhabbet başlatıyorlar.   İş arka planda kalıyor.</p>
<p>Diğer servis İstatistik servisi , büyük bir salon  Pencereleri Ankara Garı&#8217;na bakıyor. Ondört elemanın masası konmuş, fabrikaları paylaşmışlar, bilgiler geliyor, belli bir formata göre icmal çıkarıyorlar. çalışma esnasında ara ara fasıl yapılıyor, bir konu açılıyor. gece ki televizyon radyo proğramı kiritiğinden sonra  konu yoksa dolgu maddesi;   fal ve  karides:  Birisi bir şey söylese  &#8220;Ne biliyorsun bakla falına mı baktın.&#8221;deniliyor , fal öne çıkarılıyor;   bakla falına baktınsa bilirsin demek isteniyor.  Bir diğeri yakınıyor: &#8220;Gördün mü olanları Gürcü Bacı da ölmüş  sizlere ömür, bundan sonra falımızı kime baktıracağız .&#8221; diyor. Bir başkası Çiftlik&#8217;teki falcıdan bahsediyor. bir tarihte  fal baktırdığını, falcının falı sevindir dediğini, üç beş kuruş verdiğinde söylediği şeylerin kendisini bayağı heyecanlandırdığını, tesirinden kurtulamadığını anlatıyor.   Gazetelerin fal köşeleri de  ihmal edilmiyor okunuyor.  İçlerinde akşamcı olduğunu söyleyenler var. karides diyorlar, başka demiyorlar,   Karides edebiyatı yapıyorlar.  Karides pahalı cinsten tatlı su böceği,  içkili yerlerde meze olarak hazırlanıyor, pahalı ya  çoğu zaman ulaşamıyorlar, sözü ile iktifa ediyorlar.</p>
<p>Servis canlı  yerli yersiz  yukarıdan aşağıdan örnekler veriliyor;  mesela &#8220;O da akıllı çocuk ,  arabası var,  dairesini aldı.&#8221; veya &#8220;Bizim kayınbirader işte her ay araba değiştiriyor,  kereta giyinmesini biliyor, etiketi de var,  ağzı da laf yapıyor,  tamam&#8230;&#8221; ve tenkitler;   mesela filan için: &#8220;Bildiğim kadarı ile bilgi görgü tanıma faslından üç ay yurt dışına çıkmış , hepsi bu. Koltuğunun adamı değil iğreti oturuyor.&#8221; diyorlar . Tesbitleri de var, mesela : &#8220;Sayın büyüklerimiz, ülkemiz dev adımları ile ilerliyor.  Demiyorlar mı? Biz onlardan daha mı iyi bileceğiz.&#8221;  diyorlar. Bedavayı  da   pek seviyorlar.  mesela  bir hanımefendi  bir ah çekiyor anlatıyor:  &#8220;Ne güzel olurdu yani 950 liralık makyaj takımını kazansaydım.&#8221; diyor, alışveriş etmiş kupon toplamış , kura kendisine çıkmamış.. ve  herşeye rağmen tekrar edip durdukları, &#8220;Eskiyi unut   yeniyolu tut.&#8221;  kendilerince hala geçerli, söyleyip duruyorlar&#8230;Dahası  bir itiraf : &#8220;Ha bak söyleyeyim; bizim nesil  Maşaallah inşaallah bilmez,  eğer bunu söylüyorsak  resmen yatırımdır.&#8221; diyorlar. Konuşanlar ileri geri konuşuyorlar bir de şöyle iki tarafa bakıyorlar. Çevreden takdir bekliyorlar, sükut edeni yadırğıyorlar.</p>
<p>Servis büyük, iç iletişim de etkin, kimisi sesli düşünüyor, kimisi elektrikli hesap makinalarının car cartları arasında konuşuyor:</p>
<p>-İşte sizde  eğer isterseniz talaş kebabını evde yapabilirsiniz, nasıl derseniz hamurunu  Penguen&#8217;den alın. Çok nefis oluyor. tecrübr ile sabit.</p>
<p>Gülüyor. Mülki teşkilattan gelmiş birisi, kaymakamlıktan almışlar, nasıl gelmişse kendisini burada bulmuş,  cazgır servisi rahatsız ettiği  de oluyor, şikayetçileri de var. &#8220;Üfürüyor mangal da kül bırakmıyor.&#8221; diyorlar, çatanları da var. Bir süre surat asıyor. Sonra devam&#8230; Aslın da bilgi veriyor:</p>
<p>-Dün  Gima&#8217;dan kahve aldım . Rezalet bir şey tadını bulamadım&#8230; Ha çocuklar bakınsöyleyeyim ; Alkan&#8217;da harika peynir var. aman alın ihmal etmeyin.</p>
<p>diyor; yakın gözlüğü var, sadece gazete okurken kullanıyor, gözlük başka işe yaramıyor&#8230;  Serviste   Hanımefendilerin  biri de  dondurmadan  sağlık veriyor:</p>
<p>-Paraları toplayın , dondurmaları Mişmiş&#8217;den aldıralım.  Odacı gitsin iki adım atıversin , başka yerden  almasın.</p>
<p>Bir başka hanımefendi de sanki becerebilecekmiş gibi:</p>
<p>-Hafta sonu arkadaşın kabulundeydik işte tezgaha yakın  bir yere iliştik, adam pastanın başına dikilmiş  portakal mandalina ile süslüyor. seyrettik o muzlu jöleyi  süslemek o kadar kolay ki&#8230; Dilimlemişler portakallları şöyle  koyu koyuveriyorlar. Hayran olduk.</p>
<p>Bu defa genç bir avukat lafa karışıyor, bizimle girdi kuruma , sigaracı sükut ta etmiyor.  Sohbet ehli.</p>
<p>-Doğma büyüme  Ankara&#8217;lıyım, Eski Ankarayı bilirim yenisini de . Ankara&#8217;nın en iyi fotoğrafçısı kim size söyleyeyim mi; Rıdvan&#8230;  Bilirsiniz gidin bakınvitrinine hak vereceksiniz.</p>
<p>Bir başka meraklı hafta sonu proğramı yapacak hangi   sinemaya gitsin soruyor:</p>
<p>- Büyüğü  (Büyük Sinema da oynayan filmi.)  gören var mı. sen gördün mü ?</p>
<p>Ve uzmanlarından biri biraz da alaylı şekilde servise ültimatom veriyor:</p>
<p>-Yalnız giyinip sinemaya gitmekle olmaz; ilgi duyun, araştırın, merak edin okuyun. Korkarım siz yeni çıkan kitapları okumuyorsunuz !</p>
<p>Bu minval üzere iletişim fasit daire halinde akşam paydosuna kadar sürer, gider&#8230;</p>
<p>Diğer bir servis  Yatırım, Teknolojik Gelişmeler, Sinai Emniyet.  Küçük bir mekan, yurtdışında öğrenim görmüş olanların uğrak yeri, mesai dinlemez koşar gelirler, arkadaşını misafirini getirirler, baş köşede Kelekkesen&#8230;   İngiltere&#8217;de okumuş burnu havada . Odada bende varım diyen başkaları da var.Çay ocağı karşı da çayın kahvenin   çıktığı , servise açıldığı belli oluyor. Garsonlar askılarını dolduruyor kendi  katına gidiyorlar, servis saatleri de belli.   müdavimler de biliyor ya, gelmeye başlarlar, selam faslından sonra , lafa girerler:</p>
<p>-Akşam Ayhan Işık&#8217;ı seyrettim. Gölgeli pozlarına dikkat ettim. zaman zaman seni hatırlattı be  Reis, ne kadar  da benziyorsun. Haydi bana artık  bir şey ısmarlarsın&#8230;</p>
<p>Bu sırada garson girer  çayları getirir. Birisi garsonun   gözüne bakar , merhamet dilenir.</p>
<p>-Bak Dursun canım kardeşim, çayın soğumuşsa verme bana, canımı yakma; vereceğin çay sıcak olsun ağzım yansın.</p>
<p>der. Teminat alırsa çay alınır. Muhabbet başlar,  önce futboldan söz edilir. Önemli çünkü;</p>
<p>-Göz Hakkı, Baba Hakkı, İsmail Hakkı&#8230; Eski Beşiktaşlılardan kaç kişi kaldı.</p>
<p>Herkesin söyleyeceği birşey vardır. Galatasaray Fenerbahçe  Beşiktaş uzun sürer, sonra farkına varırlar, şikayet başlar:</p>
<p>_Eskiden Ankara da 7.5 liraya kafayı buluyorduk. Şimdi  arka sokaklarda bile 25 liraya çıkamıyoruz . Memleket mahvolmuş&#8230;</p>
<p>diyene günaydın denilir.birazda  Avrupadan Amerikadan konuşulur, onlara en keyiflisi de bu:</p>
<p>_Bir dolmalık biber 4 lira,  bir salatalık 4 lira,  3 patlıcan jiletine sarılmış  kordeleli 12.5 lira ;  sterlin 27 lira&#8230;</p>
<p>Dinleyenler pahalı bulurlar. Bu defa kimin ne kadar mecburi hizmeti kaldı  gözden geçirilir,  maaşlarının gülünç olduğundan bahsedelir.:</p>
<p>_Biz  cumartesini, pazarı, aybaşını, yıllık izni, konforumuzu rahatımızı düşünmekte haklıyız. Çünkü bizi kimse düşünmüyor.  Kendimiz kafa patlatıyoruz, kısıtlı imkanlar içinde sorunumuza çare bulmak durumunda kalıyoruz. biz de onu yapıyoruz.</p>
<p>Nihayet telefon gelir, içlerinden birinin eşi dairesinden aramaktadır.  Konuşurlar eşine;</p>
<p>-Liste elinde , erken de çıkıyorsun, topla götür. Ben yedide biraları alır gelirim .</p>
<p>Der , Telefonu kapatır.</p>
<p>Müdürlük Yazı İşleri Bürosu,  iç içe iki küçük  oda,  birinde şef, diğerlerinde sekreterler, sıkışık oturmuşlar masalarında daktilo, yazı müsvette olarak geliyor, muhaberata gidecek yazı  bir başlıklı kağıt  dört pelür takılıyor.  Diğerleri yazıya göre ,  eğer  basılacaksa  mumluya yazılıyor. Yazı zaman alıyor,tashihler külfetli oluyor,. Şef falanca hanım uğraşıyor, gayretli de;  sabah işten önce  şöyle bir gece dizisinden başlanıyor:</p>
<p>-Adam şimdi saraya gidiyor, bakalım ne yapacak.</p>
<p>diye  söz açılıyor.  Herkes genelde katılıyor. Sonra iş dağıtılıyor, önemli olan da  dağıtım  &#8220;Aman bana fazla bir iş düşüverir.&#8221; diye  akılları çıkıyor.Enayi olmak istemiyorlar. Tartışma eksik olmuyor . Seslerini yükseltiyorlar , ses koridora taşıyorsa  henüz itibarını yitirmemiş birisi  yatıştırmayı deniyor, devam ederse müdür yardımcıları usule uygun müdahale ediyorlar. Bir bakıma işler burada sonuçlandılırıyor ya,  kimsenin hatırını kırmak istemiyorlar.  Kaş göz desteği ile çalışma ortamı sağlanabiliyor. Tartışan memurlar  da makûl  konuşuyor:</p>
<p>-Ben çalışıyorum, o törpü yapıyor.</p>
<p>Diğeri de haklı:</p>
<p>-Onun gibi yazıyı iki saatte yazmıyorum , işimi bitirdim tırnaklarım mahvoldu,   onları düzeltiyorum.</p>
<p>Diyor.</p>
<p>Herşeye rağmen resmi daire tecrübesi gerekiyor. Devlet dairesi okul, kuralları var yetiştiriyor. İş güç uğraş ve heyecan içinde yapılan mesai ile başarı sağlanabiliyor. bu da  ancak  görev benimsenirse , iş sevilirse  çalışma hayatı rahat oluyor.  Çalışma  hayatınında az veya çok  sorunları olabiliyor. bu sorunların asgariye indirilmesi de kolay değil.  Çünkü kendine göre değerler kıstaslar  ortaya çıkmış,   çalışanlar bunları esas almış.  Umumun nokta-i  nazarı oluşmuş.  &#8220;Umuma muhalefet   kuvve-i hata.&#8221; oluyor .  Dolayısıyle yapılabilecek iyileştirmenin   hep birlikte yapılması lazım.</p>
<p>İşte bir resmi daire de burası.  Ulus&#8217;ta   içinde Zincirli camisinin ezanları çınlıyor. Bu ezanlar  bizi topladı,  kalabalık servisten birkaç kişi  ezanla birlikte  bodruma indik, adımız cimnastikciye çıktı. Odacıların namaz tahtalarını kullandık.   Gün bir vakit iki, vakitlere dikkat ettik, rahat  ettik kınayanın kınamasına aldırmadık.. 1974 yılında    Genel Müdürlük katında  yeni bir görev verildi. Bu defa sükut ortamında çalışma imkanı oldu.  1978 yılında  iktidar değişikliği ile etkin görevden kapı arkasına  alındık.  bir süre bekledik. Sonra Ankara&#8217;dan istemiyerek ayrıldık.  göz arkada kaldı&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/04/ankara/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Koyun</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/03/koyun/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/03/koyun/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Mar 2010 19:08:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İhsan Kelekçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Bolvadin]]></category>
		<category><![CDATA[çiftlik]]></category>
		<category><![CDATA[eber gölü]]></category>
		<category><![CDATA[emirdağ]]></category>
		<category><![CDATA[göl]]></category>
		<category><![CDATA[hayvancılık]]></category>
		<category><![CDATA[kırkgöz]]></category>
		<category><![CDATA[koyun]]></category>
		<category><![CDATA[sultan dağları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=630</guid>
		<description><![CDATA[
1950 li yıllar, Eber Gölü Havzası, Sultandağı Emirdağı Paşadağının çevrelediği göl; dağlar gurbettekilerimizin &#8220;Nerde benim mor sümbüllü çiçek kokan dağlarım.&#8221; dediği dağlar&#8230; Dağların ortak özelliği sükunet ve şurasında burasında koyun sürüleri&#8230; Aşağıda göle doğru ova, ovada yerleşim birimleri, çevreleri bağ bahçe, sonra tarlalar, sonra geniş mera ve göl&#8230;  Tarlalar karasabanla pullukla sürülüyor, ürün harman yerinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/03/kirkgoz.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-644" title="kirkgoz" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/03/kirkgoz.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/03/kirkgoz.jpg"></a>1950 li yıllar, Eber Gölü Havzası, Sultandağı Emirdağı Paşadağının çevrelediği göl; dağlar gurbettekilerimizin &#8220;Nerde benim mor sümbüllü çiçek kokan dağlarım.&#8221; dediği dağlar&#8230; Dağların ortak özelliği sükunet ve şurasında burasında koyun sürüleri&#8230; Aşağıda göle doğru ova, ovada yerleşim birimleri, çevreleri bağ bahçe, sonra tarlalar, sonra geniş mera ve göl&#8230;  Tarlalar karasabanla pullukla sürülüyor, ürün harman yerinde bir uzun uğraştan sonra alınıyor. Herkes seferber kadına çocuğa iş düşüyor&#8230; Traktör biçerdöğer yaygın değil, henüz otlak mera traktörün tecavüzüne uğramamış,  meralarda koyun çiftlikleri, çiftlik evleri dam çardak  ağıl otluk&#8230;Koyun bu coğrafyada iş uğraş bereket. Büyükbaş hayvan ise ev ekonomisi ile sınırlı, ineğe mandaya evde bakılıyor, çiftliği yok, yerel ihtiyaç için sütü kaymağı tereyağı için besleniyor.<span id="more-630"></span></p>
<p>Eber Gölü 100 km2 büyüklüğünde yurdumuzun 12. büyük gölü, Derinliği ortalama 4 m. göl kamış kındıra saz adacıkları ile kaplı, aralarında altı düz kayıklarla gezilebiliyor, kuşlar ve av hayvanları için barınak, avcıların uğrağı ,  nevi şahsına münhasır gizemli bir göl&#8230;  İnce uzun adacıkları kanal görünümü veriyor, labirent halinde , bir yerinde su girdap şeklinde kıvrılarak dibe gidiyor, gölcüler bük diyorlar ,  göl tehlikeli   gölü bilenler ancak emniyetli olarak giriyor  saz kamış  getiriyorlar. Gölün bahar ve kış yağışlarıyla suları yükselir, taşar çevresini sular altında bırakır. Her yıl göl  yakın yerleşim birimlerine köylere doğru  az veya çok yaklaşır, sonra çekilir gider. Arkasından yemyeşil otunu bitirir, dizboyu ipek gibi incecik ot&#8230; Tarlalardan önce ilk çıkan amele vişnesi vaktinde  göl çevresindeki araziye girilir, Kalabalık bir orakçı gurubu  otu biçer. yığınlar kurutulur, otluklara yığılır&#8230; İşte gölün  otu  ve harman yerlerinin  samanı arpası koyunculuğun sigortasıdır&#8230;</p>
<p>50 li yıllar nüfusun teşvik edildiği yıllardır. Her yerde olduğu gibi buralarda da aileler kalabalık. şu kadar oğlu, şu kadar kızı, torunu ,  gelini var;   herkes çiftçi veya ortakçı; bahçesi  tarlası  malı  çifti  çubuğu hayvanı  için  herkes devreye giriyor. Çoban koyunu çok olan çiftliklerde , çobana hak verilecek ya. herkes gücüne göre koyun tutuyor&#8230; Koyun mübarek,  koyun sevilir, koyun kibar seçer yer ayağının değdiğini yemez, koyunun yağmur duasında kuzusu bir tarafa ayrılır ,  koyun kuzu  karşılıklı meleşirler , süre biraz uzayınca meleşmeleri derinlik kazanır , cemaat dolar hislenir ,yağmur duası göz yaşı ile başlar, Baharın kuzusu ile meleşiyor olması ise göz aydınlığıdır .  Koyunun eti sütü yünü derisi kuzusu ihya eder. Koyuncular  da teşkilatlıdır. Yer yurt  çiftlik otlak mera yaylalar  at araba  sözüm ona eşek köpek&#8230;  baharın kuzular doğmaya başladımı teyakkuza geçilir, merada doğan kuzu eşek sırtında heybe içinde gelir. kuzular tamamlandığında ayrı bakılır, kuzulu koyuna özen gösterilir.Sonra süt sağımı başlar, yaylada devam eder. Ekinler biçildikten sonra yayladan inilir&#8230;</p>
<p>Damızlık koyunun yanında birde yoz koyun vardır. Bunlar sonra değerlendirilecek koyunlardır. kıra gider gelirler. Kuzular büyüyünce  dişisine damızlık koyuna takviye için iki yaşına kadar bakılır, erkeği satış için yetiştirilir ayrıca sürü yapılır.. birde koca koyun vardır, dört beş yaşındaki koyunlardan dişleri dökülenler merada yayılıp kendini doyuramaz besiye çekilirler, pancar ot saman arpa ile üç beş ay kadar bakılır etlendirilir, satılırlar.</p>
<p>Koyun etkin. Sekinet koyun sahiplerinde, kibir azamet mal mülk sahiplerinde çiftçilerde olur. Koyun çevresindekilere huzur tevekkül telkin eder.Koyun çiftliğinde iş başında ailenin büyüğü baba veya büyük oğul  biri baş tutar,  diğerleri çalışırlar. zaten çekirdekten yetişmişlerdir. Aralarında işbölümü yapılmıştır.Herkese çiftlik işi yanında çarşı pazar, çift çubuk, inşaat kemre gibi ek işler verilmiştir.  Koyun için luzumlu ilaç hap katran asefinik (asitfenik) bulundurulur. Bunlar mal sahibi ya, gece gündüz çalışır, gerekirse koyunla yatar kalkarlar, koyunlarını kuzularını tanırlar. Akşam koyunlar meradan geldiğinde  çiftlikteki  kuzular analarına kavuşurlar  meleşirler mahşer kurulur&#8230; Küçük kuzular analarını bulamaz Çobanlar bilir bulur anasına götürür  önüne atarlar.</p>
<p>Eber Gölü çevresindeki çiftlikler bir bakıma aynı özellikleri taşırlar, mesela Kırkgöz Köprüsüne yakın olan ; bir çiftlik çiftlikevi  odalar ve önde açıklık , odalar kireç badanalı döşeli biri mutfak ,  sonra koyunlar için ağıl çardak gölgelik çit  at ve  büyükbaş hayvanlar için ahır birarada  ayrı yerde otluk&#8230; Her bahar usta amele gelir, kıştan çıkınca bir dam bir çardak yapılır, tadilat tamirat olur. Ön tarafta bir çeşme, suyunun tadı değişik, hayvanların sulanması için  bir kaç yalak, az ilerde yürüme mesafesinde  Akarçay&#8230; Kırkgözün altından göle gidiyor; adı  Akarçay aktığı belli değil eğim  bir var bir yok. Kırkgöz Köprüsü Osmanlı Padişahları tarafından yapılmış 58 gözlü uzun bir köprü, Bugün bir kaç gözü toprak altında , halen ihtişamını kaybetmiş değil, kuşlara yuva ,çevresi yeşil, sakin,  otları arı çiçeği kekik rüzgarda dalgalanır.</p>
<p>Çiftlikte kadınların  başlarında büyükleri olur. Süt sağar, yoğurt peynir tereyağı yaparlar, Ekmek börek mahalledeki evde yapılır gönderilir, yaşlı kadınlar koyunun yapağısını yıkarlar, keçeci esnafına beş on kuruş verir attırırlar, boş durmaz ellerinde kirman yün eğirirler;eli boşalan çorap kazak örer, ihtiyacı olana giydirirler.  herkese gün boyu uğraş vardır.At arabası da hizmet için hazırdır, gelir gider durur.  iki yolu vardır,  biri anayoldan ki burada  kamyon  otobüs yanında öküz arabaları da geçer, birde kırlardan demir tekerlekli arabaların tarlalar arasındaki  kır yolundan gidilir gelinir. kadınlar kır yolunu tercih ederler. &#8220;Bizi İstanbuldan götürmeyin.&#8221; derler. Bu iş güç arasında  Hıdırellezde yakınlarının kadınlarını çocuklarını ağırlamak da onlara düşer. Çiftlik bir bakıma emniyetli , hava soğuk yağışlı olursa ev var ocak var, teşkilat var, hayvanlar çocuklar için önemli,  ova yeşil, Akarçay cam gibi berak temiz, Kırkgöz Köprüsü&#8230;   katmer, ocak bükmesi, yoğurt peynir tereyağ , yiyecek içecek bol, Hıdırellez ise işte bu&#8230; İşte ibrik, işte  leğen, işte peşkir iptedir&#8230; Konuklar akşam vakti tatlı bir yorgunluk içinde evlerine dönerler.</p>
<p>İşler mayısla birlikte artar. Koyun yaylaya gidecektir, eleman sıkıntısı çekilir, haziranla birlikte çiftliğin bir tarafına harmanyeri kurulur, tarladan sap getirilir, harman başlar, önce arpa sonra buğday biçilir gelir, sap düğen harman derken çeç çıkar . Eylülde gelir. Yazın koyun ağıllarından kemre kaldırılır kurutulur, istif edilir. Kemrenin özel sobası vardır  ördek soba çarşıda sobacı esnafı satar. devamlı ve ağır ağır yanar ısıtır.kış için bir devlet, koyuncuların yakacak sıkıntısı yok. Hayvancılık bu,yün süt yoğurt peynir tereyağı iyi de  adama ihtiyaç çok, devam istikrar gerektiriyor, durmak yok, eğer koyuncunun düğünü cemiyeti varsa şıkışır, uzak yakın ölüsü olursa ağlayamaz, koyunculuk  adamı ölüsüne  ağlatmaz&#8230;</p>
<p>Çoban şart, aileden olur, elden olur. Bir deynek dikiliverecek, yardımcıları da  contu, çoramık, cona, çotak&#8230; Elden olan çoban hak alır.Kasımdan hıdırelleze, hıdırellezden kasıma altı ay için çoban tutulur.Rayiç bellidir, bazı namlı çobanlar hakkı bir miktar artırırlar. Çoğu zaman koyuncular çobanlarını yeniden tutarlar. Ücretten  ayrı elbise içlik, kaput bezinden göynek  çamaşır ve çarık&#8230;1950 yılların son dönemlerinde artık çarıkların tabanı kamyon lastiklerinden yapılmaktadır. kırda dağda giyilir. Çobana  demirbaş kepenek verilir, çobanın paltosu yatağı yorganıdır, gece yatısında  koyun güderken hayvanlar doyduğunda  sürüde  başı çeken  elkoyun vardır, elkoyuna bağ  atar bir ucunu kendisine bağlar;  çoban  şapkasını yüzüne indirir kepeneğe girer uyur.  Yazın kepenek eşeğin üzerindedir. Çoban köpekleri telaşlıdırlar,önce koşar uyarı yaparlar ,  çobandan ses çıkmazsa kendilerini gösterirler. Çobana sürüyü götürürken azığı verilir. Çiftlikte karnı doyurulur. Kışın bulgur bulamaç yemeğini kendi yapar her hafta evden ekmek gönderilir.  zemheride hamsinde havanın durumuna göre  eğer müsait ise koyun çıkarılır.  çiftlikten fazla uzaklaşmaz.  karlı günlerde ağılda koyunlara  ot arpa verilir. Çobanlara fazladan efsane isim takılması adettir. Tokuroğlu, Kotanoğlu, kont, Maraşal  birşey denilir çoban adını unutur. Arada ailesine köyüne gitmesine izin verilir.</p>
<p>Çobanlar kendilerine ne sorulacağını ve ne cevap verileceğini bilirler, Şapkası deforme olmuş üzeri ustura kayışı gibi kirlenmiş bir çoban; yeni bir şapka almasını tavsiye eden birine:-</p>
<p>-Biz gece şapkayı çıkarıp çiviye asmıyoruz, burnumuza indirip yatıyoruz.</p>
<p>der.  Çobanlar alıngan da olurlar. Huyu bilinirse idare edilir.  Kütahyada bir çoban  kızmış  küsmüş, daha dört ayı var bırakır giderse, fakat bakmışlar işine devam ediyor, koyunu güdüyor, inadını da sürdürüyor.  &#8220;Aman kışın bizi çobansız bırakma&#8221;  demişler.</p>
<p>-Gününe kadar koyununuzu güderim, Hıdırellezde hakkı almam, birdaha size çoban durmam.</p>
<p>demiş.Rahatlamışlar süre var ya  belki damarı bulunur. Gönlünü eder parasını veririz diye düşünmüşler.</p>
<p>Ağanın biri çoban ararmış, çobanın biri yer arıyor. Ağaya söylemişler çağırmış görüşmüş. Adam dilli anlatıyor.</p>
<p>-Hıdırellezde  Karayokuşta falana çoban durdum. Koyununu güttüm. emirdağ yaylaların da işte&#8230; Akşam  sırtımda mavzer, ardımda kaz kanadı ikiyüz koyun, çanlar çingir çingir, , Gürleğe doğru çıkıyorum, kepenek eşeğin üzerinde, köpekler iki yandan geliyorlar, çontu arkada,  he he hey.</p>
<p>demiş ,  sanki &#8220;Meşeler Güvermiş&#8221; i söylüyor kendinden geçmiş..Ağa tutmamış.. &#8220;Niye tutmadın.&#8221; demişler.</p>
<p>-Adam çobanlık yapmamış  sadece çobanları dinlemiş. çontu kalmış  saltanat istiyor.   demiş&#8230;</p>
<p>Amcaoğlu Rahmetliği siz nerden bileceksiniz. Koyuncu ovada çiftliği, çarşıda dükkanı var. Oğulları sarraf yapağı tiftik  alırlar. Bir vakit bir çobanı varmış. Çoban sürüyü götürüyor iyi de  arada eşeğinen kesilmiş koyun getiriyor. . &#8221; Hayrola ne oldu.&#8221; soruyorlar.</p>
<p>_Ağrıdı, ağılı ot aldı, kayadan düştü ,   iyiki   bıçak  yetiştirdim.</p>
<p>Diyor. sonra çiftlikte yeniliyor. Herkese pay düşüyor. Üçbeş olmuş, Ağa anlamış bir iş var bunda&#8230; Çobana:</p>
<p>-Bak ben  anlarım, bıçak yetiştirilecek koyunu bilirim,  çiftlikteyim işte bir şey olursa dönün gelin bakayım kesilecekse keserim.</p>
<p>demiş. Onbeş gün bir ay olay çıkmamış sonra çoban bu defa çiftliğin uzağından bir ışlık , bağırmış:</p>
<p>-Ağa yetiş koyuna hal oldu.</p>
<p>Demişti ya, gidip bakacak kesilecekse kesecek ,  koşuyor kan ter içinde vardığında,mundar ölmüş koyun buluyor. derisini yüzüp köpeklere veriyorlar. Sonra yine çiftliğin uzağından  bir ıslık bir bağrış:</p>
<p>_Ağa yetiş koyuna hal oldu.</p>
<p>Dediklerinde ; rahmetli olacakları biliyor  ya elinde bıçak koştuğu yerde çobana bağırırmış :</p>
<p>- Keslen köpoğlu köpek, keslen köpoğlu köpek.</p>
<p>Çobanda koyunu keser,  birşeyler geveler,   Ağa anlar ne   de sin, çaresiz çiftliğe getirir  çobanlarla yerlermiş.</p>
<p>Hülasa   Karagözlü koyun ağzı dili var. Meleyebiliyor da &#8230; Ağa para derdinde, Çobana hak yetmiyor boğaz derdinde, kasap et derdinde, kurt nasip derdinde koyunun bunlardan haberi yok,    meleyebiliyor  ya&#8230;  o onun   tesbihi,   melemesi ona yetiyor,  içi rahat&#8230; vesselam.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/2010/03/koyun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
