Vaktiyle Osmanlı devrinde bir Erzurumlu “Kim bir kişinin müslüman olmasına sebep olursa büyük sevap kazanır” diye duymuş veya dinlemiş. O devirde şehirde köyde müslim, gayrimüslim bir arada yaşıyorlar. bir gün köşede bucakta ıssız bir yerde bir gayrimüslim ile karşılaşmış. Aklına gelmiş, müslüman etmek, sevap kazanmak istemiş; adama “müslüman ol!” demiş. Adam “Biz sizinle beraberiz. Aramızda ahit var, vergi veriyoruz” demiş, itiraz etmiş. Dadaş dinlememiş, sıkıştırmış. Canını acıtmış. Sonunda adam pes edip “Peki kabul ediyorum, şimdi ben müslüman olmak için ne söyleyeceğim” demiş. Erzurumlu şaşırmış. Düşünmüş, aklına bir şey gelmemiş. “Onu ben de bilmiyorum” demiş, mahcup olmuş.
Erzurumlu bir şey duymuş, arkası yok. Kahvede sokakta duymuş. Camideki nasihattan, kitaptaki yerinden haberi yok. Bilgi eksikliği var. Farkına varmamış, okumamış, sormamış. Mahalle odasında, evlerde okunan Mızraklı ilmihal, Muhammediye, Müzekkin Nüfus, Envaru’l Aşıkın, Karadavud, Cenkname’yi dinlememiş.Bilmesi gerekenleri öğrenmemiş, vaktini boşa geçirmiş…
Günümüzde de bir Hatırlı Beyefendinin örneği var. Beyefendi devlet ricalinden, milletvekili veya yüksek memur, neyse, hacca niyet etmiş. Son uçakla gidecek, ilk uçakla dönecek. Diyanet yardımcı. Seferber olmuş. Cidde’deki ekibe haber üzerine haber geliyor. “Beyefendi geliyor, aman” diye.. Sonradan anlaşılıyor. Beyefendinin eksikleri var. Kendisine yardımcı olunması isteniyor. Cidde’ye geliyor, karşılıyorlar. Namaz ve Hac ibadeti ile ilgili öğreneceği bilgiler var. Hac ibadetini beraber yapacaklar. Ağır aksak ta olsa gider. Namaz için bir iki sûre ve dua öğretilmesi gerekli. Kurmaylar “Sübhaneke”yi havaalanında öğretiyorlar. Şimdi Fatiha, İhlas, Kevser sureleri ile tahiyyat, salavat ve kunut öğretilecek. seferber oluyorlar, uğraşıyorlar, Fatiha’yı bile öğretemiyorlar. Adam “Sübhaneke” ile geri dönüp geliyor. Beyefendi’de bilgi dirayet ve siyaset var, Ef’ali Mükellefin yok. Ef’ali Mükellefin olmazsa olmazlar. Bilen yok, yasal zorunluluk yok, rağbet yok, iltifat yok, Beyefendi de ayılamamış.
Evet, yani şimdi tabi dünya gelip geçen bir gölge gibi hareketli, ömür kısa, “vakit nakit” ve olmazsa olmazları var. Erzurumlu da, Beyefendi de olmazsa olmazları bilmiyorlar. Bilgi noksanlıkları var. İnancımıza göre bilmekle mükellef olduğumuz “olmazsa olmaz”lar bir kaç kavram. Farz, vacip, sünnet, müstehap, helal, haram, mübah, mekruh vs… bunlar yön verir, bilgilendirir, temel kurar. Zaman içinde ufuklar açılır, her bir ayrıntı ayrı bir mutluluk kazandırır. Ömür denen çetin labirent sorunsuz aşılır. Bu kavramlar hayatı kargaşa olmaktan çıkarır, anlam verir. İnsana dünya hayatı ile ilgili ipuçları verir.
Dünya bugün altı milyar insanı üzerinde taşıyor. Yapılan hesaplara göre daha elli milyar nufusu taşıyabilecek kapasitede. Yine bu kapasite ile dünya evrende nispeten küçük sayılabilecek bir yer kaplamaktadır.
İnsan gönlü duyguları ile aklı, tetbiri, idraki izaniyle üstün bir yaratık. Mahlukatın şereflisi ve sorumlu… İnsan ömür dediğimiz ve şuurlu olarak idrak ettiğimiz bir süre hayatta kalıyor. Bu sürenin geçici olduğunu kesinlikle biliyoruz. Hiç kimse kendisini dünyada ebedi olarak düşünemez. Herkes bu dünyada fanidir. Birgün mutlaka buradan gidecektir.
İnsan ömrünün zamandaki yeri birkaç milyar seneyi bulan dünyanın yaşına göre bir hiç seviyesinde, insanın mekandaki yeri ise bir nokta, bir toz zerresi…
Kainatta insanın yeri durumu bu iken kendisi nev’i şahsına münhasır dengelere sahip. İnsanda yeterlilik, mutluluk, sağlık, genellikle bir arada bulunur. Kalb’i Selim ile sürdürülen ömrün faydası, vücudun temizliğinin, sağlığının teminatıdır. Bunlara dikkat ettiğimizde sağlıklıyızdır. Güvenilir bilgiler üzerine istinad eden bir dünya görüşü insanın yolunu açar.
Çalışma ve eğitim toplumsal bir alışkanlıktır. Ale’l usul derlenmiş, kontrol edilmemiş, ne olduğu belli olmayan bir sürü bilgi ile müfredat teşkil edip okullarda ayaklı kütüphane gibi adam yetiştirip diploma veren sistem kişiye tembelliği, açgözlülüğü, laubaliliği, şarlatanlığı, saygısızlığı öğretir, dalkavuk yapar; insanın ihtiyacı sonsuzdur. İhtiyaçları inançlar sınırlandırır. İnanç bir disiplindir. Çalışma hayatını yönlendirir. Harcamayı kurallara bağlar. İnanç eksik kalırsa Boşluğu doldurulamaz. Diğer taraftan maddi yönü ağır basan kişiler için tatmin, dozla; kalite ile kalori miktarı ile ölçülür hale gelir. Ev, araba, haftasonu programları, tatil ve eğlence ile rahatlıkla bağışıklık kazanan toplumu artık aynı şeyler tatmin etmez olur. Her defasında doz ve kalitesinin artırılması gerekir. Nefis kişileri daha külfetli rahata yönlendirir; moda, reklam, medya insanın peşini bırakmaz. Artık kendilerini tatmin edemezler. Manevi huzur ve it’mi’nanı kavrayamazlar…
Cemiyet içindeki temizlik, safiyet bozuldukça, kıskançlık öfke artar. Sonra korku, sıkıntı hissi, telaş, hiddet ve kin… Bunların hiçbiri boşa geçip gitmez. Ruhi sorunlara yol açtığı gibi, uzvi sahada da iz bırakırlar. Kişiler problemli olurlar.
Pek az insan gerçekleri kabul edecek kadar güçlüdür. İç dünyamızın derinliklerine bakmayı sevmememiz burada bulacaklarımızdan korktuğumuzdan olabilir. Neticesinde sosyal denge etkilenir.
Özetle hepimiz can taşıyoruz, ömür sürüyoruz fakat hayat bazen tatlıdır; alameti farikası (Ayırıcı vasfı) sıkıntı ve meşakketdir. Zaman çabuk geçer. Sanki otobanın sol şeridinde gidiyor gibi… Dalgınlığa da gelmez. Madem ki canımız üzerimizde, öyleyse oyalanmak, gaflete dalmak olmaz. Olmazsa olmazların dikkate alınması gerekir. Sonrası Kerem Sahibine aittir. Nihayet ahlak kitabından bir alıntı:
“Dünya lezzetli sebze ve reyhandır. Hak teala hazretleri onu size verdi ki; size tecrübe ve imtihandır. Mü’min kendi nefsinden nefsi için ve dünyasından ahireti için, gençliğinden ihtiyarlığı için ve hayatından ölüm günü için hazırlansın, tedarikli olsun. Dünya sizler için halkolunmuştur. Siz de ahiret için halkolunmuşsunuzdur. Ölümden sonra bir yer yoktur. Ya cennet ya da cehennem vardır…”




