<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Babamın Hikayeleri &#187; Bolvadin</title>
	<atom:link href="http://www.babaminhikayeleri.com/tag/bolvadin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.babaminhikayeleri.com</link>
	<description>İhsan Kelekçi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 01 Feb 2012 18:38:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Lüks</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/luks/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/luks/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 06 Jul 2011 16:24:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[1950]]></category>
		<category><![CDATA[Bolvadin]]></category>
		<category><![CDATA[et]]></category>
		<category><![CDATA[giyim]]></category>
		<category><![CDATA[heybeli]]></category>
		<category><![CDATA[kaplıca]]></category>
		<category><![CDATA[Lüks]]></category>
		<category><![CDATA[mobilya]]></category>
		<category><![CDATA[sinema]]></category>
		<category><![CDATA[sofra]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=1041</guid>
		<description><![CDATA[1950’li yıllar iç batı Anadolu, dağlar ovalar göller volkanik kütleler büyük küçük yerleşim birimleri ve ara ara kaplıcalar; kaplıcalardan bize yakın olanı Heybeli Kaplıcası, külfetsiz olduğundan dolayı çevredekilerin her sene uğradığı kaplıca&#8230; Suyu sıcak; birkaç hamamı , bir miktar  evi odası barakası var, kışın sakin, canlılık hıdırellezden itibaren başlar, müdavimleri günü birlik gider gelirler. Mevsimi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="_mcePaste"><strong><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/07/hamam.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1075" title="hamam" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2011/07/hamam.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></strong></div>
<div>
<div>1950’li yıllar iç batı Anadolu, dağlar ovalar göller volkanik kütleler büyük küçük yerleşim birimleri ve ara ara kaplıcalar; kaplıcalardan bize yakın olanı Heybeli Kaplıcası, külfetsiz olduğundan dolayı çevredekilerin her sene uğradığı kaplıca&#8230; Suyu sıcak; birkaç hamamı , bir miktar  evi odası barakası var, kışın sakin, canlılık hıdırellezden itibaren başlar, müdavimleri günü birlik gider gelirler. Mevsimi yazdır;  karpuzla beraber ziyaretciler yoğunlaşır,  tadı şenliği o zaman; kaplıcada kırk kadar ev, sekizi bir oda ara mutfak kaplıca evi; birinde hamamcı oturur, yedisi için hatırlılar sıraya girerler; diğerleri oda baraka&#8230; Ortada kahve,  içinde dört beş masa ve bir peyke; arka tarafta büyük bir ahır. Bakkal kasap yok, gelenler ne kadar kalacak ise gerekli battaniye yastık islim tencere tava ile yiyeceklerini de getirirler. Tarifeli seferler var, şehre giden birkaç otobüs uğrar, bunlarla gidilir gelinir; ihtiyaçlar görülür. Buralarda nüfusun çoğunluğu çiftçidir onların işi bitmez, ağustosun ortasından itibaren işini kolaylaştıran çiftçiler arabaları ile kaplıcaya uğrarlar, onların derdi yoktur yer bulamazlarsa çadır kurarlar, iki üç gün kalır dönerler.<span id="more-1041"></span></div>
<div>Kaplıcanın suyu yeterli sıcaklığı 58 derece, üç hamam biri açık, hamamlar birer havuz, suları coşuyor, şifalı su gök turna gibi akıp çıkıp gidiyor, atıksu şebekesi yok, havuzların gideri açık kanala verilir, ilerde bir yerde bataklık oluşturur kalır. Hamam ovasının bitki örtüsü maki, üç beş bodur ağaç , çevresi mera tarla, ovada kaplıcaya yakın yerlerde dipçik denilen iri otlar. Bir tarafta içme suyu yetersiz çeşme,  gerekli su yakın bir köyden karşılanır. Elektrik yok , akşama doğru evlere odalara çadırlara ücretsiz gazyağı dağıtılır, hamama gelenlerin beşli yedili gaz lambası vardır yakar aydınlanırlar. Kahvehane iki hamam arasında ve önünde bir direk.  Akşamlar serin lâtif çevre sakin , tam her şey tabii derken alaca karanlıkta kahvenin önünde lüks töreni başlar; iki lüks lambası ortaya çıkar, ispirto ile gömlekleri ısıtılır, sonra pompalanır, gürültü ile yanarlar çevreye beyaz soğuk güçlü bir ışık verirler. Birisi kahveye alınır, diğeri direğe çekilir. Bunlar kaplıcanın simgesidir Kahvenin içi ve önü meydan aydınlanmıştır; ümransa uygarlıksa aydınlıksa lüks ise işte bu. Herkes kendisini emniyette hisseder.</div>
<div>Kaplıcanın uysal köpekleri ahırın arkasından gelir  lüksün çevresinde yerlerini alırlar. Tecrübe ile sabit rahatsız edilmiyecekleri köşeleri bilir oralara sinerler. Zaten yazın kaplıcada bir şekilde karınlarını doyururlar da, hamamcı kahveci de bunlara bir şey verir. Köpekler önlerine bir şeyler konulurken kendilerinden bazı şeylerin istendiğinin de farkındadırlar. Onlara; &#8221; Müşteri daima haklıdır, aman kimseyi rahatsız etmeyin &#8221; deniliyor gibi gelir; hiç sesleri çıkmaz , hav diyemezler dikkat ederler.  Ha bunca tedbire rağmen gecede gündüzde çoluk çocuktan başlarına iş geldiği taş geldiği de olur, sineye çekerler.</div>
<div>Terbiyeli kaplıca köpeği bir tarafa; o yıllarda evde sokakta mahallede kırda köpek. Halk köpeğe âşina; ilgilenir yanına varır sever taş atar tekme vurur, köpek de tepki gösterir, iletişim olur. Nedense çocukların köpeklere karşı zaafı var, yabancı köpeği taşlarlar peşine düşerler, köpeğin canı yansa dişini gösterse çevredeki büyük küçük çocuğa cesaret verir, onların kendisine yardıma hazır kimseler  olduğunu bilir, pes etmez. Hâni darbı mesel olmuş anlatılır;  böyle taşlanan çocuklar peşinde gezen zavallı bir sokak köpeğine; teselli etmek için: &#8221; Günde kaç taş yersin.&#8221; diye sormuşlar ; &#8221; Çevremdeki sütü bozuğa bağlı.&#8221; demiş; haketmediği halde kendine kötü muamele yapılmasından şikayet etmiş derler. Köpek aklı başında olanlardan zarar gelmeyeceğini biliyor anlaşılan, insanlardan ayrı olmak ta istemiyor, arzusu lüksü aklı başındakilerle beraber olmak galiba.</div>
<div>Yeri gelmişken, acaba sözüm ona &#8221; Eşeğin de lüksü var mı?&#8221; denilirse ; eski yılların vazgeçilmez hayvanı, her iş ona, evlerde yer avlu ahır varsa, bir iki hayvan da bağlanır; harman hasat eşeğin sırtından geçer, kır dağ tarla bahçe yakın köyler için servistir özel vasıtadır, rahatlık sağlar&#8230; Sonra kış için odun getirmek eşeğe ait, kömür bizim oralarda henüz kullanılmıyor, dağlarda meşe ormanı ve odun eşeğin sırtında dağlardan gelir, kışın nasıl geçeceği belli olmaz, evin ihtiyacı için ve odun para ediyorsa  eğer şehirde satmak için dağ seferleri kış boyu devam eder; eşek de dağa ormana ruhsatlı ruhsatsız gider gelir. Satmak için şehre odun götürülecekse kıyasıya yüklenir, şehrin kenar mahalllesinde eşeğin odunu ikiye bölünür ayrı ayrı satılır hasılat katlanır. sıkıntıyı eşek çeker de, bu işte para var diye hayvanın boğazına bakarlar; yemini sakınmazlar. Sıkıntısını unutur, yem yemeyi boğazını sever, çok yer karnını da iyice doyurur, işe gelince yediğini inkâr etmez sırtına ne vurulursa nereye istenirse götürür, yol iz de aramaz.  Eşek kışın hava muhalefeti olduğunda, sahibinin dışarı çıkmayı canı istemediğinde, bir de yemini kesmediğinde memnun kalır;  eşeğin lüksü işte budur.  Boğaz eşeği denilen ve ne bulursa tıkınan, işe çalışmaya gelince kaytaran kimseler gibi değildir.  saygısız yiyen ve çalışmayankar tembelliklerinin bedelini bir şekilde öderler, yanlarına kâr kalmaz.</div>
<div>O yıllarda görürdük, köy ilkokulları için hazırlanan ayrı okuma kitabı vardı. o kitapta; &#8221; Rençberler hoş tutarlar öküzü, dağdan gümbür gümbür hezen indirir.&#8221; diye  güç ve kuvvet timsali öküz&#8217;den övgü ile bahsedilirdi. Çiftci köylü el üstünde tutar. Çift sürer, gen söker, ormandan tomruk getirir, arabaya kağnıya koşulur, ekini dereden  alır dağın başına gediğe çıkarır, zor işlerin hayvanıdır da yine onunda lüksü vardır. Öküzün lüksü düğen öküzü olmak ve zahmetsizce düğen sürerken gün boyu sevdiği şeylerle karnını doyurmaktır. Bizim kuşak harmanı bilir, iki aydan fazla devam eder. Ekinler sararınca biçilir, başakları üzerinde olduğu halde  saplar  tarladan harman yerine getirilir. Harman yeri yerleşim birimleri çevresindeki müsait alanlardır. Ekin harmanda geniş bir alana serilir, altında keskin çakmak taşları olan ve üzerinde ağırlık bulunan düğen ile ekinler üzerinde dolaşılarak başakların sapları saman edilir ve taneleri ayrılır. Düğeni harmanda at veya öküz dolaştırır , dolaşırken bir taraftan yemelerine de karışılmaz. Düğen sürmek hayvana zor bir iş değildir, bir de başaktır tanedir samandır yerler ağızları boş durmaz. Düğen atı öküzü mutlu eder. Öküzün lüksü budur.</div>
<div>Bir de şehirlerde başka bir düğen öküzü vardır.  Tabii işin içine girilince bazı şeyler mübah oluyor. O yıllarda İzmir Manisa tarafında meydanda  işlek yerde  müşterisi çok bir büfe işçi çalıştırıyor , daha sigorta asgari ücret yok . Haftalık aylık bir şey veriliyor, tatminkâr değil de, çıkarsa bir idare çıkacak. Birisi büfede işe başlamış alacağı para belli şu kadar, bakalım karnını doyurabilecek mi? Endişeli&#8230;  Bakmış  ki işçiler arasında bir usul var, herkes önce karnını doyuruyor. Önemli olanı yediğine de karışılmıyor, memnun kalmış ferahlamış. Eh başta ortada sonda ara ara nasipleniyorlar. Sabah erken gelen simit poğaçalardan taze sıcak birkaç adet yemeğe başlamış, öğleyin akşam  börek tatlı ne gelirse her işçi gibi tadına bakıyor. tam iyi gidiyor derken işçi düğen öküzü gibi dönmüyorlar ya haftasında rahatsızlanmış yıkılmış, ambulans çağırmışlar âcile kaldırmışlar. Büfe işçisinin lüksü bu da, dikkat etmesi gerekiyor.</div>
<div>Yine o eski yıllar; evlerde kiler, kilerde un sandığı , evler kalabalık sandıklar büyük beşyüz kilo un alıyor. Ekmek börek mantı makarna ne ise bu sandıktan. Mahalle fırınları var pişiriyor hak alıyorlar. Çarşıdan alınan bir şey yok. Tercih edilen çakmak taşı gibi sert sarı buğday, tarladan gelir veya buğday pazarından alınır. çeşmede yıkanır müsait bir yerde kilimler üzerinde kurutulur. Belediye değirmeninde öğütülür, Değirmen kilosu üç beş kuruşa un ediyor, prensibi var &#8221;Tart ver, tart al.&#8221; kabuğu kepeği irmiği ile doğal olarak eksiksiz teslim alınır. Kilerde iki elek, eleğin üstünde kalanlar hayvanlara, hayvan yoksa hayvanı olan komşuya verilir yerine süt alınır. 1950 li yılların ikinci yarısında kilerin bir köşesinde bir yeni misafir; bir çuval fabrika unu makbul bir şey de değil, evvela yumuşak buğday sonra sarı değil ak buğday, fakat baklavalık börekliktir, hini hacette lazım olur diye evde bulunduruluyor. İnce elekle elendiğinde eleğin üstünde bir şey kalmıyor fakat fabrikaya itimat yok içinde bir şey olur diye yinede eleniyor. unu eleyecek olan evin hanımına sorar;</div>
<div>- Peflika unundan mı eleyelim.</div>
<div>Der ve fabrika unu elemeği tercih eder. çünkü uğraştırmaz, Un eleyenin lüksü fabrika unudur çabuk elenir, elekten tekneye iniverir.</div>
<div>Herkesin bulduğu ile yetindiği yıllardır o yıllar;  Güzün dağdan yayladan koyun keçi indiğinde bir kısmı pazara sürülür,  erbabı takip ediyor, müşterisi hazırdır yazın mütenevvi ot ile kekik ile etlenmiştir ve hesaplıdır, müşterisi çoktur. Vatandaş durumuna göre iki üç veya daha fazla alır. Yeri olan birer birer keser, yeri olmayan hepsini keser kavurma sucuk vs yapar, kilerde tel dolabı vardır saklar. Bir de kelle paça ciğeri  işkembesi sıraya konulur öncelikle yenilir. kemikler havalı yerde kurutulur muhafaza edilir kışın keşkek kurulur, evde bereket şenlik olur. Siz Kadir Ağayı nereden bileceksiniz. Köy Ağası da şehre göçmüş&#8230; Kendisi canbaz maldan anlar, yanında kınbıçağı taşır. Anlattığına göre kınbıçağı özel olarak çeliği bıçakçıya verilerek yaptırılıyor. Evi de kenar mahallede yeri müsait avlusu var. Etlik için üç beş koyun keçi alırsa ihtiyaç olunca teker keser evde çoluk çocuk bayram eder. Kadir Ağa&#8217;nın bıçağı yanında &#8221; Ben keserim, gelin yüzer. &#8221; diyor.   Gerisine zaten karışan olmaz,  sofra küle satır her şey hazır ve evdekiler eti istedikleri gibi hallederler. ciğerdir mele yeridir ateş üzerinde bağırsaktır;  imalat hemen başlar.</div>
<div>O yıllar da memlekette bir hafta sonu lüksü de var .  Yazın kırda bayırda bağda bahçede , kışın müsait ev yer bulunmazsa çarşı fırınının müşterilere gösterilen mütevazi bir köşesinde fırın eti ziyafeti çekilir. Çağrılılar belli adam başı malzeme hesaplanır et fazlaca alınır,  gecikmeden öğleye akşama yetişecek şekilde fırına teslim edilir.  Fırıncı eti malzemeyi tavaya koyar,  Üzerine tebeşirle isim yazar, fırına sürer.  Arada tavayı kontrol eder,  maşaşı vardır karıştırır suyu eksilmiş ise koyar.  Çağrılılar arasında etin niye çok alındığını soranlara, bu kadar eti kim yiyecek diyenlere &#8221; Sınıveriyor gömgök aç kalkıyoruz. &#8221; denir. Et başka yerde yenilecek ise gurup oraya gider, iki kişi fırından tavayı pideleri üzerine ne yenilecekse kışın kaymak tahin, yaz ise karpuz alır gelirler. Tavanın çevresinde toplanılır, servis tabak kaşık çatal olmaz, pide ile el ile kısa sürede tavanın eti yağı yenir kemiği sıyrılır, arada su maden suyu içilir, kaymak karpuz hazırlanmıştır, sünnetlenir duası edilir. Hâni bir çırpıda da yendi ya; kiminde bir şişkinlik hazımsızlık başlarsa; ilave maden suyu tavsiye edilir,   şikayet devam ederse, rahat etsin diye hatırına &#8221;Uzun eşek. &#8221;,  &#8221;Bu neci dükkanı.&#8221;  gibi hareketli oyunlar oynanır  ve iyi gelir.  Rahatsızlık sürerse her yerde temini mümkündür  &#8221; Bir avuç soda. &#8221;  bulunur içirilir.</div>
<div>Etin tiryakileri de vardır. bunlar pirzola biftek severler, adına bütüm et derler, el kadar el kadar olsun isterler. Yediklerini de yutkunarak anlatırlar tatlandırırlar. Ünleri kulaktan kulağa yayılır. muhabbeti olur konuşulur. Yakın köyden birisi şehirlilerle hemhâl hâli vakti de yerinde, davar keser ziyafet hazırlar. Tiryaki arkadaşlarının da ikisini çağırır, adamlar koşar gelirler, hoşbeş muhabbet sonra sofraya otururlar, köyden başkaları da var. Çorbayı içerler arkasından et gelir pilavın üstünde, adam hakikaten epeyce et koydurmuş, görürler memnun kalırlar da  sofra sahibi:</div>
<div>- Sizin için hususi hazırladım, eti çok koydurdum,  işte bakın böyle yaptım doldurdum yığdım, haydi buyurun.</div>
<div>deyince iş değişir, pirelenirler tiryakilik var, yâni biz iki kişi olsak bu sofra gelse tamam da, köyden beş yedi kişi çağırmış, onlar bizimle yarış ederse diyemezler , yine de itiraz ederler:</div>
<div>- Yo&#8230; Et dediğin tepsinin üstünde öyle yığılacak ki, ben şimdi sofrada arkadaşımla karşı karşıya oturuyorum ya eğer onu göremezsem,  işte o zaman doldurmuşsundur, yığmışsındır.</div>
<div>Der. kendilerine ait et lüksünü tarif ederler.</div>
<div>Bir de rüştünü ispat etmiş olanların lüksü var, çarşıya girmiş, dükkkan açmış, bir yerde çalışıyor, iş sahibi laf sahibi olmuş, hâli vakti yerinde kimi adamlar, muhabbet arasında &#8221; Kötü bir alışkanlığımız yok.&#8221; diye başlıyorlar arkası geliyor &#8221; Tek lükslerinin&#8230;&#8221; kahve veya kulüp veya sinema olduğunu söylüyorlar. Ne yapalım işte alıştık gidiyoruz, müdavimi olduk, arıyoruz aranıyoruz diyorlar.</div>
<div>O yıllarda memlekette adım başı kahve, kahve de oyun ve iskambil ile meşhur, kahveciler uyanık gözüne kestirdiği vatandaşı müşteri edinmek, kahveye bağlamak için kapıdan karşılar , masasını siler, hatırını alır, taze çay açtığında ikram olarak gönderir, oyuna dalsalar takip eder kızıştırır, kallavi fincanla kahve gönderir. Acil ihtiyaclar için tedbirlidir,  ayılan bayılan eksik olmaz  uygun bir yere alır su kolonya, arkasından sade kahve verir adamla ilgilenir.  Müşterinin  lüksüne kaldığı yerden devam etsin ister.</div>
<div>Kulüp ; doktor avukat âmir memur mütegallibe için; şehirde elit tabakadan olanlar ve yadırganmayanlar gelebilir. Kulübte hizmet nisbeten kaliteli, disiplin hakim, protokol geçerlidir. Sonra oyun eğlence içki;  gece yarısından sonra ne zaman isterlerse o zaman kapanır. Hergün benzer şeyler yapılır, aslında gına gelmiştir de müdavimleri yine gelirler istekli isteksiz bir müddet vakit geçirirler, baş tutan olursa oyuna eğlenceye katılırlar. Ancak yılbaşı ihmal edilmez, o gece sabaha kadar özel bir eğlence düzenlenir. 1965 yılı sonunda çevre illerin bir küçük ilçesinin Memurlar Kulübü; tek katlı toprak damlı, tavanda düzgün döşemeler ve  estetik görünsün diye  tavan renkli naylon kaplı. Yılbaşı kutlanacak, nasıl kutlanılacağı belli, üyelerden kimi geceye erken başlar, kış gecesi saat beşte akşam oluyorsa Kulübe yedide gelir,  sonra masaya oturur saat onbuçuk olmadan yılbaşı arar. Arada gözlerini aralar saat sorar, zaten masayı karıştırmıştır, kırmış dökmüştür olağan şeyler ekip var telafi ediyor da üst başta perişan,  kimsede üzerine varamaz.  Adam hatırlı  ruhsatlı tabancası cebinde&#8230;  Saat onikiye doğru işte saat oldu derler; canlanır doğrulur masanın üstüne çıkar , tabancasını çıkarır üç beş el ateş eder ve: &#8221; işte ben şimdi böyle sosyete vaziyette yeni yıla giriyorum&#8221; diyebilir ve olduğu yere yığılır. Kurşunlar tavanın naylonunda hatıra delik açar o kadar, ziyan yok. Kulüb üyesinin lüksü bu idi, lüksünü idrak etti  rahat etti ve sızdı. Gerisi kolay  şimdi  bir şekilde evine gönderilecek.</div>
<div>Yine 1950 li yıllar Sinema lüks ve her yerde sinema yok. Gazeteler sporu nasıl öne çıkarıyorlarsa bir beyaz perde edebiyatı ile sinemayı ihmal etmiyorlar. Filmden konudan oyundan oyuncudan bahis açıyorlar, neler neler yazıyorlar teşvik ediyorlar; kaçırmayın görün mahrum kalmayın diyorlar. İlçe büyük sinema yok, vilayetten arada sinema geliyor; halk evinde şehir gazinosunda paralı parasız film gösteriyorlar. Ya istiklal ya ölüm,  Zoro&#8217;nun kara kamçısı, Lorel Hardi vs. Kimsenin umurunda değil, sinemayı doğru bulmayan çoğunlukta, fakat entel takımı ve bir kısım gençler aralarında konuşacaklar ya bunu konuşuyorlar,  sonra amir memur da istiyor, ihtiyaç oldu diye; kim akıl verdiyse şehir gazinosunun karşındaki uzun bir kahvenin tabanı kotun altına indirilerek  zemin yükseltiliyor sinemaya dönüştürülüyor. kahvenin ocağı perdenin sağındaki köşesinde askıda duruyor ona dokunulmuyor, hatıra kalıyor. Arkaya ahşap bir asma kat , yukarı makine dairesi ve numaralı balkon, aşağı salon. her tarafta ucuz İnegöl sandalyesi dördü beşi bir tahta ile birleştirilip dizilerek sinema açılıyor. Neden sonra ihtiyaca binaen tavan delinerek bir vantilatör konuluyor, sinemanın havası ağırlaşınca çalıştırılıyor, jet motoru gibi çalışan vantilatör sadece psikolojik rahatlık veriyor yeterli olmuyor. Her akşam suare , cumartesi öğrenciye matine&#8230; Gündüz elektrik olmadığı için öğleden sonra birkaç saat elektrik santralı çalıştırılıyor. Bazan unutulur sa öğrenciler karanlıkta beklerken, haber gönderilir, ışıklar gelince ıslıklı tezahürat yapılır, ne için olduğu da belli olmaz. Sinema ön cephesinde afiş, birkaç ampül ve makine dairesinden bir memurun sinemacıdan harçlık alan oğlu proğramdan önce her film için aynı şeyleri istanbul türkçesiyle reklam eder, &#8221; Aşk ihtiras sevgi hasret kin nefret kıskançlık&#8230;&#8221;  ve arkasından filmin adını söyler ve güncel plaklarla müzik yayını yapılır. Sonradan yaz mevsiminde havalandırma sıkıntı verdiğinden parkın bir bölümü ihata duvarı ile çevrilip bir makine dairesi kulübesi ve  karşıya perde konularak, yazlık sinemaya dönüştürülür, makine ve sandalyeler oraya taşınır, bir kaç ay sinema yazlıkta gösterilir, mevsimin başında sonunda bazı geceler serin geçtiğinden, meraklılardan aklı ermeyen kimileri iz bırakan öksürük romatizma edinirler. Bu arada yeni yetmelerden bahşiş alan çıraklardan diksiyon kazananlar olur; her filme birkaç kere gittikleri, Türk ve yabancı filmler aynı ekip tarafından seslendirildiği için sinema kahramanları gibi konuşmağa başlarlar ancak alaya alındıklarından kendilerine bir faydası olmaz.</div>
<div>O yıllarda taşrada kalabalıkların giyim lüksü yok, giyim amir memur ve bazı gençlerde, şehirde köyde herkes bulduğunu giyiyor. Mal sınırlı Sümerbank mamülleri karne ile satılıyor, yama süvarilik geçerli. Aslında para yok , parası olana kumaş terzi var, ancak güç yetirebilen az. Terzilerin bir kesimi moda takip ediyor memura gençlere çalışanlara esnafa elbise yapıyorlar, terzilerin çoğu mahalli ihtiyaçları karşılıyor sıradan ceket, astarlı paçaları düğmeli pantalon dikiyorlar. Erkekler manifaturacı da ne ucuza satılıyorsa yünlü pamuklu alıp elbise yaptırıyorlar, paltolar uzun dizden aşağı soğukta yağmurda at arabasında soğuktan korunmak için . Kadınlar için  terzi mahallede;  kadınların kimi makine edinmiş dikiveriyor, kadife pazen basma patiska çarşıdan.  1950’den önce düğünlerde geline elbise şip&#8217;ten,  şip diye bir kumaş, hani &#8221;Şip gibi.&#8221; diye  mahalli bir tabir de var, herkesin beğenisini kazanmış, geline şip&#8217;ten bir tek elbise hepsi bu, hiç itiraz edilmiyor.  1950’li yılların ortasından itibaren bir çeşitlilik başlıyor, imalat artıyor kalite geliyor, artık düğünlerde geline alınan bir elbise sekiz kat elbiseye çıkıyor. Gelin giyecek ya hepsi de ipekli kadife kaliteli şeylerden. çamaşır aksesuar da başlıyor, giyimde lüks yaygınlaşıyor. Çoğunluğun lüksü ince kumaş ve iyi bir terzi de; iyi terzilerde herkese elbise dikmiyorlar, kıymetini bilene vucut ölçüsü münasip olana hatırlıya dikiyorlar, giyip dolaşırken ve terzi dükkanın önünden geçerken tarassut ediyorlar, &#8221;Diktik verdik, efendi gibi giyiyor mu.&#8221; diye, bazan çağırıp yakasını omuzunu kemerini cep kapağını düzeltiyorlar, ceplerin dikkatli kullanılmasını istiyorlar,</div>
<div>O yıllarda evlerde mobilya yok  beyaz eşya yok, ev eşyası kilim keçe, yatak yorgan yastık, içleri de yün pamuk, oturmak için sedir divan minder, halı lüks. Elektrik mahallen üretiliyor, şebeke belediyenin gücü de sınırlı, nüfusun çok önemli kısmı köylerde ve köyde elektrik yok. Gazetelerde basma kalıp reklamlar Frijidaire Buzdolabı , buzdolabı belediyenin altındaki eczanede , başka yerde yok, kapısı açılınca ışığı yanıyor,  içinde ilaçlar serinde muhafaza edilecek maddeler ve ortada bir tabak taze incir;  eczacı boğazına düşkün kazanıyor yiyecek&#8230;  Evlerde bodrum kiler sıkıntı yok, buzdolabı akıllarda değil.  Artık çamaşırlarınız leğende yıkanmıyor diye çamaşır makinesi reklamları beyhude,  evlerde esbab taşı, kazan ocağı ve tokaç,  kil yükle sabun torba ile alınıyor ucuz .  Reklama iltifat eden yok. Elektrik süpürgesi reklamlarına da bakan yok,  çarşı pazardan alınan değil de komşu İbrahim Ağa&#8217;nın Çifteler&#8217;de duble elyaf  ile yaptırdığı süpürge tercih ediliyor, aranıyor ihtiyaten bir iki fazla alınıyor;  lüks bunlar.</div>
<div>Yine o eski yıllar. Siz Çavuş&#8217;un evini nereden bileceksiniz, mahalle çeşmesinin yanında, köşe başında iki cepheli avlu dahil 70 metrekare var yok, tek katlı girişte ön cepheye paralel boydan boya ince bir ara, bir tarafta abdeslik diğer tarafta küçük avluya açılan kapı, avluda tuvalet ilerde esbab taşı ve ocak . İçeride cümle kapısının karşısında iki basamakla çıkılan yanyana iki oda kapısı,  kapılar sarı boyalı,  tavanda düzgün döşemeler üzeri toprak dam,  odalar da ocak baca dolap yüklük çiçeklik ve raflar,  yâni işlenmiş;  sokağa bakan odanın duvarları kireç badanalı, tabanda iki balçık kilim, çevre beyazı çekilmiş berde yastık ve köşelerde minderler, kıbleye karşı iki küçük penceresi yüksekte,  perdeleri beyaz kaneviçe işlenmiş ve içeri giren aydınlık gizemli&#8230; İşte zamanının lüks kabul edilen evi bu ev;  sarıya boyalı siline silene parıldamış iki kapı çavuşun evini imrenilen düzeye çıkarıyor, lüks yapıyor. Ev ise Çavus&#8217;un evi.</div>
<div>1950 den sonraki  yılların lüksünün bazıları bunlar. Eskiden beri her devrin lüksü olmuş, toplum sorumluluğunun bilincinde olduğunda lüksleri masum kalmış, nefisten ve kimilerinden ( biz onlara art niyetliler diyoruz.) gelen sorumluluğu unutturma çabası başarılı olduğunda usulün esasın sınırlarını aşılmıştır. 1970 li yıllardan itibaren keyiflerin zevklerin ön plana çıktığı görülmeye başlandı. Önce makul uygulamalar oldu,  mesela evlere şofben alınmaya başlandı isten pastan kurtulduk denildi, sonra mutfaklara tezgah dolap davlumbaz&#8230; Arkasından evler beğenilmedi; kerpiçten ahşaptan evler yerine beton tuğla konut, derken inşaat gelişti; beton asıl oldu. yeni standartlar oluştu apartman dairesi kat mülkiyeti yaygınlaştı,  müstakil ev villaya dönüştü,  sonraları villa da gülünecek hâle geldi; Bahçe dahil mini bir arsaya sığdırılmış iki buçuk kat bodrum balkon teras  sauna jakuzi ve güvenlik uygulamaları; hapishane gibi ve içinde bizde olmayan şeyler, fiyatı da güç yetmez hale geldi. Bildiğimiz müstakil evler tip dışı kaldı .</div>
<div>1970 lerde Kaloriferli evin hâli başka deniliyordu; kömür kaliteli fiyat uygun hava kirleniyor diyen yok ve daire başı hesaplı geliyor, kapıdan girince sıcak yüze vuruyor iyi de; kömür yasaklandı kazan değiştirildi fuel oil pahalı ve kat kaloriferi kombi şimdi de  Avrupa sistemi merkezi ısıtma&#8230; Konutta sürüb giden kaliteli malzeme işçilik estetik söylemleri uygulamaları ve artan fiyatlar , fiyatlara rağmen devam eden satış.  Parası olana bedavaya geliyor ve  alınıyor. Üstüne üslük mutfak banyo aksesuar barbekü balkon teras güvenlik peysaj daha başka şeyler, elektronik destekli akıllı evler sitesi diye takdim edilen yeni nesil konutlarla;  konut mihverinden çıkarılıyor. Artık inşaat firmaları daireleri için asansörlü kaloriferli demiyorlar; &#8221; Uydu TV sistemli güvenlik ile enteğre görüntülü interkom, maksimum ısı ve ses yalıtımı , beklentileri tümüyle karşılayacak teknik donanım, insan odaklı her türlü konfor kullanım rahatlığı&#8221; diye reklam ediyor, satıyorlar. Gelinen noktada güncelliğini yitiren konutlar artıyor, sahiplerinin gözü yeni konutlara çevriliyor. Ekonomiyi, kalabalıkları, işin aslını da düşünen yok.</div>
<div>Mobilya; koltuk kanape masa sandalye bir elin parmakları kadar iken arttıkça arttı, aslı esası da unutuldu, görkemli gösterişli takımlar tercih edildi, evler de daraldı. Beyaz eşya çeşitlendi elektronik gelişmelere paralel olarak yenisi öncekini demode etti;  yeniler hiper süper ultra olarak takdim edildi, reklamı yapıldı ekonomik ömrünü doldurmadan aygıttır cihazdır makinedir tesisattır değiştirilir oldu. Uluslararası firmaların astronomik miktarlara varan üretimine pazar arama çabaları, dayatmalarla, etkin reklamla, basında tanıtım,  piyasa da kampanya,  ödeme de taksit kredi kartı uygulamaları ile desteklendi;  bir şekilde kalabalıklar etkilendi ve ellerinde parası imkânı olanlar ihtiyaçları olmadığı halde  nedense  bu mamullerden edindiler.</div>
<div>Görünen bu,  söz de uzayıp gidiyor. Kanaat etmek yetinmek lazım. Keyfe nefse itibar edilirse netice almak mümkün olmaz,  zira nefis bir ilave şey daha ister, ulaşamadığını ister, daha da ister. İşi tadında bırakmak lazım,  mevcut imkanlar içinde dünya kurmak lazım.  Lükse maddeye düşkün olmak,  bunlara gönül kaptırmak yerine en iyisi fıtrata yakın olmalı, lüksün keyfi harcamaların kimseye bir faydası da olmaz, nefis hayrını şerrini bilmez  sadece  kibir ve azametle yüklü olduğu halde burun doğrusuna gider;  yolu da yol değildir.  Dolayısıyle kendinize  dikkat edin nefse uymayın, hayrınıza olacak şeyleri temine çalışın,  lüks olan ve modası geçeçek olan,   kalıcı faydası olmayan şeylere gözünüzü dikmeyin,  Bu yüzden imkanlarınız elinizden çıkmasın, dört gün sonra hesabı dahi size kalmasın .</div>
<div>Kaplıca diye başlamıştık ya bitirelim. Bizim kaplıca ilçeyi çok uğraştırdı, eski hâli güzeldi de; şimdi olimpik havuzu, bilmem kaç yıldızlı oteli, villaları, evleri, çepeçevre birbiri üstünde devremülkleri, pistleri parkları oyun alanları oldu;  yine de emsallerinin gerisinde kaldı.  Şimdi güç yetmez yatırım istiyor.</div>
<div>Bir de Çavuş&#8217;un evi vardı ya çeşmenin yanında sadece iki oda kapısı boyalı diye lüks kabul ediliyordu. Çavuş Rahmetli o günlerde avlu kapısını da sarıya boyayıverseydi bir güzellik bir kalkınma  daha olurdu ve farkedilirdi.</div>
<div>Fakat kaplıca mesafe katetti modern bir hâle geldi ya; onu emsallerinin seviyesine getirmek lazım da;  şimdi bu tür uygulamalar ancak dış finansman destekli güçlü bir konsorsiyum tarafından yapılabiliyor;   ve onların da noktayı nazarları başka&#8230;</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/luks/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Esnaf</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/esnaf/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/esnaf/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 16 May 2010 16:13:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[1940]]></category>
		<category><![CDATA[1950]]></category>
		<category><![CDATA[ahi]]></category>
		<category><![CDATA[ahi teşkilatı]]></category>
		<category><![CDATA[Bolvadin]]></category>
		<category><![CDATA[çarşı]]></category>
		<category><![CDATA[emirdağ]]></category>
		<category><![CDATA[emirdağ pazarı]]></category>
		<category><![CDATA[Esnaf]]></category>
		<category><![CDATA[kaplıca]]></category>
		<category><![CDATA[kırlangıç]]></category>
		<category><![CDATA[kıtlık]]></category>
		<category><![CDATA[seyyar esnaf]]></category>
		<category><![CDATA[yokluk]]></category>
		<category><![CDATA[zabıta]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=739</guid>
		<description><![CDATA[Kırlangıc uçarken iniyor çıkıyor yön değiştiriyor  çizgisi belli değil ya ; demişler:  &#8220;Mübarek denk uçamıyorsun, ağır ol kâmil ol, bir istikametin olsun, acele etme panikleme&#8230;&#8221;  Demiş ki: &#8220;Uçmasına denk uçuyorum da bakıyorum karşıdan bela geliyor, ne yapayım iniyorum çıkıyorum  belanın   altından üstünden kaçıyorum  veya börtü böcek önüme kısmetim çıkıyor  peşine düşüyorum.&#8221;   Hâni ortalık süt [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/05/esnaf.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-751" title="esnaf" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/05/esnaf.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/05/esnaf.jpg"></a>Kırlangıc uçarken iniyor çıkıyor yön değiştiriyor  çizgisi belli değil ya ; demişler:  &#8220;Mübarek denk uçamıyorsun, ağır ol kâmil ol, bir istikametin olsun, acele etme panikleme&#8230;&#8221;  Demiş ki: &#8220;Uçmasına denk uçuyorum da bakıyorum karşıdan bela geliyor, ne yapayım iniyorum çıkıyorum  belanın   altından üstünden kaçıyorum  veya börtü böcek önüme kısmetim çıkıyor  peşine düşüyorum.&#8221;   Hâni ortalık süt liman olsa o uçacak biz seyredeceğiz.<span id="more-739"></span></p>
<p>1950 yılı öncesinde çarşının  erbabı vardır. Çarşı esnafın ağaların  kafası çalışanlarındır.  Esnaf seviye sahibi, esnaflık hizmet makamı, bunlar görev yüklenmişler vatandaşın hizmetindeler,  ihtiyaçlarını temine uğraşıyorlar.  Sermaye emek bilgi beceri ortaya koymuşlar,  yer edinmişler dükkan sergi açmışlar,  tezgah kurmuşlar.  işyerlerini hizmete açık tutuyorlar ,  oturuyor vaziyet ediyorlar.  Esnaf  Ahi Teşkilatının murisi,   müşteriyi karşılıyor, ihtiyacını öğreniyor, malını gösteriyor hizmetini  görüyor,  parası yoksa veresiye veriyor,   alacağını alamaz ise vazgeçiyor&#8230;  O yıllarda  yokluk kıtlık  da  var,   halkı esnafı zor  duruma sokmuş&#8230;   Esnaf çarşıda gözönünde ya , Devlet  Belediye  üzerine çullanmışlar  &#8220;Sorma  ver.&#8221; diyorlar.  Herkes parayı onların elinde görüyor ya,  para kadar kötü bir şey yok.  Hırsız hâin de görüyor umutlanıyor.  Kime neyi anlatacaksın ,  parayı nasıl yerinde zamanında kullanacaksın&#8230;   Çoluk çocuk var karışır,  hısım akraba var umar,  Fakir fıkara var verilecek verilemez,  akıldaneler var.  bilecenler var,  nefis var,  şeytan var; hepsi bir tarafa çekiyor&#8230; Esnaf şaşkın parayı nasıl doğru dürüst kullanacak,  fesat  nifak  da var.  Esnafın başı belada ,  bela ki  ne bela&#8230;</p>
<p>Adam seyyar esnaf ,  haftada birkaç pazara gidiyor,  anası salı günü ölmüş sizlere ömür, techiz tekfin defin taziye pazarın birine gidememiş:</p>
<p>-Anamın öldüğünü aramam,  Emirdağ pazarını kaçırdım.</p>
<p>Diyor.  Anası öldü  rahmetlinin üzerinde çok ta hakkı vardı. Yani şimdi bu söylenecek şey  mi,   bu söylenmez de  güz pazarıydı, iş oluyordu,  ihtiyacı vardı  nakit umuyordu,  borcu derdi var,  pazara gidecekti gidemedi,  üzüldü  ne yapsın ağzından çıkıverdi&#8230;.  Emirdağının doksan küsur köyü var, köylü iniyor,  esnaf geliyor diye yerli de alışverişini salı günü yapıyor,  hepsi  çarşıda esnafın çevresindeler, dükkanlar dolup taşıyor, sergileri müşteri bastırıyor. paraları avucunda  pazarlık eden  de yok, ağzının ikrarı&#8230;  İş oluyor maksat hasıl oluyor,    Esnaf gitti malı parasız pulsuz aldı geldi açık hesap , ödenmesi  namusun ikmal edilmesi , sözün yerine getirilmesi lazım.  Salı günü gidemedi şimdi ne olacak;   alacak istese  alacakla borç ödenmez.  Müşteri zaten nazlı,  diyeceği de belli:</p>
<p>- Biz borcumuzu biliriz. Efendi kaygısız ol, ağrımaz yerine yat, senin ki seni bulur.</p>
<p>Evde çoluğa çocuğa biraz iktisat edin dese , anaları başta:</p>
<p>-Tamamda , çocuklara üst baş alınacak giyecekleri kalmadı yok , eskidi  bize bezden pazenden biraz alıver de diktirelim.</p>
<p>Diyor,  iktisat umuyorsun ihtiyaç çıkarıyor.</p>
<p>Eş dost şurada burada rastlıyor,  selam kelam,  işi önünde  biliyorlar,  dostlar  bunlar  alışverişte   görüyorlar ya ; Konuşuyor:</p>
<p>-Sadıcım malını ye,  malını yemezsen  yerler.</p>
<p>Ne demek istediği belli değil, esnaf ne yapsın konuyu değiştirir, birşeyler anlatır ağzını tutar ,  iltifat eder ikram eder, havasını alır.</p>
<p>Okula giden oğlu da daralmış,  demekki evde konuşuluyor,  baban alamıyor edemiyor diye&#8230; Duyuyor:</p>
<p>-Baba sen para kazanmasını bilmiyorsun, beşe mi veriyorsun yediye ver. dokuza ver. azcık fazlaya sat zengin olalım.</p>
<p>Diyor , sıkılmışlar demek ki.   Ne yapsın kasaptan her hafta et alınıyor,  ayda iki ayda böyle zamanlarda  eve  tavuk  gönderiliyor,  avlu da kümeste biraz bakılacak sonra usul böyle çocuğun eline bir bıçak  kapıya çıkar,  yoldan geçen birine &#8220;Emmi şunu kesiver.&#8221; denilir, hiç kimse itiraz etmez . Kesip eline verirler.  sonra yolunur ateşte  tüyleri  ütülenir,  o günlerde artık yumurta yapmayan tavuktan  başkası kesilmezdi,  anaç  kesilir eti  iki üç kilo gelir. kuşhane denir tavuğu o tencereye koyarlar kapağı hamurlanır, düdüklü tencere oluyor bu,  ateşin üzerinde üç  dört saat  pişirilir. Akşam sofraya gelir.  Tavuk dediğine değer,  sofra kalabalık yemek lezzetli, derisi de kapışılır  ancak yeter.   Duruma göre çorba pilav takviye edilir,  evdekilerin havaları alınır.  bakın haydi  işte kazanıyoruz  yiyoruz&#8230;</p>
<p>Bir de kışın soğuklar başladığında bir defaya mahsus hindi faslı vardır.  Hindi para eden eden birşey değil iki tavuk fiyatına, yemeği çorbası arabaşısı yapılır. Muhabbeti de olur, Evin babası da yemekte  temenni  ettiğini dile getirir:</p>
<p>-Borç korkulacak birşey değil karşılığı var da, bana yardıncı olun  borcu bitireyim size gelecek sene iki hindi alayım, sırt sırta   yatıralım.</p>
<p>Derde dediği ile kalır. Borç bitmez seneye yine bir hindi gelir.</p>
<p>Çarşı ve pazarlarda marttan ağustosa işler durgunlaşır, yeni mahsul harman beklenir. Bu dönemde de esnaf dükkanı sergiyi yine bekler  ne yapsın, esnafın ayağı kırık gerek derler  oturur pinekler, gelenlere yakınlık gösterir ilgilenir ikram eder,  dostlar alışverişte görsün ister.  geleni baştacı eder. Gelmesini istemediği kimselerde vardır. Bu defa meşgul görünür, yaramaz kimseleri yanaştırmaz, yüz vermez, ters konuşur, uzaklaştırır.   Bu işlerin kesat olduğu ara dönemde  biraz cemiyetçilik memleket meseleleri , particilik kulis ağır basar.</p>
<p>İşte bizim bir tanıdık esnaf şakacı,  bu ara dönemde memleketine gelirdi görürdük.  Gazeteden radyodan haberleri takip eder,  kulislerle memleket meseleleri ile ilgilenir,  bir  şey ummaksızın  katılırdı. Kendisinin  önce Dikbıyığın arkası çadırlı pazar kamyonu ile çevre pazarlarını takip ettiği  yüklerin üstünde tozlu yollarda gidip gelirken  birilerine takılıp, arkadaşlarını neşelendirdiği anlatılır.  Sonra bakmış bu iş bir yere kadar, oysa bölgeyi pazarları tanıyor birikimli, Akşehir Yunak köylerindeki müşterilerine yönelmiş, müşterisi olan bir hatırlının köyünde bir odaya inmiş, bir ardiye tutmuş, bir de at arabası kiralamış  işini kurmuş. Arabacı götürüyor getiriyor  yardım ediyor, çevre köyleri sıraya koyuyor hizmet veriyorlar.  netice var kargaşa yok.  Bir dönem oralarda alışveriş yapıyor, manifatura tuhafiye ayakkabı.  Yılbaşından sonra işler kesilince  arabacı malı getiriveriyor, memlekette evi yeri var  emniyete alıyor.  Sora seveni çok ne yapsın senin kapı benim kapı geziyor.  Dükkanlarda handa kahvede bir dönem muhabbet sürüyor.</p>
<p>Yine bir sene muhabbet sürerken  ticaret odası seçimlerine raslıyor , esnaf seçimle meşgul  bu efendi böyle şeyleri seviyor,  biri ikisi tutturuyor &#8220;Biz  seni başkan yapacağız.&#8221; Diyorlar,   &#8220;Yahu benden başkan olur mu?&#8221; diyor.   &#8220;Olur.&#8221; diyorlar.  zaten küçük esnaf çoğunlukta  , tüccar onlardan destek alırsa başkan olabiliyor, herkes te başkanlığın tadını almış, başkanlığı ile kalıyor cekici bir tarafı yok, derken bizim şakacı esnaf gercekten Ticaret Odası Başkanı oluyor. Bu defa esnaf arkadaşları tutturuyorlar, &#8220;Başkan oldun böyle olmaz senin elbise yaptırman lazım&#8221;   şundan olsun bundan olsun  rengi şöyle olsun,  fişek gibi giyin  şura git, bura git, kulübe git.   Amiri memuru  dolaş,  ses getir  şeçtiler ya,  şimdi   kumanda ediyorlar. Hasılı velkelam  ne yapsın bir elbise diktiriyor  , idare ile gül gibi geçinip giden adam elbise borcunu ödemekte güçlük çekiyor, borcu ödüyor, bu defa ağır geliyor  yakınıyor&#8230;   İşlerin açılması ile birlikte  başkanlık elbisesini evde askısına asıyor,  doğru köye&#8230; Ticaret Odasının katibi var odacısı var.sorana bekleyin belki gelir  diyorlar.</p>
<p>Esnafın  hepsinin böyle müsait dönemi olmuyor, onlar ancak ailesine tatil yaptırabiliyor.  Çoluk çocuk başlarında bir büyükle  kaplıcaya  en fazla bir hafta  gidiyorlar esnaf pazar gün dükkan sergi yok ya,  o gün gidenlere katılabiliyor&#8230;  Kaplıca biri açık üç havuz,  su sıcak gök turna gibi akıp çıkıp gidiyor,  dinlenmeye gelenler 58 derece suda  havuz başında aslan ağzından çıkan çullap gibi suyun içinde  romatizma siyatik dert atıyorlar,   hastalık bağışıklık mı kazanıyor nedir gelecek sene yine tedavi istiyor.  Kalınacak kırk kadar oda, sekizi bir oda mutfak mükellef sayılıyor, hatırlılara&#8230;   girişte büyük bir ahır ve  ortada hamamlar arasında çadır kurulabilecek yerler,  yaz günü çadırlar   yaygıdan  kilimden   ve  çadır direği evden getirilen ağac sırık  vs.   Mescit yok girişte ortada  bir kahve  buzdolabı yok elektrik yok  gece gaz lambası ile aydınlanılıyor,  sabaha kadar kahvenin direğinde lüks yakılıyor. Kaplıcanın simgesi  bu.   Soğuk su  ilerideki çeşmeden geliyor, mesafe iki km.   Her sabah kahveye Sultandağından hayvanla çuval içinde kar geliyor. En fazla sürüm yapan karlı gazoz , şöyle bardağın ağzıyle gelen kardan yarıya kadar kazınıp üzerine 25 cl şişeden gazoz ilave ediliyor.  15 kuruş fakat değiyor.  Kaplıcada adamlar üzerinde pijamaları,  başlarında sekizköşe kasketleri ,  koltuklarının altında bohçaları olduğu halde, önce hamama sonra kahveye gidiyorlar , iskambil domine  oynuyor,  muhabbet ediyor tatil yapıyorlar.</p>
<p>Esnafın birde pazar günü hafta tatili var.  Zaten zabıta dirlik vermiyor.  Dükkanlar kapalı yine açan açıyor oturuyor  yarım kepenk,   çoğunluk pazar günü biraz uyur, geç kalkar saat on&#8217;dan sonra  tatil kıyafetiyle evden çıkar elinde sepet hale kasaba gider, harç görür  eve teslim eder,  sonra kahveye kahveden camiye . Öğle namazını müteakip  vaaz proğramı vardır kalabalık içinde  onu dinler çıkarlar. Hazırlık varsa et pide  fırına veya nerede ise oraya  gider yerler. sonra  kış ise yine kahveye  yaz ise bir tarafa  yürüyüş yapılır, ekin gezmeye  araziye çıkılır.   İkindiden sonra hamama gidilir,  sabah harc görüldü ya  akşam hamamdan yutkunarak eve dönülür&#8230; Tatil  mühürlenir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/esnaf/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Koyun</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/koyun/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/koyun/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Mar 2010 19:08:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Bolvadin]]></category>
		<category><![CDATA[çiftlik]]></category>
		<category><![CDATA[eber gölü]]></category>
		<category><![CDATA[emirdağ]]></category>
		<category><![CDATA[göl]]></category>
		<category><![CDATA[hayvancılık]]></category>
		<category><![CDATA[kırkgöz]]></category>
		<category><![CDATA[koyun]]></category>
		<category><![CDATA[sultan dağları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=630</guid>
		<description><![CDATA[1950 li yıllar, Eber Gölü Havzası, Sultandağı Emirdağı Paşadağının çevrelediği göl; dağlar gurbettekilerimizin &#8220;Nerde benim mor sümbüllü çiçek kokan dağlarım.&#8221; dediği dağlar&#8230; Dağların ortak özelliği sükunet ve şurasında burasında koyun sürüleri&#8230; Aşağıda göle doğru ova, ovada yerleşim birimleri, çevreleri bağ bahçe, sonra tarlalar, sonra geniş mera ve göl&#8230;  Tarlalar karasabanla pullukla sürülüyor, ürün harman yerinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/03/kirkgoz.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-644" title="kirkgoz" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/03/kirkgoz.jpg" alt="" width="505" height="161" /></a></p>
<p><a href="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2010/03/kirkgoz.jpg"></a>1950 li yıllar, Eber Gölü Havzası, Sultandağı Emirdağı Paşadağının çevrelediği göl; dağlar gurbettekilerimizin &#8220;Nerde benim mor sümbüllü çiçek kokan dağlarım.&#8221; dediği dağlar&#8230; Dağların ortak özelliği sükunet ve şurasında burasında koyun sürüleri&#8230; Aşağıda göle doğru ova, ovada yerleşim birimleri, çevreleri bağ bahçe, sonra tarlalar, sonra geniş mera ve göl&#8230;  Tarlalar karasabanla pullukla sürülüyor, ürün harman yerinde bir uzun uğraştan sonra alınıyor. Herkes seferber kadına çocuğa iş düşüyor&#8230; Traktör biçerdöğer yaygın değil, henüz otlak mera traktörün tecavüzüne uğramamış,  meralarda koyun çiftlikleri, çiftlik evleri dam çardak  ağıl otluk&#8230;Koyun bu coğrafyada iş uğraş bereket. Büyükbaş hayvan ise ev ekonomisi ile sınırlı, ineğe mandaya evde bakılıyor, çiftliği yok, yerel ihtiyaç için sütü kaymağı tereyağı için besleniyor.<span id="more-630"></span></p>
<p>Eber Gölü 100 km2 büyüklüğünde yurdumuzun 12. büyük gölü, Derinliği ortalama 4 m. göl kamış kındıra saz adacıkları ile kaplı, aralarında altı düz kayıklarla gezilebiliyor, kuşlar ve av hayvanları için barınak, avcıların uğrağı ,  nevi şahsına münhasır gizemli bir göl&#8230;  İnce uzun adacıkları kanal görünümü veriyor, labirent halinde , bir yerinde su girdap şeklinde kıvrılarak dibe gidiyor, gölcüler bük diyorlar ,  göl tehlikeli   gölü bilenler ancak emniyetli olarak giriyor  saz kamış  getiriyorlar. Gölün bahar ve kış yağışlarıyla suları yükselir, taşar çevresini sular altında bırakır. Her yıl göl  yakın yerleşim birimlerine köylere doğru  az veya çok yaklaşır, sonra çekilir gider. Arkasından yemyeşil otunu bitirir, dizboyu ipek gibi incecik ot&#8230; Tarlalardan önce ilk çıkan amele vişnesi vaktinde  göl çevresindeki araziye girilir, Kalabalık bir orakçı gurubu  otu biçer. yığınlar kurutulur, otluklara yığılır&#8230; İşte gölün  otu  ve harman yerlerinin  samanı arpası koyunculuğun sigortasıdır&#8230;</p>
<p>50 li yıllar nüfusun teşvik edildiği yıllardır. Her yerde olduğu gibi buralarda da aileler kalabalık. şu kadar oğlu, şu kadar kızı, torunu ,  gelini var;   herkes çiftçi veya ortakçı; bahçesi  tarlası  malı  çifti  çubuğu hayvanı  için  herkes devreye giriyor. Çoban koyunu çok olan çiftliklerde , çobana hak verilecek ya. herkes gücüne göre koyun tutuyor&#8230; Koyun mübarek,  koyun sevilir, koyun kibar seçer yer ayağının değdiğini yemez, koyunun yağmur duasında kuzusu bir tarafa ayrılır ,  koyun kuzu  karşılıklı meleşirler , süre biraz uzayınca meleşmeleri derinlik kazanır , cemaat dolar hislenir ,yağmur duası göz yaşı ile başlar, Baharın kuzusu ile meleşiyor olması ise göz aydınlığıdır .  Koyunun eti sütü yünü derisi kuzusu ihya eder. Koyuncular  da teşkilatlıdır. Yer yurt  çiftlik otlak mera yaylalar  at araba  sözüm ona eşek köpek&#8230;  baharın kuzular doğmaya başladımı teyakkuza geçilir, merada doğan kuzu eşek sırtında heybe içinde gelir. kuzular tamamlandığında ayrı bakılır, kuzulu koyuna özen gösterilir.Sonra süt sağımı başlar, yaylada devam eder. Ekinler biçildikten sonra yayladan inilir&#8230;</p>
<p>Damızlık koyunun yanında birde yoz koyun vardır. Bunlar sonra değerlendirilecek koyunlardır. kıra gider gelirler. Kuzular büyüyünce  dişisine damızlık koyuna takviye için iki yaşına kadar bakılır, erkeği satış için yetiştirilir ayrıca sürü yapılır.. birde koca koyun vardır, dört beş yaşındaki koyunlardan dişleri dökülenler merada yayılıp kendini doyuramaz besiye çekilirler, pancar ot saman arpa ile üç beş ay kadar bakılır etlendirilir, satılırlar.</p>
<p>Koyun etkin. Sekinet koyun sahiplerinde, kibir azamet mal mülk sahiplerinde çiftçilerde olur. Koyun çevresindekilere huzur tevekkül telkin eder.Koyun çiftliğinde iş başında ailenin büyüğü baba veya büyük oğul  biri baş tutar,  diğerleri çalışırlar. zaten çekirdekten yetişmişlerdir. Aralarında işbölümü yapılmıştır.Herkese çiftlik işi yanında çarşı pazar, çift çubuk, inşaat kemre gibi ek işler verilmiştir.  Koyun için luzumlu ilaç hap katran asefinik (asitfenik) bulundurulur. Bunlar mal sahibi ya, gece gündüz çalışır, gerekirse koyunla yatar kalkarlar, koyunlarını kuzularını tanırlar. Akşam koyunlar meradan geldiğinde  çiftlikteki  kuzular analarına kavuşurlar  meleşirler mahşer kurulur&#8230; Küçük kuzular analarını bulamaz Çobanlar bilir bulur anasına götürür  önüne atarlar.</p>
<p>Eber Gölü çevresindeki çiftlikler bir bakıma aynı özellikleri taşırlar, mesela Kırkgöz Köprüsüne yakın olan ; bir çiftlik çiftlikevi  odalar ve önde açıklık , odalar kireç badanalı döşeli biri mutfak ,  sonra koyunlar için ağıl çardak gölgelik çit  at ve  büyükbaş hayvanlar için ahır birarada  ayrı yerde otluk&#8230; Her bahar usta amele gelir, kıştan çıkınca bir dam bir çardak yapılır, tadilat tamirat olur. Ön tarafta bir çeşme, suyunun tadı değişik, hayvanların sulanması için  bir kaç yalak, az ilerde yürüme mesafesinde  Akarçay&#8230; Kırkgözün altından göle gidiyor; adı  Akarçay aktığı belli değil eğim  bir var bir yok. Kırkgöz Köprüsü Osmanlı Padişahları tarafından yapılmış 58 gözlü uzun bir köprü, Bugün bir kaç gözü toprak altında , halen ihtişamını kaybetmiş değil, kuşlara yuva ,çevresi yeşil, sakin,  otları arı çiçeği kekik rüzgarda dalgalanır.</p>
<p>Çiftlikte kadınların  başlarında büyükleri olur. Süt sağar, yoğurt peynir tereyağı yaparlar, Ekmek börek mahalledeki evde yapılır gönderilir, yaşlı kadınlar koyunun yapağısını yıkarlar, keçeci esnafına beş on kuruş verir attırırlar, boş durmaz ellerinde kirman yün eğirirler;eli boşalan çorap kazak örer, ihtiyacı olana giydirirler.  herkese gün boyu uğraş vardır.At arabası da hizmet için hazırdır, gelir gider durur.  iki yolu vardır,  biri anayoldan ki burada  kamyon  otobüs yanında öküz arabaları da geçer, birde kırlardan demir tekerlekli arabaların tarlalar arasındaki  kır yolundan gidilir gelinir. kadınlar kır yolunu tercih ederler. &#8220;Bizi İstanbuldan götürmeyin.&#8221; derler. Bu iş güç arasında  Hıdırellezde yakınlarının kadınlarını çocuklarını ağırlamak da onlara düşer. Çiftlik bir bakıma emniyetli , hava soğuk yağışlı olursa ev var ocak var, teşkilat var, hayvanlar çocuklar için önemli,  ova yeşil, Akarçay cam gibi berak temiz, Kırkgöz Köprüsü&#8230;   katmer, ocak bükmesi, yoğurt peynir tereyağ , yiyecek içecek bol, Hıdırellez ise işte bu&#8230; İşte ibrik, işte  leğen, işte peşkir iptedir&#8230; Konuklar akşam vakti tatlı bir yorgunluk içinde evlerine dönerler.</p>
<p>İşler mayısla birlikte artar. Koyun yaylaya gidecektir, eleman sıkıntısı çekilir, haziranla birlikte çiftliğin bir tarafına harmanyeri kurulur, tarladan sap getirilir, harman başlar, önce arpa sonra buğday biçilir gelir, sap düğen harman derken çeç çıkar . Eylülde gelir. Yazın koyun ağıllarından kemre kaldırılır kurutulur, istif edilir. Kemrenin özel sobası vardır  ördek soba çarşıda sobacı esnafı satar. devamlı ve ağır ağır yanar ısıtır.kış için bir devlet, koyuncuların yakacak sıkıntısı yok. Hayvancılık bu,yün süt yoğurt peynir tereyağı iyi de  adama ihtiyaç çok, devam istikrar gerektiriyor, durmak yok, eğer koyuncunun düğünü cemiyeti varsa şıkışır, uzak yakın ölüsü olursa ağlayamaz, koyunculuk  adamı ölüsüne  ağlatmaz&#8230;</p>
<p>Çoban şart, aileden olur, elden olur. Bir deynek dikiliverecek, yardımcıları da  contu, çoramık, cona, çotak&#8230; Elden olan çoban hak alır.Kasımdan hıdırelleze, hıdırellezden kasıma altı ay için çoban tutulur.Rayiç bellidir, bazı namlı çobanlar hakkı bir miktar artırırlar. Çoğu zaman koyuncular çobanlarını yeniden tutarlar. Ücretten  ayrı elbise içlik, kaput bezinden göynek  çamaşır ve çarık&#8230;1950 yılların son dönemlerinde artık çarıkların tabanı kamyon lastiklerinden yapılmaktadır. kırda dağda giyilir. Çobana  demirbaş kepenek verilir, çobanın paltosu yatağı yorganıdır, gece yatısında  koyun güderken hayvanlar doyduğunda  sürüde  başı çeken  elkoyun vardır, elkoyuna bağ  atar bir ucunu kendisine bağlar;  çoban  şapkasını yüzüne indirir kepeneğe girer uyur.  Yazın kepenek eşeğin üzerindedir. Çoban köpekleri telaşlıdırlar,önce koşar uyarı yaparlar ,  çobandan ses çıkmazsa kendilerini gösterirler. Çobana sürüyü götürürken azığı verilir. Çiftlikte karnı doyurulur. Kışın bulgur bulamaç yemeğini kendi yapar her hafta evden ekmek gönderilir.  zemheride hamsinde havanın durumuna göre  eğer müsait ise koyun çıkarılır.  çiftlikten fazla uzaklaşmaz.  karlı günlerde ağılda koyunlara  ot arpa verilir. Çobanlara fazladan efsane isim takılması adettir. Tokuroğlu, Kotanoğlu, kont, Maraşal  birşey denilir çoban adını unutur. Arada ailesine köyüne gitmesine izin verilir.</p>
<p>Çobanlar kendilerine ne sorulacağını ve ne cevap verileceğini bilirler, Şapkası deforme olmuş üzeri ustura kayışı gibi kirlenmiş bir çoban; yeni bir şapka almasını tavsiye eden birine:-</p>
<p>-Biz gece şapkayı çıkarıp çiviye asmıyoruz, burnumuza indirip yatıyoruz.</p>
<p>der.  Çobanlar alıngan da olurlar. Huyu bilinirse idare edilir.  Kütahyada bir çoban  kızmış  küsmüş, daha dört ayı var bırakır giderse, fakat bakmışlar işine devam ediyor, koyunu güdüyor, inadını da sürdürüyor.  &#8220;Aman kışın bizi çobansız bırakma&#8221;  demişler.</p>
<p>-Gününe kadar koyununuzu güderim, Hıdırellezde hakkı almam, birdaha size çoban durmam.</p>
<p>demiş.Rahatlamışlar süre var ya  belki damarı bulunur. Gönlünü eder parasını veririz diye düşünmüşler.</p>
<p>Ağanın biri çoban ararmış, çobanın biri yer arıyor. Ağaya söylemişler çağırmış görüşmüş. Adam dilli anlatıyor.</p>
<p>-Hıdırellezde  Karayokuşta falana çoban durdum. Koyununu güttüm. emirdağ yaylaların da işte&#8230; Akşam  sırtımda mavzer, ardımda kaz kanadı ikiyüz koyun, çanlar çingir çingir, , Gürleğe doğru çıkıyorum, kepenek eşeğin üzerinde, köpekler iki yandan geliyorlar, çontu arkada,  he he hey.</p>
<p>demiş ,  sanki &#8220;Meşeler Güvermiş&#8221; i söylüyor kendinden geçmiş..Ağa tutmamış.. &#8220;Niye tutmadın.&#8221; demişler.</p>
<p>-Adam çobanlık yapmamış  sadece çobanları dinlemiş. çontu kalmış  saltanat istiyor.   demiş&#8230;</p>
<p>Amcaoğlu Rahmetliği siz nerden bileceksiniz. Koyuncu ovada çiftliği, çarşıda dükkanı var. Oğulları sarraf yapağı tiftik  alırlar. Bir vakit bir çobanı varmış. Çoban sürüyü götürüyor iyi de  arada eşeğinen kesilmiş koyun getiriyor. . &#8221; Hayrola ne oldu.&#8221; soruyorlar.</p>
<p>_Ağrıdı, ağılı ot aldı, kayadan düştü ,   iyiki   bıçak  yetiştirdim.</p>
<p>Diyor. sonra çiftlikte yeniliyor. Herkese pay düşüyor. Üçbeş olmuş, Ağa anlamış bir iş var bunda&#8230; Çobana:</p>
<p>-Bak ben  anlarım, bıçak yetiştirilecek koyunu bilirim,  çiftlikteyim işte bir şey olursa dönün gelin bakayım kesilecekse keserim.</p>
<p>demiş. Onbeş gün bir ay olay çıkmamış sonra çoban bu defa çiftliğin uzağından bir ışlık , bağırmış:</p>
<p>-Ağa yetiş koyuna hal oldu.</p>
<p>Demişti ya, gidip bakacak kesilecekse kesecek ,  koşuyor kan ter içinde vardığında,mundar ölmüş koyun buluyor. derisini yüzüp köpeklere veriyorlar. Sonra yine çiftliğin uzağından  bir ıslık bir bağrış:</p>
<p>_Ağa yetiş koyuna hal oldu.</p>
<p>Dediklerinde ; rahmetli olacakları biliyor  ya elinde bıçak koştuğu yerde çobana bağırırmış :</p>
<p>- Keslen köpoğlu köpek, keslen köpoğlu köpek.</p>
<p>Çobanda koyunu keser,  birşeyler geveler,   Ağa anlar ne   de sin, çaresiz çiftliğe getirir  çobanlarla yerlermiş.</p>
<p>Hülasa   Karagözlü koyun ağzı dili var. Meleyebiliyor da &#8230; Ağa para derdinde, Çobana hak yetmiyor boğaz derdinde, kasap et derdinde, kurt nasip derdinde koyunun bunlardan haberi yok,    meleyebiliyor  ya&#8230;  o onun   tesbihi,   melemesi ona yetiyor,  içi rahat&#8230; vesselam.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/koyun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tren</title>
		<link>http://www.babaminhikayeleri.com/tren/</link>
		<comments>http://www.babaminhikayeleri.com/tren/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Nov 2009 09:56:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Babamın hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Bolvadin]]></category>
		<category><![CDATA[Çay]]></category>
		<category><![CDATA[gar]]></category>
		<category><![CDATA[haydarpaşa]]></category>
		<category><![CDATA[istasyon]]></category>
		<category><![CDATA[mamurat-ül Aziz]]></category>
		<category><![CDATA[Mamuratulaziz]]></category>
		<category><![CDATA[mavna]]></category>
		<category><![CDATA[mototren]]></category>
		<category><![CDATA[Tellioğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Tren]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.babaminhikayeleri.com/?p=555</guid>
		<description><![CDATA[1923’den sonraki yıllar. Ülke nüfusu kırsal kesimde, ulaşım yöresel. Motorlu kara taşıt vasıtaları henüz yok. Osmanlı’dan devralınan Demiryollarına ilave ve rötuşlar var. Tren seferleri aralı, asker dışında öğrenci sivil trafiği sınırlı, turizmin varlığı yokluğu belirsiz. Trenle yapılan yolcu yük trafiği yanında, kervanlarla taşradan ticari merkezlere hububat, ilk madde, tuz vs getiriliyor; merkezlerden taşraya ticari eşya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone size-full wp-image-560" title="tren" src="http://www.babaminhikayeleri.com/wp-content/uploads/2009/11/tren.jpg" alt="tren" width="505" height="161" /></p>
<p>1923’den sonraki yıllar. Ülke nüfusu kırsal kesimde, ulaşım yöresel. Motorlu kara taşıt vasıtaları henüz yok. Osmanlı’dan devralınan Demiryollarına ilave ve rötuşlar var. Tren seferleri aralı, asker dışında öğrenci sivil trafiği sınırlı, turizmin varlığı yokluğu belirsiz.</p>
<p>Trenle yapılan yolcu yük trafiği yanında, kervanlarla taşradan ticari merkezlere hububat, ilk madde, tuz vs getiriliyor; merkezlerden taşraya ticari eşya götürülüyor. Canlı hayvan merkezlere sürüler halinde otlata otlata uzun bir sürede ulaştırılabiliyor.<span id="more-555"></span></p>
<p>…</p>
<p>İlk yıllar çalkantılı, harp sonrası düzenlemeleri, tahrip olmuş demiryolları ve demiryolları araçları ile ulaşım yapılmaya çalışılıyor. Trenlerin odak noktası Ankara, Ankara’ya giriş çıkışlar kontrollü, kontrol trenle sağlanıyor. Anlatıyorlar o yıllarda sivil asker dolu bir tren Ankara’ya gidiyor. Polatlıya gelmeden yakıtı bitiyor ve duruyor. Yolcular insin odun tezek toplasınlar deniliyor. Kazanı kaynatalım, istim gelsin tren yürüsün. İnmişler. Toplamışlar toplayabildiklerini, kazanı kaynatmışlar, tren yürümüş. Ankara’ya 35 km mesafede tren durmuş, kontrol yapılmış kim geliyor? Niçin geliyor? Sonra Ankara…</p>
<p>…</p>
<p>1940’lı yıllarda Afyonkarahisar; ulaşım ülke paralelinde, köylü nüfus kalabalık, kentlere kendi imkânlarıyla, hayvanla at arabası ile geliyorlar. Köyü uzak olanlar şehirde bir gün konaklıyor, ertesi gün dönüyorlar. Vilayet merkezinde tren yolu ana hatları birleşiyor. Önemli aktarma merkezi. Büyük bir gar binası, işletme, cer atölyesi; kalabalık işçi, bürokrat memur, lojman, sosyal tesisler ve papyonlu garsonlar… Vatandaş kumpanyayı benimsemiyor. Bölgede kalabalıkların ilgilenebileceği tren seferleri yok. Gidip gelenler Posta ve Anahat trenleri; Ankara, İstanbul, İzmir, Adana doğu… O yıllarda kapalı ekonomi hakim; kalabalıklar zaruret olmadan bir yere çıkmıyor. Çevre köye kaplıcaya gidecek tren cevap vermiyor. Bir Ara Treni var. Bilen yok. İki aylık bilet uygulaması var. Ticaret erbabı ilgileniyor. Onlardan duyuluyor Ara Trenin olduğu da; nereden gelip nereye gidiyorsa Çay’dan geçer Sandıklı’ya gider deniliyor. Çocuğum hatırlıyorum. Zaruret var Sandıklı’ya gidilecek. 100 km’den fazla mesafe, başka vasıta yok; ya da at arabası kiralanacak. Çay istasyonu 7 km, tren öğleden sonra geçiyor. Bizi bir şekilde istasyona götürdüler, bekledik tren geldi. Birkaç yolcu vagonu, bir yük vagonu arkada; bindik tren tenha, koltuklar tahta; gidiyoruz. Bir yerde akşam oldu. Lamba yok. Vagon karardı. Tecrübeli yolculardan birisi çantasından bir mum çıkarıp pencerenin önünde yaktı; mum ışığında varacağımız yere vardık. Ara tren tıkıdık tıkıdık eğlene sallana bizi götürdü, fakat memnun kaldık.</p>
<p>…</p>
<p>1950’li yılların başında, nisan ayında Çay istasyonunda piknik yapıyoruz, 23 Nisan okulda “parakatıştık”. Helva, yumurta, yeşil soğan, ekmek vs nevale aldık. İlkbahara hoş geldin denilecek. Geldik istasyona; istasyon küçük, gişe, bekleme salonu, sundurma, ambarlar, bir iki lojman, bekleyen vagonlar, elle yürütülen küçük demiryolu aracı (Drezin) ve ilerde lokomotif için su ikmal ünitesi… teşkilatı kurduk oturduk, karnımızı doyurduk. Geniş yeşil alanlarda top oynuyoruz, koşuyoruz… Aklımız trende; her taraftan tren yolunu gözetliyoruz. Hangi taraftan gelirse herkes vaziyet alıyor. Rahatça treni izleyebileceği yere gidiyor, gelirken, dururken, yürürken kayboluncaya kadar bakıyoruz sonra birbirimize treni anlatıyoruz.</p>
<p>O gün üç-beş tren geçti geçmedi. Trenler kömürlü, lokomotifin arkasında kömür vagonu. Lokomotif kocaman, rengi siyah, dumanlı, buharlı, gürültülü, yağlı, kirli; bilhassa yürürken zorlanıyor, patinaj yapıyor, heyecan veriyor. Yük treninin birisi de ilgimizi çekti, üstü kapalı ortadan kapılı yük vagonlarının askerlerle dolu olduğunu gördük. Nisan ayının serin havasında kapılar açık yük vagonunda yere sıralanarak oturmuşlar marş söyleyerek geçtiler. İstasyondaki hıdırellez kalabalığının kendilerine olan ilgisinden memnun görünmüşlerdi. Asker taşıyan karatren bizim için sürpriz olmuştu.</p>
<p>…</p>
<p>1955 yılı kasım ayı sonları asker gönderiyoruz. Tren belli Çay istasyonundan geçiyor. Konya’dan gelecek trene binilecek. Bir saat sonra Afyonkarahisar’da Manisa trenine aktarma var. Herkesin eli boş; askere gidecek olanlara “siz en iyisi vilayet merkezinden Manisa trenine binin” demişler. Program öyle yapılmış. Gidilecek gün öğleyin askerler ve yakınları için otobüs kiralandı. Vilayete gidildi. Gezdik tozduk akşamı ettik. Biz yeni yetmeyiz büyüklerin peşinde dolaşıyoruz. Gece hava soğudu, “Kristal” diye bir yere götürdüler. Gündüz görmüştük, eski bir hanın yerine yapılan modern bir otelin zemin katında; şehrin ortasında, kaliteli inşaat, hanın ahır ve araba yerleri olacak geniş bir alanı kristal olarak düzenlemişler. Yüksek zemin, geniş kapalı alan, tavanın ortasındaki tepe penceresinden ışık alıyor. Aydınlık, ortada havuz, havuzun ortasında fıskiye ve fıskiye ile birlikte yükselip düşen toplar. Sürüp giden canlılık. Yanlarda iki bilardo masası, vatandaş sırada… Alışık olmadığımız şimdi anlayabildiğimiz tornadan çıkmış masif kare yeşil çuhalı masalar. Pahalı sandalyeler. Gördük  büyükler hayran oldu. Gece yarısını orada ettik. Tahsisattan çay kahve hesabını ödedik. Adamlar bizden memnun kaldılar.</p>
<p>Gece yarısı Gara gittik. Kalabalık. Herkes tren bekliyor. Gar büfesi arı kovanı gibi çalışıyor. Fırından çıkmış ağzıaçıklar peyderpey geliyor, kapışılıyor. Saat üç gibi üç tren gelecek birbirini bekleyecekler sonra ayrı yönlere gideceklermiş. Biri geldi öteki geldi derken tamamlandı. Heyecan dorukta. Kalabalıkta bir hareketlenme, herkes trenine yöneldi fakat trenler dolu geldi. Anons yapılıyor. Manisa trenini bulduk. Vagon kapılarının önleri kâmilen kalabalık. Şubeden askere sülüs verdiler. Bilet bu. Numara yok. Tren dolu. İnecek var inemiyor. Binecekler binemiyor. Yolcular izdihamdan şaşkın. Bekliyoruz. Baktık bir gurup askerini vagona kompartıman penceresinden sokuyor. İzliyoruz. Soktu da bavulunu da pencereden verdi. Bizim iki yolcumuz var kalabalığız. Açık pencere baktık. Koştuk pencereye toplandık iki askeri hop pencereden trene bindirdik; bavullarını verdik. İşi bitirdik. Bekliyoruz tren kalkmaz. Nasıl kalksın üç trene biniliyor iniliyor. Neden sonra vagonlar şişti, yolcular pencerelerden başlarını çıkarmış bekliyor, düdükler öttü, trenler kalktı. Askerleri uğurladık, aktarmayı gördük. Gar büfesindeki ağzıaçıklar bitmiş, istasyon tenhalaşmıştı. Sabaha karşı dönebildik.</p>
<p>…</p>
<p>1960’lı yıllarda yurt düzeyinde kentler otobüs edinmişler. Vilayetlere otobüs seferleri başlamıştı. Köylü artık traktörle gidip geliyor. Büyük şehirlere konulan otobüs seferleri bir seviyeye gelmişti. Konya – İstanbul otobüsleri güzergâhında bulunan bütün yerleşim birimlerinin esnafının memurunun öğrencisinin hastasının ümidi olmuştu. Günde sabah akşam geçen karşılıklı otobüsler işe yarıyordu. Otobüsle İstanbul 20TL. Otobüste öğrenci tenzilatı yok. Tren tenzilatlı 9TL. Öğrenci treni tercih ediyor. Mototren reklamı da yapılıyor. Gençler tercih ediyor. Sanki uzay aracına biniyorlar. Öğrenciye göre uçup gidiyor. Akşam Haydarpaşa’da. Bilet var. Numara yok. Üç vagonu var. Kaç kişi için koltuğu varsa. Biniyoruz, oturduğumuz olmuştur. Çoğu zaman ayakta gidiyoruz. Bir kulp buluyor tutunuyoruz. Valizin üstüne oturuyoruz. Zaten oturandan çok ayakta yolcu var. Rahatça yaslanabileceği, dayanabileceği bir yer bulabiliyor. Kütahya, Eskişehir, Bilecik derken Mototren yokuşlar için takviye alıyor. Hızlanıyor yavaşlıyor bir yere ulaştıktan sonra artık takviye  gerekmiyor. Arifiye, İzmit’te ferahlık oluyor. Koltuklar boşalıyor. İzmit – İstanbul bitişik. Tren trafiği, aheste seyir. Yeşil çevre, Sapanca, Marmara, deniz, göl ve tabii güzellikler seyrediliyor. Sonradan yer bulursak eğer tren koltuklarının çok rahat olduğunu o zaman anlıyoruz. Bir şekilde vapur ve tren düdüklerinin birbirine karıştığı Haydarpaşa’ya ulaşıyoruz. Bizim Mototren şimdi yok.</p>
<p>…</p>
<p>1970’li yıllar, Ramazan Ayı bereket ayı. Fevkaladeliklerini hep yaşıyoruz; hissediyoruz. Teşhis edemiyoruz. Başşehir Ankara. Gündüz dairede, caddede sigara içenler, bir şekilde oruç tutmadığını pervasızca gösterenler. Lokantalara, pastaneye, kahvelere gündüz girip çıkanlar. Aynı Ankara akşam vaktine doğru bir telaş; iftar vaktine yarım saat var. Bu defa herkes iftara yetişmek için koşuşturuyor. Otobüs, dolmuş, taksi araçlar dolu, trafik yoğun, zorlukla ilerliyorlar. Sıhhiye köprüsü üzerinde Sincan Kayaş banliyö treni Sincan yönüne gidiyor, görülmeye değer tren dolu. Vagonların içinde ve iki başındaki sahanlıklarda olağanüstü kalabalık var. Basamaklar dolu. Tren gücü yetse çekip götürecek, zorlukla ilerliyor. Yavaş, ağır ve zarif bir şekilde sırtındaki iftar yolcularını Kayaş’a doğru alıp gidiyor. Banliyö treni Ankara ramazanında gündüz yiyen içenlerin saygısızlığından alınanlara görüntüsüyle ferahlık veriyor. Görenleri rahatlatıyor…</p>
<p>…</p>
<p>1980’li yıllar, Adapazarı – Haydarpaşa treni; bilet var, numara yok. Rağbet var, randıman yok… Bir türlü saatinde gidip gelemiyor. Evvela tren yolu hattı yüklü; sonra yol bakım, köprü bakım, Anahat trenlerinin, ekspresin, hızlının, mavinin önceliği sebebiyle çok yerde bekletiliyor. Tarifeye göre posta 2 saat 45 dakika, ekspres 2 saat 15 dakikada Haydarpaşa’da olması lazım. Çoğu zaman mümkün olmuyor. Duruyor, bekliyor. Bir kısmını hızlanarak telafi ediyor. Yine de gecikiyor. Akşam Sakarya’ya dönüş rahat çünkü iş bitti eve gidiliyor.</p>
<p>Sakarya Mimarlık Mühendislik Akademisi İTÜ’den destek alıyor. Öğretim üyeleri İstanbul’dan geliyorlar. Öğretim görevlilerinin, asistanların bir kısmı doktora vs ile ilgili olarak İstanbul’a gitmek zorunda. Öğretim elemanlarının büyük çoğunluğu İstanbul’a trenle gidip geliyorlar. Akademi İdaresi Trene servis çıkarıyor. Gelen tren bekleniyor, giden öğretim elemanları trene ulaştırılıyor.</p>
<p>Nedense öğretim elemanlarından ısrarla trene binmeyenler var. İstanbula  otobüsle gidip geliyorlar, arkadaşları;</p>
<p>— Biz de trenin durduğunu, beklediğini endişe ile görüyoruz. Neticede en fazla yarım saat, nihayet üççeyrek tehir yapıyor. Niye treni tercih etmiyorsunuz?  Diye soruyorlar. Cevap veriyor:</p>
<p>— Bir uzun tren tecrübem oldu. Kolumda saat  Trenin ne zaman nerede olması gerektiğini biliyorum. Huy olmuş bende… Az bir tehiri bile olsa treni önden çekiyorum, asılıyorum; arkadan itiyorum hızlandırmaya çalışıyorum. Neticede treni Haydarpaşa’ya götürüyorum da bende hal kalmıyor.</p>
<p>Diyor, trene binmiyor…</p>
<p>…</p>
<p>Bugünkü Devlet Demiryolları işletmesinin ecnebilerle ortak Demiryolu Kumpanyası tarafından işletildiği yıllarda görkemli Haydarpaşa gar binasından bir hatıra: Bu memurlarda hizmet içi eğitimle ilgilidir.</p>
<p>Harf inkılabı öncesinde Mamurat-ül Aziz ilinin adının Elazığ olarak değişmesinden evvel Haydarpaşa’da kumpanyanın Anahat gişelerinden birinden bir vatandaş Mamurat-ül Aziz’e bir bilet ister. Parasını uzatır… Memur bildiğimiz iki çarpı beş santim küçük tren biletine Osmanlı harfleriyle “Haydarpaşa – Mamurat-ül Aziz” yazıp bileti verecek, parayı alacak. Bir bilet alır, yazar yazıyı sığdıramaz, çöpe atar. Bir bilet daha alır. Yazar yazıyı yine sığdıramaz; yine çöpe atar. Bir bilet daha alır. Biletin üzerine “Haydarpaşa – Adana” yazar verir. Adam parasını verir, bileti alır. Bakar bilet yanlış. Memura:</p>
<p>- Memur bey ben Mamurat-ül Aziz’e gidiyorum. Siz yanlış bilet verdiniz.</p>
<p>Der. Memur kızar:</p>
<p>- Kardeşim gördünüz işte; bilet küçük yazı sığmıyor. Hem Mamurat-ül Aziz’de ne işiniz var sizin; Adana’ya gidin.</p>
<p>diye bağırır&#8230;</p>
<p>Son olarak bölgesel bir tren hikâyesi; Afyonkarahisar’da 1950’li yılarda hayvancılık yaygın. Koyun yetiştiriliyor. Yazın birkaç ay yaylada, yılın diğer aylarında ovada, şiddetli kış aylarında çiftliklerde bakılıyor  büyütülür kuzusu alınır. Bir kısmı satılır, dişileri damızlığa ayrılır. Dört beş yaşına gelen, dişleri dökülen, merada otlanamayan koca koyunlar iki üç ay arpa besisine alınır, beslenir, etlendirilir. Yüz kadar koyun için bir vagon istenir. Trenle İstanbul’a gönderilir. Uygulama bu. O yıllarda Bolvadin’den bir vatandaş. Bir vagon koyunu İstanbul’a götürecek. Yakın Çay istasyonundan trene bindiriyor. Başında çoban, elinde kaymakamlıktan alınan menşe şahadetnamesi. Koyun gidiyor, Haydarpaşa’ya iniyor. İşlem yapılacak, mavna ile denizden Sütlüce’ye, Canlı Hayvan Borsasına gidecek… Çoban Haydarpaşa’da ilgili yere gidiyor. Belgesini veriyor. İşlem yaptıracak. Belgeyi alan memur sorar;</p>
<p>- Koyunu nereden getirdiniz?</p>
<p>der. Çoban cevap verir:</p>
<p>- Bolvadin’den.</p>
<p>der. Memur belki vilayetini istiyor. Ek bilgi istiyor. Tekrar sorar:</p>
<p>- Bolvadin neresi?</p>
<p>der. Çoban:</p>
<p>- Bolvadin’i bilmiyor musun? Memur bey; Tellioğlu’nun çifte kuyunun üstünde işte. Oradan getiriyorum.</p>
<p>der. Tellioğlu’nun çifte kuyu Bolvadin’in istasyon çıkışındadır. Orada Bolvadin’in levhası, nüfusu, rakımı yazılıdır. Çifte kuyudan benzin istasyonları görünür. Az ilerisi Bolvadin’dir. Şimdi Tellioğlu’nun çifte kuyu şehrin içinde kalmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.babaminhikayeleri.com/tren/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

